• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (8.00)
Yazar
amok koşucusu - stefan zweig
"intihar, stefan zweig'ın zihnini gençlik yıllarından beri meşgul eden bir kavramdı. yaşamanın bir anlamı kalmadığını anladığı anda yaşamına kendi eliyle son verebileceğini daha üniversite yıllarında söylemişti. ilk evliliği sırasında karısı friederike'yi kendisiyle birlikte intihar etmesi için zorlayan, sonra bu düşüncesinden vazgeçen stefan zweig, yıllar sonra, ikinci dünya savaşı sırasında, ikinci karısıyla birlikte yaşamına son verdi. yazar, önceki intihar girişimlerinden vazgeçmiş olsa da korkularını, romanlarındaki ve öykülerindeki kahramanlara yaşatıyor. amok koşucusu'nda yer alan öykülerin ortak izleği de intihar. kendi yaşamından ya ada tarihteki gerçek kişilerin yaşamlarından kesitler katarak yazdığı bu öykülerde stefan zweig'ın duyarlı kişiliğini, olağanüstü gözlem gücünü olduğu gibi sayfalara yansıttığını görüyoruz. yazdığı öykülerin en başarılı örneklerinin yer aldığı bu kitapta, bir uzun öykü olan amok koşucusu bir baş yapıt. insanı en güçsüz, en savunmasız yönleriyle ele alıp, insan ruhunun en derin katmanlarına inmeyi bilen, bütün bunları son derece canlı, ayrıntılı, çok yönlü bir anlatımla kaleme alabilen, okuru gerçekten etkileyebilen bir yazar stefan zweig. yazdıklarının üzerinden bunca yıl geçmiş olmasına karşın, öykülerinin, romanlarının bugünkü kuşaklar tarafından da aynı ilgiyle okunması, onun kalıcı bir yazar olduğunun en büyük kanıtı."
  1. amok bir cinnet anında isnad yeteneğinin kaybedilmesi ile kişinin çılgınca hareket etmesi durumudur. psikoliji de amok derin bir psikolojik buhran sonucunda cinayete veya şiddete meyilli hale gelmeyi temsil eder. bu psikolojik etki ile toplu şekilde cinayet işleyen veya yaralamalarda bulunan kişilere de amok koşucusu denmektedir.

    kitaba gelecek olursak kitapta amok koşucusu dahil 7 öykü bulunmakta ve hepsi de ölümün ve intiharın soğuk yüzlerini bize hissettiriyor. ayrıca zweig in intiharından önce yazdığı son kitaptır.

    edit: zweig in ölmeden önce yazdığı son kitap satranç (orijinal isim: schachnovelle / the royal game or chess story or chess) imiş. yanılgımı düzelten murebbiye ye teşekkürler.
  2. evet , amok koşucusu. yedi öykü barındıran 191 sayfalık bir kitap. stefan zweıg öykücülüğü ile karşı karşıyayız. bütün hikayelerimiz karamsar , kötü sonla biten , mutlu sonlara alıştırılmış bünyelerde hoş etki yaratmayacak eserler. gerçek dünya yani.

    dün metro turizm'in otobüslerinden birisi kaza yaptı. bu haberin detaylarını okurken düşünmeye başladım. optimist bir dünyada yaşamak nasıl olurdu ? düşünsenize gazetelerinizi açıyorsunuz ve manşet karşınız da " şok ! şok ! şok ! ünlü iş adamı yoksullara milyonlarca dolar yardım yaptı ! " , üçüncü sayfa haberlerine geçiyorsunuz " bugün milyonlarca insan işlerinden evlerine kaza yapmadan döndü , otobüs seferlerinde herhangi bir sorun yaşanmadı. " , " yaşlı dedenin karşıdan karşıya geçmesine yardım eden genç çocuk halk tarafından sevgi lincine uğradı " gibi ... garip geliyor değil mi ? şu ana kadar okuduğumuz masallar , öyküler hepsi bunlardan farksızdı. stefan zweig bu kitabıyla birlikte bizlere insanın , toplumun , dünyanın ve yaradılışın zavallılığını , beş para etmezliğini gösteriyor.

