• izledim
    • izlemek istiyorum
  • youreads puanı (7.20)
abre los ojos - alejandro amenabar
aç gözünü (open your eyes), 1997. yakışıklı ve zengin bir adam doğum günü partisinde hayatının aşkı ile tanışmasının hemen akabinde ölümcül bir kaza geçirir. kaza sonrası suratında cerrahi müdahale gerektirecek bozulmalar oluşur.
  1. baş rolünde tom cruise'ün oynadığı vanilla sky, bu filmin yeniden çevrimidir.

    akademi ve altın küre ödüllü içimdeki deniz filminden tanıdığımız alejandro amenábar'ın çıkış yaptığı filmdir.

    rüya ve gerçeklik arasında kaybolan bir gencin birbirinden farklı eksenlerde ilerleyen hayatlar arasında kayboluşunu izliyoruz. muhteşem, başyapıt gibi methiyeler düzemeyeceğim film, konusunu bilmeden izlendiğinde sıkıcı ve olağan geçen ilk bir saatin ardından kendinize şaşıracak ilgi uyandıracak bir şeyler bulabiliyorsun. yer yer oyunculukların yapaylaşması ile konuya dahil olup filmin içine girene kadar sabır gerektiriyor.
  2. 'aç gözlerini' alejandro amenábar’ın 1997 tarihli filmi. gerçek ile gerçeklik arasındaki indirgenemez boşluk üzerine kurulu film, tekrar yapımı olan vanilla sky‘dan gerilim düzeyi ve yalınkat konuya odaklanma biçimiyle ayrılıyor kanımca. her birimiz maske değil gerçek bir yüze sahip olmak istediğimizi söylüyoruz, ancak maskenin ardında hiç bir şey olmadığı ya da olan şeyin gerçek olmadığıyla yüzleşmek kolay değil. gerçekliğin bizzat fantazi tarafından ayakta tutulduğunu anlamak da öyle. gerçekliği gerçek’in kendisinden ayıran sınır fantazi tarafından (belirsizce) belirlenir. dolayısıyla gerçek’e giden yol, kişinin kim ya da ne olduğunu da başka bir şekilde biçimlendirecek olan semptomla karşılaşması olacaktır. bu ise ancak rüyada karşılaşabileceğimiz bir şeydir. semptomlar bize sadece travmanın gerçeğini göstermekle kalmaz, bir bakıma arzumuzun hakikatini de gösterir. semptom, neden-sonuç zincirini altüst eder, sonucun nedenden önce geldiği bir sahne biçimlendirir. semptom’un işlenmesi, bu nedenle geçmişim yaratılmasıdır; bastırılanın geri dönüşü olarak hakikat kurgusu. “yanlış tanıma”nın önemini ve “aktarım neden zorunludur?” sorusu da burada anlamını bulur. aktarım olmaksızın, fantazinin boşluksuz yapısı aralanamayacak, yanlış tanıma katedilemeyecek ve semptomun anlamını oluşturacak olan temel yanılsamaya geçilemeyecektir. girişte sözünü ettiğim “boşluk” meselesine, rüya ve fantazi kavramlarıyla yaklaşmamız gerekmesi, bunların bilinç-bilinçdışı yapılanmasının aynı zamanda anahtarları olmalarındandır. freud’dan lacan’a uzanan bir çizgide, rüya ile fantazi arasındaki ilişkinin değiştiğini görürüz. tıpkı gerçeklik ile fantazi ilişkisine dair kavrayışın değişmesi gibi. fantazi, gerçekliğe ulaşmak için kendisinden kurtulacağımız bir şey değil, aksine bizi bir ağ gibi içine yerleştirmiş olan gerçekliği çözüştürebilmek için kavramamız gereken şeydir. rüya ise, yine lacancı düşüncede, gizli arzuların doyurulması değil, arzunun gercekliğinin sahnelenmisidir. burada lacancı gercek ile gerçeklik ayrımını dikkate almak gerekiyor. fantazi, kurucu unsur olarak öznenin “gerçekliği”ni oluştururken, “gerçek” ile bu özne yalnızca rüyada karşılaşabilmektedir. “aç gözlerini” bu anlamda, fantazmatik gerçekliğin