1. sanayi atılımlarını durdurmuş,imfden ilk borcu alıp ülkeyi borç batağına sokmuştur,köy enstitülerini kapatmıştır,abdye yaranmak için korede 20 li yaşlarında bir sürü gencin ölümüne sebep olmuştur.
  2. hümanist, idama kat'iyen karşı bir genç hukukçu adayı olarak, hakkındaki bilgilerim dahilinde birkaç cümle yazma ihtiyacı hissettiğim, 1950 ile 1960 yılları arasındaki demokrat parti iktidarı döneminin başbakanı.

    siyasi görüşümü ve siyasi görüşünü bir köşeye bırakarak sadece vicdani açıdan konuyu ele alacağım.

    - adnan menderes dönemi, türkiye'nin 25 yılı aşkın bir süre ödeyerek sıfırladığı dış borcundan sonra ilk kez dış borç aldığı dönemdir. üstelik devletin iç ve dış politikada hakim ideolojisinin (bkz: kemalizm) osmanlı'daki dış borçların nelere mal olduğunu iyi okuması ve bu yüzden de bir o kadar dış borçlanmadan korkmasına rağmen, adnan menderes yönetiminde türkiye, cumhuriyet tarihinin ilk dış borcunu almıştır. 1950 yılında yapılan borçlanma işlemi, hukuken bir müeyyide gerektirecek bir hareket değildir, devletler ekonomik ve sosyal politikaları doğrultularında gerek gördükleri taktirde dış borç alma yoluna başvurabilirler. ancak yeni kurulan ve kırılgan bir coğrafyada kırılgan bir dönemden geçen devletin kurucu ideolojisinin, adnan menderes yönetiminin siyaseten bu işlemini tasdik ettikleri pek söylenemez. kemalist ideolojinin ekonomi politikaları tam bağımsızlık düşüncesi üzerinde şekillenirken adnan menderes ve çevresinin ekonomi anlayışı kapitalizme daha yatkındı.

    - aynı yıl içerisinde adnan menderes'in bizzat ağzından duyacağımız şu cümleler ise hem devletin kurucu ideolojisine tersti hem de anayasal suç idi: sadece halka mâl olmuş inkılapları koruyacağız. bu ne demekti? anayasada sayılmış olan inkılap kanunlarını yok saymaktı.

    - yine 1950 yılında kuzey kore ile güney kore arasındaki savaşa 4500 kişilik türk ordusu meclis kararı çıkması beklenmeksizin yollandı. oysa ki günümüz anayasasında da dönemin anayasasında da belirtildiği üzere ülkenin savaş kararı alması ya da ordusunun bir başka ülkeye silahlı mücadele için gönderilmesi meclisin onayıyla parlamento kararı şeklinde olmak zorundaydı. adnan menderes dönemine ait bir hukuksuz uygulama daha...

    - hukuki olarak bir sakıncası olup olmadığı konusunda tam hakim olmadığım için yorumda bulunamayacağım bir başka husus ise rus yazarların eserlerinin okul kütüphanelerinden çıkarttırılması kararı idi. komünizmi ve kemalizmi bastırmak isteyen demokrat parti, komünizm ile kemalizmi aynı kefeye koyacak kadar uzak aslında ideolojiler tarihine. kemalizmin, türkiye için en azılı tehlikelerden biri olarak gördüğü komünizmi kemalizm ile eş tutabiliyorlar. siyaseten ise bir ülkenin kurucu dinamik ideolojisi ile böyle hassas bir dönemde oynamanın orta vadede acılı sonuçlar doğuracağını öngöremeyecek kadar sığ görüşlüler.

    burada hemen bir parantez açmam gerekiyor. kemalizm ideolojisine sahip insanların her zaman doğru yaptıkları, kurallarının sorgulanamaz olduğu düşüncesinde değilim elbette ancak yeni kurulmuş bir ülkenin dinamiklerini bu kadar sarsmaya çalışmanın, kurucu ideolojisini kötü niyetle kurcalamanın hem ülkenin bekası açısından hem de o dinamikleri kurcalayan siyasetçiler açısından olumlu sonuçlar vereceğini düşünmek abesle iştigaldir. -kapa parantez-

    - 1951 yılının başlarında bir parti mitinginde kılık kıyafet inkılabına ters düşecek şekilde kıyafetlerin giyinmesine dair istekler yüksek sesle dile getirildi. hem siyaseten, yeni kurulmuş, modernleşme adımları atan bir ülke için tehlikeli hem de hukuken suç idi bu söylenenler.

