• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (10.00)
algılanan dünya - maurice merleau-ponty
.güncelliğiyle insanı şaşırtan bu metin merleau-ponty'nin 1948'de yaptığı radyo konuşmalarından oluşuyor. kısalığından umulmayacak bir başarısı var: aradan geçen altmış yıl boyunca yapılagelen birçok ateşli felsefi tartışma burada son derece anlaşılır ve akıcı bir dille önceden haber veriliyor: bilim ile diğer bilme biçimleri arasındaki ilişki; gözünü sonsuzluğa diken "tanrısal" perspektiften vazgeçip daha mütevazı, daha "insanca" görme biçimlerinin peşine düşen modern resim ile bilimdeki son gelişmeler arasındaki koşutluk; insanı vücutsuz bir zihin olarak tasarlayan kartezyen ikici bilim modelinin iflası ile birlikte nesnelerle içli dışlı bir vücut sahibi olduğunu keşfeden, kendindeki hayvanlık, çocukluk, delilik ve ilkellikle hesaplaşma dürüstlüğünü gösterebilen bir insanlık tahayyülü... merleau-ponty, akılcılığın hegemonyasına karşı "insan deneyiminin bütün öğelerine", özellikle de hep yanıltıcı ve ikincil sayılagelmiş "algı"ya, duyularımıza, vücudumuza hakkını vermeye çalışan bir filozof. içinde bulunduğumuz doğal ve kültürel dünyaya algı üzerinden nasıl sıkı sıkıya bağlı olduğumuzu serimleyen bu güzel kitabın, sanata, görmeye ve fenomenolojiye ilgi duyan okurlar kadar, siyasal alanla felsefeyi birlikte düşünenler tarafından da zevkle okunacağını umuyoruz. çünkü şunu söyleyen bir filozofla karşı karşıyayız: "saf zihinlerden oluşan bir topluluk olmakla övünmeyelim artık, toplumlarımızda birbirimizle kurduğumuz ilişkilerin gerçekten ne olduğunu görelim: çoğunlukla köle-efendi ilişkileri bunlar." (kitap bilgileri idefix'den alınmıştır.)
  1. ponty'nin 7 başlık altında bir radyo programı için hazırladığı metin. metin 1948'de 9 ekim'den 13 kasım'a kadar her cumartesi okundu.
    ponty metinde algılama üzerine eğilip bu algılama şeklinin sanatta ve modern dünyadaki izlerini açımlar.

    '' uzamı dolduran şeylerin kendilerini ele alacak olursak, klasik bir psikoloji ders kitabının bize söyleyeceği şudur: bir şey, farklı duyulara yönelik nitelikleri düşünsel bir bireşimle bir araya getiren bir sistemdir. örneğin limon iki ucu kabarık oval bir biçimdir. artı sarı renktir. artı serin bir dokudur. artı ekşi bir tattır...
    gene de bu çözümleme içimize sinmez çünkü bu nitelikleri ya da özellikleri birbirine bağlayan şeyi görmüyoruz bu çözümlemede; limon bütünlüklü bir varlıkmış da bu nitelikler onun farklı
    farklı dışavurumlarıymış gibi gelir bize.

    bir şeyin farklı niteliklerini (rengini, tadını örneğin) "görme", "koku", "dokunma" ve ayrı ayrı
    dünyalarından gelen veriler gibi gördüğümüz sürece o şeyin birliği de gizemini korur. bu konuda goethe'nin söylediklerini izleyen modern psikoloji de nitekim göstemiştir kı bu niteliklerden her biri, öburlerinden kesin çizgilerle ayrılmak şöyle dursun, kendisini öbür duyuların nitelikleriyle eşleştiren duygulanımsal bir anlamla yüklüdür. örneğin evlerine halı seçenlerin çok iyi bildiği gibi her renk çevresine duygusal bir hava yayar: iç karartıcıdır, iç açıcıdır, bezginleştirir ya da cana can katar; seslerle dokular için de bu geçerli olduğuna göre.
    her rengin belli bir tınıya ya da sıcaklığa karşılık geldiğini söyleyebiliriz. körlere renkleri betimleyince onları örneğin bir tınıyla eşleştirerek tasarlayabilmeleri de bundandır. demek oluyor ki bir niteliği ona duygusal bir anlam yükleyen insan deneyimi içerisine yeniden koyarsak o niiteliğin kendisiyle hiçbir ortak yanı olmayan başka niteliklerle kurduğu bağlantı da anlaşılır hale gelmeye başlıyor. deneyim alanımızda pek çok nitelik var ki vücudumuzda uyandırdıkları tepkilerden soyutlanınca neredeyse hiçbir anlama gelmezler. örneğin bal.
    aheste bir sıvıdır bal; belli bir kıvamı vardır, ele gelir ama tutulur tutulmaz da parmakların arasından sinsice sıyrılıverir, ne yapıp edip kendine geri döner. kendisine bir biçim verilir verilmez dağılmakla kalmaz. onu tutmak isteyenin eline yapışarak rolleri tersine çevirir.
    canlı el, bulgulayan el, daha demin nesnesine egemen olduğunu sanarken. şimdi balın çekim alanına girmiştir, kendi dışındaki varlığa bulanmıştır. bu güzel çözümlemeyi bize bırakan sartre şöyle diyor:

