1. hem iyisi hem de kötüsü olan olgudur. neyi alışkanlık haline getireceğimize azami dikkat göstermek gerekir.
  2. karl marx ve friedrich engels, komünist manifesto'da ne demiş.
    proleteryanın(işçi sınıfının) zincirlerinden başka kaybedecekleri şeyleri yok, kazanacakları bir dünya var. bütün ülkelerin işçileri, birleşin!

    ben bunun sadece "zincirlerinden başka kaybedecekleri şeyleri yok" kısmını ele almaya çalışacağım. kendi çapımda.

    bazı eylemleri gerçekleştirirken, bazı sebepleri sonuca taşırken ya da durduk yere nedenler oluştururken mantık çerçevesinde bir mesai harcatmıyorsak zihnimize veya sorgu sual olmadan robotlaştırarak emirler veriyorsak bedenimize beynimizde alışkanlık barındırdığımız aşikar.

    alışkanlık diye genellediğimiz "şey" iyi midir? kötü müdür? bu başka bir entrynin konusu.

    ben, ayağımıza pranga takan ve bu prangayı unutmamıza yol açan alışkanlıklardan bahsediyorum sanırım. ben de emin değilim.

    bu tür huy edindiğimiz olgular bizi yeni "şeyler" keşfetmekten alıkoyar. farklı sokaklar görmemizi engeller. hep aynı manzara, hep aynı mekan, hep aynı tat.

    kitap okuyan insan kültürlü olarak görülebilir.
    hmm doğruya hayli yakın bir önerme.
    niye doğruya yakın.
    veysel gidip vampir kitabı okursa, firuze gidip tazeoğlu okursa bunlar da bu kitaplardan kendilerine kültür mü aşılamış olurlar.
    yani kitap dediğimiz içi kelime dolu cümle orduları her zaman da fayda sağlamaz ya da birikim yapmak için okunmaz değil mi?

    memur dediğin 8-5 mesai harcamalı. (saat aralığından tam emin değilim) niye? bu kadar saat mesai harcarsa verimli mi oluyor?
    belki de çoğu memur sabah 8de soliter oynamak istemiyor, dedikodu kazanını kaynatmak istemiyor. sıcak yatağında uyumak istiyor belki de.
    bir odanın içine hapsolan insanları bilmem kaç saat tutunca da sana harcanan mesai saati kadar verim getirmiyor değil mi?

    en sevdiğimiz alışkanlıkların eminim başında geliyordur.
    (boş) konuşmak!
    herkes kesinlikle fikrini söylemeli, ne kadar zeki ne kadar donanımlı olduğunu ne kadar baskın olduğunu kanıtlamalı.
    hata mı yaptık? o zaman kesinlikle konuşup üste çıkmalıyız. karşı tarafı bastırmalıyız. (daha bugün yaşadım bu olayı. bir insan en fazla ne kadar aptal olabilir. ne kadar cahilce davranabilir diyorum. her seferinde sınırı olmadığını hatırlatıyorlar sağ olsunlar.)
    bir konuda bilgiye sahip olmadığımız ama kulaktan dolma bilgilerimiz mi var? hadi ne duruyorsun konuş. mühim değil mantıklı olup olmadığı...

    tabii bunun örneği uzar gider. bahsettiğim biraz zorunlu olan alışkanlıklardı.

    zincirlerimizden kurtulursak belki kendimizi daha iyi keşfetmeye bir adım daha yaklaşmış oluruz.

    ve aslında küçük bir itirafta da bulunayım. bu yazı hiç içime sinmedi. hatta çok kötü bir yazı olarak nitelendirdim. ama sonra oğuz atay'ın şu sözü aklıma geldi.
    “yatağımın karşısında bir pencere var. odanın duvarları bomboş. nasıl yaşadım on yıl bu evde? bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? ben ne yaptım? kimse de uyarmadı beni. işte sonunda anlamsız biri oldum. işte sonum geldi. kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım”