• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (7.87)
anayurt oteli - yusuf atılgan
"ne ölü, ne sağ" bir yaşamın kahramanı zebercet. gözünü ilk açtığı ve yaşadığı anayurt oteli'yle aynı kaderi paylaşıyor: birbirine benzeyen geçici ilişkilerle geçen günler, yalnız ve tek başına sürüklenen bir hayat.gecikmeli ankara treniyle gelen -adını bile bilmediğimiz- kadın otelde bir gece kalır ve zebercet'in de, anayurt oteli'nin de sessiz akıp giden günlerinin içeriği değişir.küçük ayrıntıların tekdüze şaşmazlığında nerdeyse takıntılarla sürüklenen bir yaşamın öfkesi de, çaresizliği de büyük oluyor.türk edebiyatının unutulmaz bir tipi ve unutulmaz bir mekanı.
  1. aylak adam'dan sonra okursanız suratınıza tokat gibi çarpan roman
    hatta aylak adam ı yazan yusuf atılgan la, anayurt oteli ni yazan yusuf atılgan farklı insanlarmış hissi yaşatır
  2. aylak adam'dan kesinlikle farklı ama kanımca bir o kadar güzel olan yusuf atılgan kitabıdır. nedendir bilmem ama zebercet'le ilgili aklıma gelen tek sözcük ise "eğreti".
  3. herkesin övdüğü ama benim bir türlü ısınamadığım, birkaç sefer okumaya başlayıp elimden bıraktığım, aylak adam'dan sonra hayal kırıklığına uğradığım bir kitaptır.
  4. ilk yorumda ailurophile'nin dediği gibi aylak adam'dan sonra suratıma tokat gibi çarpan kitap. nasıl olur dedim, nasıl olur da aynı yazar bu kadar farklı bir üslupla bu kadar farklı iki kitap yazabilir ? oluyormuş demek ki. hatta bir aralık cengiz aytmatov'la karşılaştırdım. en çok onun kitaplarını okuduğum için yaptım bunu. evet her kitabı ayrı ayrı güzeldir aytmatov'un. ama ikinci veya üçüncü kez okuyorsanız aytmatov yapmış yine yapacağını dediğiniz bir şeyler bulursunuz o kitapta. ancak aylak adam'dan sonra anayurt oteli aynı etkiyi yaratmadı bende. hayır, bu bir düşüş değil. bu, elif şafak'ın iskender'inden sonra baba ve piç'ini okumak gibi bir şey değil. anayurt oteli'nden sonra aylak adam'ı okumuş olsaydım yine aynı şeyleri düşünürdüm. bu bir düşüş değil, başlı başına bir başarı. ve ayrıcalık.

    !---- spoiler ----!

    "dayanılacak gibi değildi bu özgürlük."

    zebercet beni hiçbir şekilde sarsmadı. ne cinayeti ne o kadını bekleyişi. ama bu cümle. kitabın en vurucu cümlesiydi sanki.

    !---- spoiler ----!
  5. "gecikmeli ankara treniyle gelen kadın" ana karakter gibi görünse de zebercet'in hayat akışında olasılık zincirinin kırıldığı bir anın simgesiydi. zaten bir noktadan sonra farkındalıkla "canı cehenneme" de demiştir karakter. kafasına düşen bir elma da denilebilir.

    muazzam bir özgürlük içindeki zebercet'in zincirini koparan nedir? kitapta bu konu hayli detaylı inceleniyor merak unsuru, hayatın değersizliğinin fark edilmesi, hatta hayatın tiksinçliği. "özgürlüğüne hapsedilmiş"bir karakterin hikayesi.

    bir de değinmeden geçemiycem, yusuf atılgan'ın berberlerle ne alıp veremediği var çok merak ediyorum.
    abi
  6. taksimdeki aslihan pasajinda bulunan bir kitapci da, kitabin yusuf atilgan imzali ilk baskisiyla karsilastim. 500 tl degerindeydi. bence de deger. keske param olsa da benim olsa o kitap.
  7. delilik bu kadar güzel anlatılabilirdi bir kitapta. spoiler olacak ama kestanecinin ne dikiliyorsun lan maşatlık taşı gibi çıkışından sonra kaçmasının ardından kestaneciye arkadan mı dalayım enseye yok surata çakı gir tekme gibi kesik düşüncelerin akın etmesi, rakıyı içtikten sonra horozcular kahvesinden geçerkenki tüm hikayenin değişik ahenkte anlatıldığı bölümlerde yaşasın delilik demek geldi içimden.
  8. türkiye edebiyat tarihinin en dikkat çekici kitaplarından biri olan anayurt oteli ve romanın anti-kahramanı zebercet üzerine değerli bulduğum yazıyı paylaşmak istiyorum:

    zebercet unutulmaz - semih gümüş

    zebercet’in her zaman yaşayacağından kuşkum yok. hem zaman içinde kendisini yanı başımızda hissettirecek kişiliğiyle hem de kurmacanın olanakları ve dil içinde yazarının ona verdiği biçimle.