    hayır bizlere " egonuzu , kibrinizi vs bırakın " demiyor. stefan zweig tüm çıplaklığıyla her şeyi önümüze sunuyor. bizi düzeltmek istemiyor , bizim iyi insanlar olmamızı istemiyor çünkü umurunda değiliz. kendisini umursamayan bir insanın neden umurunda olalım ki ?

    peki kimiz biz ? oynadığı siyasi oyunları eline yüzüne bulaştırıp , sürgün edilen bir saray leydisi. savaşın ortasında kalmış bir albay. başarısız bir öğrenci. egoist bir doktor. zavallı bir koca. hayvandan farksız köylü bir kız ve dünyanın en saf adamı.

    bütün karakterlere uzunca değinmek yerine hepsinden kısa kısa alacağım. örneğin leydimiz , gözden düşmüşlüğü kendine yediremeyen , ölüm anında bile kibirden gözleri kör olmuş , acınacak bir insan. " zengin , kibar , akıllı aristokrat bir kadını kıskanan bir köylü gibi indirdi yumruklarını " budur işte , bu kadar güzel anlatılabilir her şey. o kibiri , o bakış açısını , o nefreti bu cümle anlatıyor tamamen. hayır sen köylüsün , senin duyguların , senin varlığın sadece benim kendimi daha iyi hissetmem için varlar. karşı çıkamazsın , aksini düşünemezsin , ben varolduğum sürece sen varsın. bu düşünce hala yok mu ? insanlara verilen ünvanlar değişti yüzyıllar içerisinde , sistem değişti mi ? güçlünün güçsüze , çoğunluğun azınlığa , zenginin fakire hükmü bitti mi ? " kıskançlık olmadan , nefret olmadan, yalan olmadan yaşanmaya değmezdi."

    " merkezinde hep kendisinin olduğu bu düşler, gerçek yaşamda gücü yetmeyeceği için asla elde edemeyeceği binlerce görüntü ve başarı sunuyorlardı ona". bu cümle çok önemli benim için. hayaller hayatımda önemli bir yer taşır , eminim pek çoğunuz içinde öyledir. hayallerin bize bu kadar çok çekici gelmesinin nedenini ise zweig yeniden tüm çıplaklığıyla masanın üstüne bırakmış. bana hayal perest olmamı söylemiyor , hayallerini yaşat demiyor. hayal kurarken ne yaptığımı söylüyor yüzüme vururcasına.

    " siz , yabancı ; burada şezlonga uzanmış yatan, dünyayı gezen yabancı; bir insanın ölmesinin ne demek olduğunu biliyor musunuz ? " sf.116

    bu cümle ile başlayan ve üç sayfa ile devam alıntı okuyabileceğimiz en samimi düşünceleri içerisinde barındırıyor. çökmüş , pişmanlık , sefalet ve nefret içerisinde bir adamın düşüncelerini dinliyorsunuz bütün bu cümlelerde. insanı buluyorsunuz çaresizlik içinde boğuşan , bir süre için dua ederken , tanrının var olmadığını hatırlayarak kendine kızan bir insan. bu mükemmel alıntı ise şu şekilde bitiyor " insanın elinde kalan tek hak, canı istediği biçimde gebermektir... "

    ve tüm bu hikayelerin içerisinde tek saf , ümit dolu , sevgi dolu olan karakter. karısını ve çocuklarını görmek için isviçreden rusyaya yüzmeyi deneyen bir insan. savaşa anlam veremeyen , savaşın neden olduğunu bilmeyen , en önemlisi savaşın ne olduğunu bilmeyen saf temiz bir insan. etrafında ki her şeyi bilen insanlara bir çocuk gibi soruyor " çok mu beklemeliyim gitmek için ? yarın gidemez miyim ? peki sonraki gün ? izin verin yüzeyim ben ? ailemi özledim . yardım edemez misiniz ? " hayır etmezler boris . o kadar ümitsiz , o kadar zavallılar ki yardım etmeyi denemezler bile. anormal durumlara , savaşlara , ölümlere , ayrılıklara o kadar çok alışmışlar ki bu düzen onlara normal geliyor ve seninle dalga geçiyorlar. sen onların dünyasında yaşayamazdın zaten boris , o dünya kirli ve hastalıklı...

    boris benim en sevdiğim karakter oldu , en sevdiğim hikaye onun hikayesi oldu. hepimiz boris olsak. bir çocuğun saflığına , temizliğine sahip olsak... amok koşucusu okuduğum en gerçekçi ve sert kitaplar arasında ilk listelere girdi. var olan bu kadar güzel anlatılabilirdi.
  3. bana çok iyi gelen kitap oldu. sebepleri aslında çok basit, çünkü kendimi bu 7 hikayenin hiçbir yerinde bulamadım. hiçbir yerinde bana soru sorulmadı, düşünmeye sevk edilmedim. sadece seyretmiş, şahit olmuş gibi hissettim. hiçbir mesaj almadım öykülerden. bunun ne muhteşem bir kabiliyet olduğunu kitap bitince anlayabildim.

    ilk 4 hikayeyi okuduğumda öyle sağlam eleştiriler dolanıyordu ki zihnimde neredeyse okumayı bırakacaktım. bir kere hiçbir derinliği yoktu, hiçbir düşünsel öğe yoktu. sadece uyduruk hikayeler işte, deyiverdim.(*: cahilliğime verin) hatta eleştirimi şöyle bi cümle ile tamamladım: bir daha da stefan zweig kitabı okumam. çünkü bu eleştiriler doğrudan kitaba değil yazarınaydı. yazarın bizzat derinliği yok diye düşündüm, sığ buldum. hevesli bir edebiyatçı canlandı gözümde.

    neyse ilerledim, biraz da görev bilinciyle okumaya devam ettim. kitabın olay örgüsü, sürükleyiciliği çok iyiydi. her sayfada diğer sayfayı merak ettirdi. bariz şekilde empati kurmamızı istemediğini anladım. çünkü karakterler kah bir leydi, kah çok uzak diyarda görevden atılmış bir doktor, kah bir savaş kaçağı vs. bu tip insanlarla empati kuramayız zaten, yazar bunlara derinlik verseydi ve hayatımızı, onların hayatını sorgulamamızı isteseydi işte o zaman hüsran olurdu. biz sadece seyirci kalmalı ve bu öykülerin tadını çıkarmalıydık. saygı duydum yazarına, tuhaf hissettim. kimseye bir mesaj vermeye çalışmadan bir paragraf yazı yazabilir miyim acaba diye düşündüm.

    tüm hikayeler ölümle bitti evet. ama ben etkilenmedim, hikayelerin sonu başı karakterler hiçbirinin okur için bir önemi yoktu açıkçası. oturup anlam çıkarmak bile saçmaydı. işin aslı şu ki bu eseri sadece okudum, şahit oldum, tadını çıkardım. eleştirme ya da övgüleme tarzında bir açık bırakılmamış. bir sanat eserine bakar gibi, olduğu gibi, gerçek gibi bir eser.

    kitabı öneren @ruhsuzkozmonot'a ve dahi youreads eşzamanlı kitap okumaları sakinlerine teşekkürler, kitabı okumayanlara ise şiddetle vakit ayırmalarını tavsiye ederim.
    abi
  4. daha önce okuduğum için tekrar okumayacağımı söylemiştim ancak duramadım son dakikada aranıza tekrar katıldım sevgili youreads eş zamanlı okumaları sakinleri.

    zweig psikolojik tahlillerde adından söz ettiren bir adam. özellikle kadınlar üzerinden, onların gözünden yazdığı hikayeleri ayrıca sever saygı duyarım. amok koşucusu'nun can yayınlarındaki kapak resminde de bir kadın var. tam da zweig dünyasına ait bir kadın. o kadına da bir selam vermek istedim buradan.

    evet kitapta yedi öykü var dedik. bu yedisinin ne sayfa sayıları birbirine yakın, ne de aynı bakış açısıyla yazılmışlar. 6 sayfalık öykü de var altmış sayfalık da. kimi kahramanın gözünden yazılmış kimi ilahi kimi ise yanlış nitelendirmiyorsam gözlemci bakış açısıyla. bana tat verenler kahramanın gözünden olanlar ve ilahi olanlardı. çünkü bendeki zweig insanın en karanlık yönlerini en yalın ve olağan şekliyle sunmasıyla var. bu sebeple her ne kadar boris'i sevsem de son öykü en az lezzet aldığım, ilk öykü ise en çok lezzet aldığım oldu.

    ''zweig bu yedi birbiriyle alakası olmayan insanlarla dolu öyküyü niye bir arada toplamış. yazar bize ne anlatmaya çalışıyor ? '' tüm hikayeler intiharla falan bitmiyor. kimisinde adı geçiyor yalnızca bunu bi belirteyim önce. sonra da az önceki sorunun benim için zırvalık olduğunu söyleyeyim. bu kadar kasmaya gerek yok bu kitap için bana kalırsa. kitapta ''insanlar'' var, ve bu insanlar gerçekten var. kitapta yüzlerce küçük küçük insanı insan yapan detay var hükmetme, lütfetme, küçümseme... iğreti ama gerçek kavramlarla dolu. tüm günlük hareketlerimize sinmiş insani zayıflıklar var. bu öykülerdeki hiçbir cümlede ben kendimi görmedim diyebilmek için insanın kendisiyle ve insanın derin saklı yüzüyle tanışmamış olmak gerekir.

    bana sorarsanız insanları çıplak gören insanlar, ki bu çıplaklık öyle ki etten ve kemikten bile sıyrılmış bir çıplaklık, mesaj kaygısı gütmezler. yazar bize yalnızca gözlerini vermiş.

    eklemek isterim ki kapak resmi ernst ludwig kirchner isimli ressama aitmiş. onun da hayat hikayesini bir kısaca okumanızı öneriyorum. belki de o resmin seçilmesini daha anlamlı bulursunuz.
  5. doktor ülkesinden uzakta, yalnız, beyaz insana ve daha da fazla olarak; beyaz kadına özlem duyan, tutunacak hiçbir şeyi olmayan, emekliliğini beklemekten başka hiçbir şey yapmayan biridir. aslında emekli olduğunda da ne yapacağını- nereye gideceğini bilemez, "tropikler"e ait değildir ama artık ülkesine de yabancıdır. kendi deyimiyle; "enizde bir midye olduğunu ve herkesin kendisini ezip geçtiğini bilir"

    bir anda ortaya çıkan beyaz kadına tutunur ama istenme-arzulanma ve ihtiyaç duyulduğunu görme tutkusuyla kadını ondan "rica etmeye" zorluyor. kadının tavrına gurur derken, kendisinin gereksiz gururu yüzünden, kadının onu aşağıladığını hissediyor.

    tropik kadınlar tarafından hiç aşağılanmamış ve hatta hiç reddedilmemiş olan doktora, kadının çekip gitmesi bir amuchetkisi yaratıyor.

    kadının gidişiyle ona tutkusundan, ona aldanmasından-tutunmasından ve gidenin daha çekici olmasından ve o an için en az etkileyen etmen olarak vicdan azabından bir amok koşucusuna dönüşüp peşinden koşuyor.

    kadına verdiği söz belki de bu koşunun en zirvesindeyken oluyor. ve yaşamından, bu zirveden düşüşte, sözü için değil - koşup da elinde bir şey bulamadığı için vazgeçiyor.
  6. son iki gündür başlığı her görüşümde kaçıyorum; yazılacak ne var amok hakkında, inanın bilmiyorum. edebi araçlar, bakış açıları, temalar, bilinç akışları... hepsi üzerinde düşünülmeye değer şüphesiz fakat ne anlamı var? intihar düşüncesi, bastırılmış dürtüler, etik, toplum, her biri içine doğduğumuz, içinde evrildiğimiz, her biri biz. zweig dahi, bir pencereden bakmış çoğunlukla; protagonistlerden birinin daha şanslı bir versiyonu gibi hissetmekten başka ne tesellimiz var? nitekim ''leman gölü kıyısındaki olay'' hikayesinde zweig'i aramak istesek, hemen oracıkta buluruz: yıllarca biriktirdiği sefilliği, acıyı, bulantıyı boris'in seçtiği yolu ondan yıllar sonra seçerek, seyirci olmaya belki de daha fazla dayanamayarak içinden atmış. ki zweig dönemi ve kalemini sevdiği yazarlardan bambaşka bir adammış; doğu idealizmine ve nostaljiye saplantılı, ilhamı dünyanın öbür ucunda arayan çağdaşlarının aksine hindistan gezileri misal onda hiç de yazınsal, varlıksal bir etki bırakmamış. diğer doğu gezginleri bu yolculuklarının etkisiyle yaratıcılıklarının üst sınırlarında gezerken, o taç mahal hakkında bir şiir, bir makale bir de amok'u yazmış. kendisi de dahil olmak üzere tüm insanlığın çirkinliğini bir kez daha deneyimlemiş olmalı.

    eni konu hepimizin amok koşucusu olabileceğimiz gerçeği dışında söylenebilecek başka hiçbir şey yok.
  7. yalnızlığın sadece buhran verici, yıkıcı yönünü ele alınan kitap.
    kitaba adını veren öyküdeki doktorumuz yalnızlığın koynunda o kadar çok kavrulmuş ki, yalnızlığını giderebileceği tek kaynağı elinden hızlıca kaçırmamak için giriştiği işin acısını çekiyor. diğer öykülerde de benzer şekilde yalnızlığın hayat bitiriciliği işleniyor.

    yalnızlığın çok güçlü bir silah, bir hayata tırmanma aracı olduğunun üzerinde hiç durulmadan, dünyadaki bütün mutsuzlukların kaynağıymış gibi anlatılması da zweig'e yaraşan bir tutum kanımca.

    yazarın bu pesimist ısrarcılığı beni rahatsız etmek birlikte aklıma sürekli “bütün yalnızlar gibi özgür ve bütün özgürler gibi yalnız.” sözünü getirdi.
  8. eğer bir gün gemi yolculuğuna çıkar da böyle derin tutkuları ve ilginç hikayeleri olan insanlarla tanışmazsam büyük hayal kırıklığına uğrayacağım. hepsi senin yüzünden stefan zweig.
    kitaptaki hikayelerinin değişmezi saplantılı, histerik karakterler. hepsinin sonu da belli, çünkü bunlar karamsar atmosferli intihar öyküleri.
    yalnız öyküleri okurken dikkatimi bir şey çekti. öykülerin bazıları tanrısal bakış açısıyla yazılmış, bazıları ise kahraman bakış açılı. fakat kahraman bakış açılı öykülerin hepsinde kahraman bir gözlemci, hiçbir öykü hayatını sonlandıracak ruhsal bunalımları olan kişinin ağzından anlatılmamış. yazar onların ölümünü izliyor fakat hiçbir öyküde '... ve intihar ettim.' diyemiyor. belki stefan zweig 'in birinci ağızdan intihar eden tek kahramanı kendisidir. bilemiyorum.
  9. zweig'ın kendini bütünüyle eserlerine içine koyduğunu bir kez daha anlamamı sağlayan kitap oldu amok koşucusu. açıkçası ilk başta kitabı okurken karakterlerden akan bir sahtelik kapladı beni, bu duygu okumaya devam ettikçe, her yeni öyküde daha da belirginleşti. kitabın ortasına doğru geldiğimde zweig'ın insan hareketlerini gözlemlemek konusunda kötü bir edebiyatçı olduğu kanaatini varmıştım bile, yine de okumaya devam ettim. kitabın sonuna doğru, özellikle de "ay ışığı sokağı" hikayesinden sonra fikrim değişti. bence bu hikayelerdi sahtelik tek tip karakterlerden akıyordu. tek tip karakter aşırı saplantılı davranıyordu ve bu karakterler de hikayenin sonunda intihar etmiş ya da birini öldürmüş olarak gördüğümüz karakterlerdi. bunun dışındaki karakterlerin, yani ölümün ve öldürmenin gölgesinin düşmediği karakterlerin ise normal insan davranışları sergilediklerini söylemek gerekiyor ama bu normal insanlar ya çok soğuklardı, ya çok umursamazlardı, ya çok kindarlardı, ya da çok kötü idiler. kitaptaki çoğu karakterde bazı sıkıntılar olduğunu sezdim ve bunlar grotesk karakterler değildi. bu karakter tasvirlerinin hepsinin zweig'ın insanlığa ne açıdan baktığının kanıtı olabileceğini düşünüyorum. bu düşüncemi daha iyi anlatmak için kitabı öykü öykü incelemem gerekiyor.

