• youreads puanı (5.00)
  1. amentü gemisi nasıl yürüdü?, sezer tansuğ’un danışmanlığında tonguç yaşar’ın hazırladığı 1969 yapımı “animasyon”

    walter benjamin, tarih anlayışına uygun olarak, hem geleneğin kendi varlığının tehlike altında olduğunu, hem de onu devralanların tehlikede olduğunu söyler. “tarih kavramı üzerine”nin VI. tezinde, geleneği her daim tehdit eden ve hükmü altına alacak olan konformizmin elinden kurtarma çabasının sürekli ve her dönem yeniden başlaması gereken bir girişim olduğu söylenir.

    bu “çifte tehlike” durumu, oldukça sorunlu bir tarihi aralamaya ve gelenekle ilişkimizin karmaşıklığını anlamaya yöneldiğimizde sürekli akılda tutmamız gereken bir ilkeyi gösteriyor. benjamin’in kastettiği anlamda konformizm, hem geleneği sahiplenenleri, hem de reddedenleri, ona sırtını dönenleri tehdit eder. süreklilik ve kopuş ilişkisinin çarpıklığı adeta her düşünceyi konformizme karşı korunaksız kılmaktadır.

    gelenek sorunu, “modernleşen” toplumlarda çok daha özel ve karmaşık bir yapıya sahip. modernliğin geleneği bastırma ya da öteleme eğilimi, bizdeki gibi modernleşme kavramı içindeki toplumlarda başka bir şiddet ve sorunsal niteliği kazanıyor. cumhuriyet sonrası yeni biçimlere bürünerek karmaşıklaşan, derinleşen ve ağırlaşan ‘gelenek sorunu’, şimdinin geçmişle ilişkisi sorunu halinde belirerek, bir görünüp bir kaybolsa da travmatik bir sorun olarak varlığını sürdürüyor.

    ahmet hamdi tanpınar örneği, modernleşmenin travmatik ve trajik boyutlarını düşünmek için tek başına yeterlidir. süreksizlik herkesi içine alıyor ve her düşünceyi aynı yüzeyselliğe mahkum ediyor. türkiye’nin düşünce tarihi diyebileceğimiz bir kaydı çıkarılsa, estetikten siyasete kesintili, birbirini tanımayan, birbirine temas etmeyen, birbiriyle karşılaşıp hesaplaşamayan eğilimlerden mükellef bir yüzeysellik tablosu ortaya çıkar.

    zeynep genuhluoğlu’nun hayalperdesi’nin 38.sayısında sorunu kalbinden yakalayan “amentü gemisi nasıl yürüdü?” yazısı, tam da gelenek sorununu güncelleştiriyor olmasından dolayı büyük öneme sahip. sorunun kalbi dediğim, “söz, imge ve varlık ilişkisi”ne dair soruna karşılık geliyor. esas olarak “amentü gemisi” adlı canlandırmaya ve sezer tansuğ’un ‘surname’ yorumuna işaret edilen yazı da gelenek sorunu, çok boyutlu bir tartışma zemininde düşünme sorunu olarak vurgulanıyor: gelenek üzerine düşünme, ama daha çok ve asıl olarak geleneğin düşünmesi diyebileceğimiz bir girişim.

    amentü gemisi nasıl yürüdü? yazısının, dergide daha önce yayımlanmış gemuhluoğlu’nun diğer yazılarıyla devamlılık ilişkisine ayrıca işaret etmek gerek. hayalperdesi’nde biriken sinema eksenli yazıları takip ettiğimizde, sanatın neliğine dair bir araştırma ekseninde sürekli derinleşen ve genişleyen bir sorun alanını kuşatmaya ya da daha doğru bir deyişle katetmeye çalışıldığını görüyoruz. estetik olduğu kadar felsefi ve politik olana dair de başka bir arayışın ve bu arayışa denk düşen bir kavrayışın yansılarıdır izlerini sürebileceğimiz.

    gelenek tartışması, ister geleneğin savunusu ister reddiyesi olsun ideolojik gerekleri yerine getirmek dışında, verimsiz ve sevimsiz bir kutuplaşmanın ötesine geçememiştir pek. hala gündemi belirleyen ve hepimizi aynı yüzeyselliğe mahkum eden de, bu aynı zemindir. gemuhluoğlu’nun yazılarının yekûnü ve seyri, tam da bu noktada, başka bir düşünmenin olanaklarını araştırıyor, sınırlarını genişletiyor ve açık kılmaya yöneliyor.

    “imgelerin coğrafi ve kültürel hafızalarının izini sürme”nin önemi bu noktada anlaşılabilir. mevcut imgelerin sürekliliklerinin ve bu imgelerin kuruluş biçimlerinin “yeniden anlamlandırılarak açığa çıkarılması” demek bu. bunun yapılabilmesi ise, geleneğin “yeni yollarla konuşturulmasından” geçiyor. benjamin’in uyarısını modernleşme sürecinin karmaşıklığı içinde dikkate alırsak, bunun anlamı, hem batı merkezli görme ve açıklama biçimlerine karşı farkın işaretlenebilmesi, hem de kendi üstüne kapanan bir fark/lılık söylemini yeniden üretme tehlikesine karşı dikkatli olunmas olacaktır.

    böyle aldığımızda, batı düşüncesinin kendi içinde süreklilik arz eden eleştirel arayışlarıyla, metafiziğe karşı girişilen sorgulamalarla canlı bir iletişim kurmak gerekliliğinin altını çizebiliriz. gemuhluoğlu’nun yazısı, geleneği yeni yollarla konuşturmanın önemine işaret ederken -ve kendi söyleyişi içinde bunun ne anlama gelebileceğine dair bir somutlaştırma sunarken- böylesi bir iletişimin imkanlarını da sarih bir dil ile devreye sokuyor. mesnevi’den sinemaya: aşk, suret ve zaman yazısını, mühürlenmiş zamanın izinde: sinema ve tarih yazısını birlikte okumak yerinde olacaktır bu dilin boyutlarını daha iyi görebilmek için.

    derrida’nın “bulunuş metafiziği” ya da “mevcudiyet metafiziği” diye adlandırdığı ve sorgulamaya yöneldiği batı düşüncesinin metafizik kuruluşu, “söz, yazı ve resim” arasındaki ilişkilerin radikal bir karşıtlık ve hiyerarşik bir düzen olarak kurgulanışına bağlı. doğu-batı karşılaştırmasının ve ayrımların belirginleştirilmesinin önemi öncelikle burada. geleneğin sorgulanabilirliğinin sağlanması ve sürekliliğinin bir tehlike olmaktan çıkarılabilmesi de, belki öncelikle bu yönde geleneğin konuşturulmasından geçiyor. gelenek hakkında konuşup duranların ideolojik raptiyeleme çabalarından çok başka bir yönelim bu.

    amentü gemisi nasıl yürüdü? yazısı, işaret ettiği kaynaklarla, metafizik ayartıya karşı dikkatli olarak “geleneği yeniden konuşturma”nın önemini güncelleştiriyor bizim için; orada nasıl bir “görme biçimi” olduğuna açıklık sağlamayı deniyor ve sorunu yeniden konumlandırıyor. “henüz düşünülmemiş” olan böylece, bir süreklilik duygusu içinde “geleneğin yeniden konuşturulması”, mevcut olanın “yeniden düşünülmesiyle”yle biçimlenen bir arayışa karşılık geliyor. bunun “estetik”le sınırlı bir mesele olmadığı, olamayacağı açık olsa gerek.

    yazının sonunda verilen “okuma önerileri”ni bir ders olarak önümüze koyalım. sorular hep çalışmadığımız yerden geliyor sonra.

    kaynak: https://mutlaktoz.wordpress.com