    - devam eden dönemde milli eğitim bakanlığınca solcu öğretmenler teşhis ve tasfiye edildi. devlet vatandaşına ideolojisi yüzünden resmen pusu kuruyordu. iğrençti...

    - yabancı sermaye yatırımlarını teşvik kanunu çıkarıldı, ki ekonomik politika açısından kurucu ideoloji ile ters düşülen bir başka noktadır, ülkenin özelleşmesinin ilk adımları da böylece atılmış oldu. özelleştirme günümüz dünyasında elbette gereklidir ancak özelleştirme ile yabancılaştırma arasındaki o ince çizgiye dikkat edilmesi gerekmektedir.

    - 1332 vatan evladı, vatanından çok çok uzakta, kore savaşında şehit oldu. adnan menderes yönetiminin, amerika'nın gözüne ve nato'ya girebilmek için yaptığı bir hamle 1332 masum vatandaşın canına mâl olmuştu. bu da ülkenin kurucu babası kabul edilen mustafa kemal atatürk'ün yurtta sulh, cihanda sulh anlayışıyla taban tabana zıt bir anlayışın tezahürü idi kore'ye asker göndermemiz, kemalist ideolojinin mutlak savunucusu chp tarafından çok sert biçimde eleştirilmişti.

    - pek çok kişinin yanıldığı bir hususa değineceğim şimdi: 21 ocak 1953 tarihinde petrollerimizin işletilmesine dair bir amerikan şirketiyle cumhuriyet tarihinin ilk anlaşması yapıldı. pek çok vatandaş petrollerin, madenlerin yabancılara lozan'da "satıldığını" sanır oysa gerçekler görüldüğü gibi çok farklı.

    - 1954 yılında, ülkenin kalkınmasını, anadolu'nun parlayan bir yıldız gibi yükselişini sağlayan köy enstitüleri kapatıldı ve anadolu halkı osmanlı'nın hatalı son dönem politikalarında olduğu gibi cehalete bir kez daha terk edilmişti ne yazık ki... belki de bu durum, cehaletten beslenmek birilerinin işine geliyor idi, bilemem. aslında bilebilirim de, yorumda bulunmak istemiyorum.

    - ilerleyen dönemde basına sansür hadsafhaya ulaştı. o dönemin anayasasında 1924 anayasası basın sansürüne ilişkin hükümler bulunmadığı için anayasal anlamda bir suç ifade etmese de siyaseten ve ahlaken hiç de doğru bir politika değildi.

    - halkın arasına iktidar tarafından nifak ve nefret tohumları seriliyordu. muhalefet lideri ismet inönü, mersin'de seçim mitingi yaptığı bir sırada demokrat parti sempatizanı bir grup tarafından saldırıya uğradı ve alandan son anda kurtarıldı. hukuken ve siyaseten son derece sakınca dönemlerde saldırının failleri ve azmettiricilerine hiçbir hukuki yaptırım uygulanmadı, isimleri dahi zikredilmedi.

    - seçimlerde chp'ye çoğunluğu veren şehirlerden aklıma gelen ikisi: malatya ve kırşehir cezalandırıldı. malatya'dan bölünerek adıyaman il yapıldı; kırşehir ise ilçe yapıldı. ya bizdensin ya düşmansın anlayışı "bu zihniyetin" her zaman ana felsefesi olmuş durumda anlaşılan. insanlar ise menfaatleri ve korkuları doğrultusunda sandığa gitmeye mahkum bırakılmıştır bu dönemde. burada hemen bir ekleme yapmak zorunda hissediyorum kendimi: chp halkla birebir aynı görüşlere mi sahipti, çok mu demokrattı? tek parti döneminde bir demokrasi, insanlık şöleni mi yaşanıyordu ülke genelinde? elbette hayır. ancak sık sık belirttiğim gibi yeni kurulan bir ülkenin dinamikleri kemalist ideolojiyle yoğurulmuştu ve bu hamuru bozmaya çalışmak öyle kolay değildi. doğru veya yanlış, iyi veya kötü, temeli sarsarsanız enkazın altında kalırsınız...

    - karneyle ekmek almaktan falan bahsedilir tek parti dönemi için ancak, bu dönemde de (1955) karneyle kahve, ekmek, yağ, un dağıtılmıştır. üstelik ikinci dünya savaşı'nın sancılı dönemlerinden değil 1955 yılının 2. çeyreğinden söz ediyoruz. ülkemizde güya bolluk bereketin olduğu bir dönemden(!)