içinde gerçeğin çağrısı olarak yankılanan sözcükler olarak alınabilir. zizek’in işaret ettiği gibi, lacan’a göre fantazi, gerçekliğin nihai dayanağıdır, kurucusudur; dolayısıyla, “‘gerçekliğe’ ulaşmaki çin ödediğimiz bedel, bir şeyin, travmanın gerçeğinin ‘bastırılmak’ zorunda olmasıdır“. rüyada ise, bu fantazmatik gerçeklik tarafından tümüyle massedilemeyen, metafor ve metonimilerin içinden sert bir çekirdek olarak varlığını sürdüren gerçek ile karşılaşırız. ancak bu karşılaşma da yine dolaysızca değildir. düşsel/sanal olandan gerçek olana geçiş değil, gerçekliğin istisnai bir nokta üzerinden yeniden kurgulanmasına geçiştir sözkonusu olan. burada nihai olarak unutulmaması gereken şey hakikatin kurgu yapısında oluşudur. belliğimizin, anılarımızın, tasavurlarımızın söylemsel ve imgesel yapısı bunu koşullandırır. platon’nun “mağara öğretisi”nden beri süregelen temel bir mesele yatmaktadır burada, ancak lacan, buradaki terminolojik yapıyı altüst eden bir yol izler. görünür alem hiç de göründüğü gibi olmayan başka bir gerçeğin yansımasıdır, der mağara öğretisi. oysa mesele sadece felsefi kategoriler olarak görünüşle gerçeklik arasındaki sınrın belirsizliği değil, “gerçeklik”le bizzat “gerçek” arasındaki sınırın imkansız belirlenimsizliğidir. lacancı düşüncenin platon’dan farkı, hakikati kavrayabilmek için, görünür olanın başka bir varlığın gölgeleri olarak anlaşılmasından öte, gerçek’in geri döneceğini öne sürmesidir. ulus baker‘in söylediği gibi, bilinç-dışı çünkü, “okunacak bir çivi yazısı, yorumlanacak bir kutsal kitap, hele hele ‘karanlık bir dünya’ değildir“. gerçek, muallak parçalarla semptomatik olarak geri döner ve hakikat denilen şey de gerçeğin çağrısına verdiğimiz karşılıklarla belirir. bu noktada “kendin ol” buyruğunu yeniden yorumlamak gerekir: semptomunla yüzleş. açıkcası her şeyden şüphelenen ama kimden şüphelendiğine dair bilgisi olmayan kişi, nihayetinde kendi varlığından şüphelidir esas olarak. vanilla sky‘da “teknik destek, teknik destek” bağırışı ile aç gözleri‘ni filminde, “burda neler oluyor, biri bana gerçeği anlatsın” sözleri aynı noktada belirir. aç gözlerini filmini izlerken (ne alakası var denebilir, fakat bana öyle geldi, çok farklı kurgularla da olsa) rüya, fantazi, gerçek, hakikat gibi meseleler etrafında işlenen başka filmler geçti aklımdan: blade runner (ridley scott) solaris (tarkovski), kayıp otoban (david lync), existens (cronenberg), momento (christopher nolan), seconds (john frankenheimer), matrix (wachoski kardeşler) vs. christopher nolan’ın inception/başlangıc’ını da geçenlerde izlemiştim, ekleyeyim. bilinç ile bilinç-dışının etkileşim alanı olarak rüya ve fantazinin, edebiyatın ve sinemanın vazgecilmez bir meselesi olması şaşırtıcı değil. rüya yorumu, aynı zamanda felsefi bir sorun alanına karşılık gelir; çünkü, “bir dil gibi yapılanmış olan bilinç-dışı”na açılan kapıdır rüya yorumu. filme dönelim: son sahnede kahramanımız kendini boşluğa bırakır. sanıyorum tam bu noktada, nietzscheci, yeniden doğmak için ölmen gerekir düşüncesi‘ni de bir klişe olarak hatırlayabiliriz; kahramanımız düşer, ekran kararır, fakat biz yine aynı sesi duyarız, “gözlerini aç”.

    kaynak: https://mutlaktoz.wordpress.com/