    bir çöküşü öyküsü: bu hikayede anlatılan ve benim yine sıradışı olarak kabul ettiğim ama kitabın diğer karakterleri içerisinde çok da sırıtmayan bir bayan de prie var. bu diğer karakterlerin yanında sönüklüğünün, zaten kadının sahte bir birey olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. zira bencil bir şekilde insanlarla oyun oynamak istiyor bu karakter, hayatta en çok önem verdiği şey el üstünde tutulmak, ilgi görmek. bu ilgilerin sahte olduğunu bilse bile, sadece ilginin var olması bile onu mutlu ediyor. bu açıdan hayatın en sahte alanına takılmış olan bir karakter için çok fazla sırıtmayan bir sahteliği var.

    madalya: belki de kitaptaki en gerçekçi saplantı buradaki askerin ve boris'in içine düştüğü saplantıydı. bu karakterin aşırı gurur saplantısı onun ölümüne yol açmıştı ve bu gerçekten dişe dokunmayan bir şekilde, gerçek diyebileceğimiz şekilde gerçekleşmişti. zweig'ın en büyük başarısı savaş hakkında yazdıkları kanımca.

    bezginlik: burada liebmann'ın hikayesi beni düşündüğüm noktaya getiren hikaye oldu diyebilirim. aşırı bunalmış bir karakter olan liebmann'ın hocasına yaptığı çıkışa kadar suskunlukla, başını eğerek, kabullenerek hayatını geçirdiğini görüyoruz. bir gün geliyor ve canına tak ediyor, çıkışını yapıyor ve hemen sonra sınıftan kaçarak delicesine koşmaya başlıyor. sonu ise intihar ile bitiyor. bu koşuş sırasında aklından geçenler ise ailesinin takınacağı tavır ve geleceğini kirletmiş olması oluyor ve bu düşünceler aklına geldiğinde ölümü hiç düşünmeden kendini öldürmeye karar veriyor. işte burada bir sıkıntı olduğunu düşünüyorum liebmann da, zira ölümü hiç düşünmüyor sadece hayatta yaşayacağı acıları düşünüyor ve bir oldu bitti ile intihar ediyor.

    amok koşucusu: bu öykü de iki farklı saplantılı kişi görebiliyoruz ve bu iki takıntılı karakterin durumu da çok aşırı. öncelikle doktorun kadına gösterdiği takıntı, saplantılı bir sevgi benim üzerimde pek bir gerçeklik duygusu oluşturmadı. evet, doktor daha önceden baskın kadınlardan hoşlanan, onlara zaafı olan biri olarak ve yıllardır beyaz bir kadının hasretini çeken birisi olarak çizilmişti lakin kadına karşı ilk anda takındığı nefret ve kin duygusu, hiçbir nedeni olmadan birden saplantıya dönüştü. kadının gururuna saplantısı belki doktorunkinden daha makuldü ama yine de onun durumunda olan, gururunu temizlemeye çalışan birisi için pek inatçı ve dik başlı biri gibi tasvir edilmiş ve bu yüzden ölmüştü. ölümüne kadar saplantısı olan gururunu yenememişti.

    ay ışığı sokağı: bu öyküde de yine karşılıklı takıntıları olan iki karakter görüyoruz, bir hayat kadını olan kadın ve onun yıllar önce terk ettiği kocası. kocası kadının onu terk edişinden hemen sonra karısının peşine düşüyor ve onu geri getirmek için uğraşıyor. elinden geldiğince karısına yardım etmeye ve değiştiğini göstermeye çalışıyor. karısı ise en küçük bir harekette bile ona yeniden nefret duymaya başlıyor, ona ve parasına... bu hikayedeki aşırı takıntılar yine bende gerçekmiş etkisi uyandırmadı, özellikle adamın karısını bıçaklama isteği. bu kadar karısına takıntılı olan birisi olarak...

    leporella: geldik öyküler içinde bence en sallantıda olana. bu hikayede soğuk, hissiz bir kadının bir anda efendisinin küçük bir hareketi ile hayat sevinci ile dolmasını gözlemleyebiliyoruz. bu kadını hayata döndüren şey, efendisinin küçük bir şaplağı oluyor. bu şaplak leporella'nın* köyünde kadını sahiplenmek, onu istemek anlamına geliyor ve hayatında daha önce hiç kimse tarafından arzulanmamış bir kadın bu ilk hareket ile hayatının değiştiğini farkediyor. lakin bir anda karakter hiç bir sebep yok iken efendisine aşk ile değil tapınma ile bakmaya başlıyor. bu şaplak olayı yaşandığında, yazan cümleler ile beraber kadının baron'a aşık olacağını zannetmiştim lakin bir anda değişen düzen ile efendisinin pezevenkliğini rolünü üstleniyor. bunun yanında ise efendisine sahip olan kadını, karısını kıskanıyor ama onu diğer kadınlardan ve hatta kendi eli ile ona bulduğu kadından kıskanmıyor. bir anda leporella'nın takıntısı tapınmaya dönüyor, barones'i baron'u sıktığı ve hayatı baron'a zehir ettiği için gözünü kırpmadan öldürüyor.