    - demokrat parti, mit işbirliğiyle düzenlendiği sonradan ortaya çıkan ve başta ermenilere olmak üzere istanbul ve izmir'deki gayrımüslimlere yönelik bir toplum mühendisliği projesinin ikinci ayağı olarak 6-7 eylül olayları başlatıldı. devlet ariktokrasisi ve halk işbirliği ile gayrımüslim halka yağma ve büyük çapta saldırılar düzenlendi, birçok türkiye cumhuriyeti vatandaşı vatanını terk etmek zorunda kaldı. 6-7 eylül olayları, türkiye tarihinin yüz karasıdır kanımca. devletin vatandaşına pusu kurmasıdır, ihanetidir, katliama göz yumması, önayak olmasıdır...

    - demokrat parti bünyesindeki bazı milletvekilleri parti politikalarını eleştirdikleri için ihraç edildiler. her ne kadar günümüz siyasetinde normalmiş görünse de eleştiriye tahammülü olmayan tek adamlara tarihin ne dediğini siz çok daha iyi biliyorsunuz. (bkz: diktatör)

    1956 yılında bir konuşmasında ismet inönü: adım adım mutlakiyete gidiyoruz dedi. bu ne demekti aslında? kendi dönemlerinde mutlakiyet rüzgarları estiren insanlar şimdi ezilen tarafa geçtiğinde demokrasicilik oynamak istiyorlardı. doğanın, siyasetin bir kanunu idi bu, kimse kaybeden, ezilen olmak istemiyordu ama başa geçen daima zorbalaşıyordu. bunu türk toplumunun veya yöneticilerinin cumhuriyet ve demokrasiyi tam içselleştirememelerine bağlıyorum. adnan menderes tıpkı, milli şeflik dönemlerindeki ismet inönü gibi davranıyor, demokrat parti ise tek parti döneminin chp'sini aratmıyordu.

    - birçok büyükşehirde siyasi propaganda yürüttüğü gerekçesiyle sendikalar hukuksuz bir şekilde kapatıldı. iktidarın muhalefete, karşı sese tahammülü yoktu.

    - anayasada belirtilen laik devlet anlayışına ters politikalar izleniyor, hem anayasal suç işleniyor hem de belirttiğim gibi siyaseten bu ülkenin kurucu dinamikleriyle oynanıyordu. adnan menderes, istanbul'a medreseler kurmaktan söz ediyor, taraftar arıyordu kendisine ve hiç de azımsanmayacak sayıda partizanı mevcuttu. allah, din, bismillah deyince her şeyi unutan bir millet yaratmanın adımlarını atıyorlardı da zaten eğitim alanında yapılan "reform"larla...

    - sona doğru yaklaşıyoruz. 1957 seçimlerinde sandıklara demokrat parti tarafından hile karıştırıldı ve o seçimlerde cumhuriyet tarihinde bir ilk yaşandı, sandığa kan bulaştı... iktidar hırsı gözlerini ne kadar bürümüşse eğer insanların, taraflar ne kadar birbirine kin duyuyorsa artık, silahlar konuşmaya başlamıştı aynı ülkenin insanları arasında siyasi ideoloji farklılıkları yüzünden...

    - 29 ekim cumhuriyet bayramı tören alanına chpli yöneticiler alınmak istenmeyince olaylar çıkmış, çıkan olaylarda bir chpli polis tarafından öldürülmüş ancak olaya yayın yasağı konmuştur. ee, o kadar basın sansürü boşa yapılmadı ya!?!? birisi despotizmden, faşizmden falan mı bahsetti?

    - camilerde demokrat parti propagandası yapılmaya başlandı... camiye siyaset bulaştırdılar... kutsalımız dedikleri camiye... bu olaylardan yaklaşık 56 sene sonra yine hükumette olacak zihniyetlerince ayakkabı ile camiye girdiler diye eleştiriler sallanacak kesimler hakkında ta o zamandan kara propagandalara yapıldı camilerde... siyasetin pisliğini camiye sokanlara bir şey demeyen halk, bugünlerde ayakkabı ile camiye giyenlere kin tutmayı öğrendi...

    - tüm bu siyasi çalkantılar ve iktidar koltuğuna sarılma hırsı ekonomiyi de kötü etkiledi. türk lirası tarihinin en büyük değer kaybını yaşadı ve [il] devalüasyon [/il] oranı %221'leri gördü. bir kriz olduğu, ekonomik reformlar gerektiği değil, chp'nin ne kadar kötü olduğu konuşuluyordu o dönemde... ve nihayet "borç yiğidin kamçısıdır" denerek imf'den 250 milyon dolar borç alındı. oysa unutulan bir şey vardı ki "borç alan emir alır" idi...