    ' bir anlamda. burada elde tutulan şeyde olağanüstü bir uysallık var. bir sırnaşık köpek bağlılığı var; ama bir anlamda da bu uysallığın altında. elde tutulan şey elde tutanı alttan alta da kendine mal eder. '

    balın kıvamı gibi bir nitelik ancak vücutlu özneyle o niteliği taşıyan nesne arasında kurduğu diyalog yoluyla anlaşılabilir. bütün bir insan tutumunu simgeleyebilmesi de bundan; bu niteliğin bir tanımı varsa insani bir tanımdır.

    şimdi bu açıdan bakıldığında her nitelik öbür duyulara özgü niteliklere kapı açar. bal şekerlidir. şeker tadı ise ("yutkunmaya karşın bir süre ağızdan çıkmayan kalıcı tat") tatlar arasında yapışkan bir varoluştur, tıpkı dokular arasında balın yoğun kıvamı gibi. balın yoğun olduğunu söylemekle balın şekerli olduğunu söylemek aynı şeyi farklı biçimlerde söylemektr, şeyin bizimle kurduğu belli bir ilişkiyi bizde uyandırdığı ya da bize dayattığı belli bir tutumu betimlemektir, özgür özneyi
    baştan çıkarışını, kendine çekip büyüleyişini dile getirmek. bal dünyanın vücudum ve bana yönelik belli bir tutumudur. bundan dolayıdır ki sahip olduğu farklı nitelikler sırf yanyana durmaz, balın varoluş ya da davranış biçiminin dışavurumları olmaları bakımından hepsi bir ve aynıdır. şeyin birliği nitelikletinin arkasında yatmaz, her bır nitelik o şeyin birliğini doğrular, niteliklerin her biri şeyin tamamıdır. ağaçların kokusunu resmedebilmek gerek derdi cézanne aynı anlamda sartre da
    varlık ve hiçlik'te her niteliğin o nesnenin "varlığını açığa vurduğunu" yazıyor. ' şöyle devam ediyor:

    ' limonun [sarılığı] limonun niteliklerinin hepsine bulaşır, limonun her niteliği öbürlerine bulaştı: limonun ekşiliği sarı sarılığı ekşidir, bir pastanın rengini yeriz ve o pastanın tadı "besin sezgisi" adını vereceğinıiz şeye pastanın biçimini ve rengini sunan araçtır... bir havuzdaki suyun akışkanlığı,
    ılıklığı mavimsi rengi, dalgalılığı... her biri içinden öbürünü gösteriverir. '

    öyleyse şeyler, karşısında düşünüp taşınacağımız yalın ve tarafsız nesneler değiller; her biri bizim için bir tutumu simgeler. bir tutumu anımsatır, bizde olumlu olumsuz tepkiler uyandırır; bir insanın kendisini çevrelediği nesnelerden yeğlediği renklerden, dolaşmaya gittiği yerlerden, o insanın zevki, kişiliği, dünyaya ve dışındaki varlıklara karşı tutumu okunur.

    demek ki insanla şeyler arasında şöyle bir ilişki görme eğilimi var artık: egemen bir zihin ile
    descartes'ın ünlü çözümlemesindeki balmumu parçası arasındaki gibi mesafeli bir tahakküm ilişkisi yok. daha belirsiz bir ilişki var. kendimizi şeylerden ayrı saf bir zekâ gibi, şeyleri de her türlü insanca özellikten yoksun saf nesneler gibi görmekten bizi alıkoyan bir içlidışlılık var. ''