    leman gölü kıyısındaki olay: bu hikaye için diyecek hiçbir şeyim yok, daha önce de dediğim gibi zweig'ın en iyi yaptığı savaş hakkında bir şeyler yazmak.

    bütünü ile anlamaya çalıştığımızda, kitaptaki tüm öykülerde karakterler aşırı bir değişim yaşıyorlar, bu olağanüstü değişimler çok kolay gözlenebiliyor ve yazar bu karakter devinimlerini mantığa oturtamıyor bence. yine söylemem gerekir ki savaş ve onun yaşattığı duyguları içinde bulunduran öyküleri tenzih ederim. zira zweig savaşın içinde bulunmuş, o kötü anıları çok iyi kavrayabilmiş bir yazar olarak, bu konu hakkında çok güzel şeyler yazıyor. boris'in hikayesi hakkı yenemeyecek kadar enfes. bunun haricindeki karamsar ve karakterlerinin aşırı takıntı sahibi olduğu öyküler ise insanda tam olmamış havası oluşturuyor. * bu hikayeler edebi açıdan ve insani gözlem açısından eksik kalıyor bence. fakat bunun dışında çok farklı bir şeyi gözler önüne seriyorlar. bu kitap* bize insanları anlamamızdan çok, yazarı anlamamızı sağlıyor. zweig'ın yaşama bakış açısı, ölüme olan özlemi, takıntılı olan kafasına dair bir çok ipucu veriyor, bu açıdan hikayelerin bir çoğu ve özellikle ana karakterler- ki bunlar ölüm ile bir şekilde temasta bulunuyorlar- zweig'ın nasıl biri olduğunu bize anlatıyor, nasıl bir bakış açısı olduğunu öğretiyor. her şeye rağmen kitabın insanı anlatan kısımları eksik gibi geldi bana, sebepler yetersizdi ve beni doyurmadı. bunun dışında okuduğum tüm öyküler bana zweig'ı anlattı ona kah üzüldüm kah acıdım, yeri geldi anlamaya çalıştım.
  10. sıradan ya da sıra dışı karakterlerin ‘tırnaklarıyla kazıyarak’ kendi sonlarına varma öyküleri, bu konuda son öykünün bir istisna olduğunu söyleyebilirim. karakterler takıntılı, karanlık ve belli ki çok da sağlıklı ruh hallerine sahip değil. yani bana kalırsa hiçbiri zweig’in kitaptaki amok koşucusu tanımındaki gibi aniden, şıppadanak ayağa kalkıp da kendi ölümlerine koşmuyor, evet çok kısa sürede intihar fikri, ölüm düşünceleri geliyor zihinlerine çoğunun, ama sanki zaten her biri o güne kadar milim milim geriye çekilen birer ok gibi.

    kitabı okumaktan taşkın bir zevk aldığımı söyleyemeyeceğim, karakterleri bir bütünlük içinde görmek konusunda sıkıntı yaşadım çoğu zaman, öğretmenine yumruk attıktan sonra koşa koşa gidip intihar eden bir çocuğun gerçekten neden intihar ettiğini anlayabilmeyi isterdim, “ailesinden, toplumdan alacağı tepkiden korktuğu için” deyip çıkamadım açıkçası işin içinden. diğer öykülerde de buna benzer sorunlar yaşadım. son öykü diğer öykülerden farklı bir bakış açısına sahipti, karaktere ölümün neden cazip geldiği kolayca anlaşılıyordu, ayrıca diğer öykülerin aksine intiharı seçen kişi kendi kararlarının çok üstünde bir mekanizmanın açıkça kurbanı rolündeydi, o açıkça doğrudan ruhunun kötücül tarafının değil toplumların kurbanıydı.