    - adnan menderes, muhalefet lideri inönü ve partisinin kurmaylarını hukuksuz bir biçimde, kendi görev ve yetkisi hatta haddi olmayarak idam ile tehdit etti... yorum yapmıyor, takdiri size bırakıyorum...

    - said nursi denen ne idüğü belirsiz, sözde din alimi adam kanaat önderi kabul edildi ve türkiye'ye nota vermeye başladı... unutulmamalıdır ki mustafa kemal'in dediği gibi "türkiye şeyhler, dervişler, müritler ülkesi değildir." kurucu ideoloji ve anayasaya aykırı yol almaya devam etti menderes...

    - adnan menderes halkın gözünde peygamber gibi görülmeye başlandı. çocuğunu menderes'in uğruna kurban etmeye çalışan insanlar peydah oldu o dönemde... yorum yapmak istemiyorum... cehalet ne kadar kötü bir şey... işte yöneticilerin beslendiği karanlık buydu tam olarak: cehalet.

    - 1960 senesinde tahkikat komisyonu kuruldu ve demokrat partili milletvekilleri üstün yetkilerle donatılıp sorgulanamaz hale getirildi... hukukun üstünlüğü ayaklar altına alındı... seçilmiş milletvekilleri, yasamanın üyeleri, hukuk göreviyle uzaktan yakından alakası olmayan insanlar savcı ve hakimlerle denk pozisyonlara getirildi ve yetkilerle donatıldı... direkt hukuki anlamda suç.

    - istanbul üniversitesinde hükumet karşıtı eylem yapan öğrencilere hükumetin polisi tarafından ateş açıldığında ise tarih 28 nisan 1960 idi. darbeden tam 29 gün evveli... kendilerini mutlak güç kabul eden insanlar kendi vatandaşlarına öylesine zulmeder hale gelmişlerdi ki gözleri iktidar hırsından başka hiçbir şeyi görmez olmuştu.

    .

    bütün bu yaşananlar ise 27 mayıs 1960 askeri darbesine zemin hazırlamıştı. 27 mayıs sabahı radyodan albay alparslan türkeş tarafından bildirisi okunan, subay darbesi diye literatüre geçen bir darbe çeşidi ortaya çıkmış, türk siyasi tarihinin ikinci, cumhuriyet tarihinin ise ilk askeri müdahalesi yaşanmıştı. yassıada tutuklamalarının ve yargılamalarının ardından dönemin maliye bakanı hasan polatkan ve dönemin dışişleri bakanı fatin rüştü zorlu 16 eylül 1961 günü, dönemin başbakanı adnan menderes ise 17 eylül 1961 günü idam edilmiştir. yakın tarihe kadar kendine, ülkemiz kurucu ideolojisinin mutlak koruyucusu olma misyonunu eklemiş olan ordu, kemalist düzene tehdit oluşturan adnan menderes'i ve yönetimini ortadan kaldırmıştır.

    kanaatimce, darbeler, idamlar demokrasilerin içerisinde olmaması gereken nahoş durumlar. ama menderes'in tutumları izlendiğinde menderes'in de idama karşı olmadığını, kendi döneminde 8'i muhalif gazeteci olmak üzere 54 siyasi suçlunun idam edildiğini görüyoruz. yine darbenin, silah zoruyla yönetimin çirkinliğinden bahsediyoruz ancak gerek demokrat parti yönetimi döneminde 6-7 eylül olayları olsun, gerek chp'li vatandaşların karıştıkları olaylarda polis kurşunuyla öldürülmesi olsun gerekse üniversitelerde hükümet eleştirisi yapan gençlerin kurşunlanması olsun, o dönemin iktidarının da eline kanın bulaşmamış olduğunu söylemek çok güç olacaktır.

    son olarak, nasıl yaşar ve yaşatırsanız öyle ölürsünüz sözüne sonuna kadar katılıyorum. darbenin meşru olmaması yahut ülke tarihimizde kirli bir leke olarak kalması adnan menderes'i sütten çıkmış ak kaşık yapmaz. idamı hak etti demiyorum ancak, adnan menderes adil yargılanmayı ve hapis cezası çekmeyi, vatandaşlarına yaşattığı eziyetlerin cezasını çekmeyi hak ediyordu diyebilirim.