    öylesine sahici, çarpıcı, yaşayan bir kişilik ki zebercet, gerçek bir kişi olarak düşünüldüğünde bir antikahraman olarak karşımıza dikiliyor. düpedüz tedirgin de edici. okuduğumuz roman kişileri arasında zebercet’in apayrı bir yeri var, sanırım ince memed’den sonraki en ünlü kahramanımız. öte yakaya bakınca raskolnikov’un ardıllarından, hayatı, saçmayı, ölümü ve öldürmeyi sıradanlaştıran bir ruh yarası.

    anayurt oteli çok sıkı bir giriş cümlesiyle başlar: “istasyona yakın anayurt otelinin kâtibi zebercet üç gün önce perşembe gecesi gecikmeli ankara treniyle gelen kadının o gece kaldığı odaya girdi, kapıyı kilitledi, anahtarı cebine koydu.”

    romanı okudukça zebercet’i çözecek ipuçlarını veren, sağlam bir cümle. sonra zebercet gecikmeli ankara treniyle gelen kadın imgesiyle bir süre yalnız kalır. dönene kadar kimsenin içine giremeyeceği o oda yalnızca kadına aittir, zebercet okura bunu hemen belli eder.

    bu ilk bölüm romanın dördüncü sayfasında farklı bir anlatıma geçerek kesilir. geleneksel anlatılarda gördüğümüz biçimde, farklı ve romanın yalnızca o bölümünde kalan, bağımsız bir katman oluşturarak romanın kişileri sırayla tanıtılır. önce kasaba ve otel, romanın kişileri gibi, sonra zebercet ve öteki kişiler.

    “orta boylu denemez; kısa da değil,” diye başlayıp zebercet’in görünümü ve doğumu, çocukluğu şöyle bir anlatılıp geçilir. anlatıcı, bu anlatım biçimini kullandığı bölümlerde bazen bir kişilik kazanarak araya girer ve hemen çıkar, böylece zebercet’in o anda dışarıdan görünen halini aktarıverir.

    zebercet adının büyüsü romanın yayımlandığı günden bugüne herkesi etkiledi, düşündürdü. tuhaf bir ad, rastlanmadık. yusuf atılgan manisa’da anavatan oteli adlı bir otelin sahiplerinden birisinin adının zebercet olduğunu belirtir, oradan almıştır bu sıradışı adı. zümrütten açık yeşil, değerli taş anlamına gelir. doğduğunda verilmiş, “ömrü uzun olsun” denmiştir – ki zebercet’in sonuna tersinden bir göndermedir bu söz de.

    hayattan kopuk, yabancı
    zebercet zamanla hayattan büsbütün kopuk bir yaşam sürmektedir. oteli –ortalıkçı kadını saymazsak– hiç kimsenin yardımı olmadan çekip çevirirken hayatla bağı yalnızca otel’e gelen müşterilerdir. bunun için de otel defterine kayıtları titizlikle yazar ki insanlarla bağının tescillendiği duygusunu yaşamış olsun. yalnızca belli günlerde, o da bazısı için altı ayda ya da bir yılda bir, terziye, hamama, saç tıraşına, postaneye gider ve otel’e döner. otel’i dış dünyaya bütünüyle kapalı tutmaya başladıktan sonra kayıtları tutmayı da bırakınca insanlarla ilişkisini büsbütün kopar, artık hiçbir şeyi umursamamaya başlar.

    zebercet hayata yabancıdır. çocukluğundan başlayan psikolojik ezikliği, otel’e kapalı dünyasında gitgide çoğalmıştır. anayurt oteli’nin yayımlandığı yılların okuma kültürü içinde, zebercet’in yabancılaşmasının toplumsal değil de bireysel kesitte verildiği belirtilmiş, bu da olumsuzlanmıştı. oysa yabancılaşma, elbette bireysel bağlamda yaşanır. bir örnek de, her zaman benzerlerini, öteki insanları anlatabilir.

    bıyık sorunu, zebercet’in kendisine nasıl yabancılaştığını gösteren yaratıcı bir buluş. berber koltuğuna oturunca aynaya bakar zebercet: “kırpılmış, küçük, dört köşe bıyığı oradaydı.” sonra, “bıyığımı da kesiverin,” deyince yaşlıca berber, “çok şakacısınız,” diye karşılık verir. bıyığı yoktur çünkü. yazarın bıraktığı belirsizlik içinde, zebercet de biliyor belki bıyığının olmadığını ama şakacı değildir de. o, aynada kendini olduğundan başka, bıyıklı haliyle görmekte, bambaşka birisiyle karşı karşıya gelmiş gibi oturmaktadır koltukta.

    aylak adam’da c, psikolojik çatışmaların içinden geçerek yaratılmış bir kişiyken, anayurt oteli’nde zebercet’in psikolojisi, saçma kavramı çevresinde örülür. c’de herkes gibi, hatta daha fazlası olabilme özgüveni vardır. oysa zebercet başkaları gibi olmayı reddetmek yerine, başkaları gibi olamamanın sıkıntısını yaşar. yusuf atılgan bu ayrımı incelikle verirken büyük ustadır.

    zebercet’in cinsel sapkınlıkları da ondaki yabancılaşmayı bireyselleştirir. kurtuluşu tek bir kadında görür zebercet: gecikmeli ankara treniyle gelen kadın. ona doğduğu odayı vermiştir. zebercet’in yeniden doğumu, hayatla kurduğu en güçlü bağdır kadın. o varsa var, yoksa yoktur artık. kadın onun ışığıdır ve ışık söndükten sonra yaşadığı derin hayal kırıklığı onu hayatına son vermeye götürür. sonunda, kendisini dayısının astığı odada asar.

    zebercet’in iç dünyasındaki çözülme
    zebercet’in ortalıkçı kadını boğarak kediyi tavayla öldürmesi nedensiz bulunmuş, yabancı’nın mersault’sunun bir arap genci nedensiz öldürmesine benzetilmişti. hayatın anlamsızlığı ve hiçliğine bağlanan saçma kavramıyla zebercet’in hayatla kurduğu ilişki açıklanabilir. ama gecikmeli ankara treniyle gelen kadının artık asla dönmeyeceğini anlaması, zebercet’in bilinçaltında karanlık bir çözülme sürecini başlatır.

    odada, kadının bıraktığı çay bardağını alır, ışığa tutup çevirir, bardağı ağzına götürüp kadının dudaklarının izi sandığı yeri öperken tam o sırada üstündeki tavanın çatırdamasıyla sıçrar, bardağı elinden düşürür, parçalanır bardak.

    kadının ayrılırken odasına bıraktığı ve o günden beri aynıyla koruduğu çay bardağının kırılması, zebercet’in iç dünyasında sert bir kırılmaya neden olur. odanın tılsımı o anda yok olur. artık zebercet’i hayata bağlayan en önemli duyguda derin bir çöküş olmuştur. “oda bozulmuştu; kadın gelmezdi artık. yürüdü, odadan çıkarken bir haftadır yanan ışığı söndürdü.”

    zebercet artık eski zebercet olmaktan çıkmıştır.

    sonra bir gece ortalıkçı kadının yatağına girer, bir anda boğazını sıkar ve boğar kadını, ardından kediyi tavayla öldürür, kanlı tavayı yıkayıp yerine asar. sıradandır her şey. sonra kendi ölümüne hazırlanır, adım adım yaklaşarak. “değişmez tek bir kesinlik vardır insan için: ölüm.” tavanı delip onu asacak ipin bir ucunu aşağı odaya sarkıtır, sonra inip ipi boynuna geçirir.
  9. sıkıcı kitap, çok hem de; ama aynı zamanda iyi kitap. her şeyden önce neredeyse kitabı tutup karşı duvara fırlatmama neden olacak kadar sıkıcı olan üsluba ve olaylara rağmen hikayenin sunuluş şekli çok hoşuma gitti. bilinç akışı tekniği gibi entel şeyler yazmak istemiyorum çünkü pek getirisi yok. yani yazdım da hiçbir hatun da gelip ''woooww sevişelim mi'' demedi. e o zaman ne gerek var, basit usül devam edelim, ama yine de şunu söyleyeyim bu bilinç akışı denen şey dünyanın en sıkıcı şeylerinden biri. şimdi önce bizim sapık, hasta, korkak, manyak, dertli karakterimizin oteldeki yaşamını anlatıyor kitap. sonra otelin dışına çıkıp ezber bozuyoruz ki oraları birazcık keyifle okunuyor işte. otelin boğucu havası sizi o kadar bunaltıyor ki bizim sapıkla beraber dışarı çıktığınızda bir daha otele dönmek istemiyor canınız. ama sonlara doğru otelden de daha sıkıcı bir yere giriyorsunuz; zebercet' in kafasının içerisine. ben bu kadar sıkıcı kafa görmedim. bir de karmakarışık bir aile ilişkisi var; cem yılmaz' ın dediği gibi lan hani marjinal bizdik? tüm sülale tren yapıyor. evin beyi uşağa, uşak şoföre, şoför hepsine filan filan. kitapta olan bir kadın eksik kitapta.(öyle okursun işte, nasıl cümle ama) ama çok önemli değil, bence dünyadaki tek adam bu zebercet de olsa bu kadın o adama vermezdi.
    sabah sabah yazasım yok bir kızı çok özledim çünkü ve gece olsun da mesaj atsın diye bekliyorum ama siz sevgili kitap kurtlarına da saygısızlık etmek istemem. şimdi bir tane tabela var, otelin yerini gösteren. tabela zamanla ters dönmüş ve toprağı gösteriyor artık. zaten otelin kasvetli havası da ilk tasvirlerden itibaren bana hep mezarı çağrıştırdı. zebercet yaşayan bir ölü aslında. otel de onun mezarı. bana göre tabelanın toprağı göstermesi de zaten bunun metaforik bir anlatımı.(az votkaya 2 kız düşer bu cümleye) o kadar manyak, psikopat ve yalnız ki adam yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyor aslında. ne var ki bunun libidosuna hitap eden bir kadın gelmeyince otele bu da o kadının tekrar gelmemesini beklemeye başlıyor.(sakin!) ve mezarla gerçek dünya arasında arafta kalıyor bana kalırsa.

    şimdi yusuf atılgan aylak adamı yazıyor 1959 yılında. 1960' da bir tane öykü yazıyor sonra da bir daha bu kitaba kadar kitap yazmıyor adam. 1973 yılına kadar yani. düşün bu kitabın ne kadar özel olabileceğini bu şartlarda. ama yok kürk mantolu madonna' ya dediğim gibi bu kitabın da gereksiz abartıldığını söylemeyeceğim. cidden eli yüzü çok düzgün bir kitap ama çok sıkıcı. bu kitapta abartılan ise karakter. yalnız, hasta, sapık bir adam. henüz cinsel kimliğine bile karar verebilmiş değil. çocukluğundan gelen travmalardan da olsa gerek sağlam bir tedaviye ihtiyacı var. özenilecek, öykünecek hiçbir şeyi göremedim ben. ama yalnız adam örneği için muhteşem kendisi; yalnızlık dediğin işte böyle olur ve bu yalnızlık da hiç de övünülecek bir şey değildir. öyle face' e yalnızlık ve huzur yazıp like beklemeye benzemez yani yalnızlık. popülariteye hizmet eden hiçbir şey de yalnızlık olarak adlandırılamaz bence. neyse işte özetle sıkıcı ama sağlam bir kitap var karşınızda. bir de müthiş cesur bir yazar var. türkiye gibi bir ülkede o cümleleri yazmak, o dönemde yazmak büyük bir cesarettir demek için girdim bu cümleye ama yazarken fikrimi değiştirdim, bence şu an daha baskıcı bir dönemdeyiz, sadece şu an bu baskıları kırabilmenin, bastırılmışlıkları başka türlü kırabilmenin daha fazla yolu var geçmişe oranla.
    kızı da hala özlüyorum bu arada.
  10. "dayanılacak gibi değildi bu özgürlük" .kitabın başından itibaren,sıkıcı ve tekdüze hayatında olanaklar,olasılıklar görmeye çalışmış,yapabileceğini düşünmüş bir adam zebercet.ama hiç bu olanakları değerlendirecek kadar cesur olamamış,kestaneciyle olan diyaloğundan,kafasından geçenlerden,horoz dövüşünde tanıştığı çocukla yaşadıklarından anlayabiliyoruz bunu.zebercet için özgürlük,kaçırdığı fırsatları bilmek sadece,bu yüzdendir belki özgürlüğü bu kadar dayanılmaz bulması