• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (10.00)
andersen'den masallar gölge - christian andersen
bir zamanlar, der hans christian andersen, kuzeyli, kibar, utangaç ve bilgili bir genç adam, güneydeki sıcak ülkeleri ziyarate gitmiş; güneyde güneş delice parlarmış ve gölgeler hep kapkaraymış.
genç adamın penceresinden bakınca, sokağın karşı tarafında bir ev varmış; genç adam bir gün bu evin balkonunda güzel bir kızın çiçekleri suladığını görmüş. genç adam güzel kızla konuşmak istiyormuş, ama çok utangaçmış. bir gece, mumunun ışığı gölgesini sokağın öbür yanına, kızın balkonuna düşürürken, gölgesine “şakacıktan” gidip o eve girmesini söylemiş. gölge de gitmiş. eve girip onu terk etmiş.
tabii genç adam biraz şaşırmış bu işe; ama hiçbir şey de yapmamış. zamanla kendisine yeni bir gölge yapıp memleketine dönmüş.gel zaman git zaman, yaşlanmış, bilgisi görüsü daha da artmış; ama hiç başarılı olamamış. hep güzellik ve iyilikten bahsetmiş, ama onu kimsecikler dinlememiş.
derken, bir gün, orta yaşlı bir adamken, gölgesi ona geri dönmüş – zayıf, kara kuru ama pek şıkmış. adam hemen “sokağın karşısındaki eve gittin mi?” diye sormuş.”a, tabii” demiş gölge. herşeyi gördüğünü iddia etmiş, ama hepsi böbürlenmeymiş bunların. adam ne soracağını biliyormuş: “odalar dağın tepesinden yıldızlı gökyüzünün göründüğü gibi miydi?” diye sormuş, ama gölgenin bütün diyebildiği, “tabii, tabii hepsi vardı” olmuş. ne cevap vereceğini bilemiyormuş. eni sonu bir gölge olduğu için giriş holünden öteye geçememiş çünkü.”eğer kızın yaşadığı odaya kadar gidebilseydim, ışık beni yok ederdi,” demiş.
ama gölge şantajda ve benzeri hünerlerde çok becerikliymiş; güçlü ve vicdansız biri olduğu için adamı tamamen hakimiyeti altına almış. beraber yola çıkmışlar: gölge efendi, adam da onun hizmetkarı olmuş. yolda “her şeyi çok açık görmekten” mustarip bir prensese rastlamışlar. prenses gölgenin gölgesi olmadığını fark ettiğinde ona güvenmemiş, ama gölge, adamın aslında kendi gölgesi olduğunu, ancak ona kendi başına dolaşması için izin verdiğini söylemiş; prenses, tuhaf bir durum ama mantıklı diyerek kabul etmiş. prensesle gölge evlenmeye karar verince, adam sonunda isyan etmiş. prensese gerçeği açıklamaya çalışmış, ama gölge lafı ağzından alarak “zavallıcık deli, kendisini insan, beni de gölgesi sanıyor,” demiş. “ne fena,” demiş prenses. adama acıyarak, çektiği azaptan kurtarmak için onu ölüme mahkum etmiş. prensesle gölge evlenirken, adam da idam edilmiş.
  1. sokağın öte yanındaki ev, güzellik hanesi, güzel kız ise şiir perisi; bunları gölgeden hemen öğreniyoruz. her şeyi çok açık gören prensesin de saf, soğuk akıl olduğu gayet açık. ama adam ve gölge kim? işte bu çok açık değil. adam ve gölge, alegorik figürler değil. onlar, rüyalardaki gibi simgesel figürler, arketipler.
    adam, uygar olan her şey - bilgili, kibar, idealist, nezih. gölge ise, nezih, uygar bir yetişkin olma sürecinde baskı altına alınan her şey. gölge, adamın engellenmiş bencilliği, itiraf edilmemiş arzuları, hiç etmediği küfürler, hiç işlemediği cinayetler. gölge onun ruhunun karanlık yüzü, kabul edilmeyen ve kabul edilemez olan.
    ve andersen'in dediği, bu canavarın insanın ayrılmaz bir parçası olduğu, inkâr edilemeyeceği - tabii eğer şiir hanesine girmek istiyorsanız. adamın hatası, gölgesini izlememekte. o penceresinde otururken, gölge önden gidiyor ve o da gölgesini koparıp atıyor, "şakacıktan" onsuz gitmesini söylüyor. gölge de gidiyor. şiir hanesine, tüm yaratıcılığın kaynağına gidiyor ve adamı dışarıda, gerçekliğin yüzeyinde bırakıyor. bu yüzden adam istediği kadar iyi ve bilgili olsun, hiçbir işe yaramıyor, davranamıyor, çünkü kendisini köklerinden ayırmış. ve gölge de aynı ölçüde çaresiz; gölgeli giriş holünden ışığa çıkamıyor. hiçbiri diğeri olmadan hakikate yaklaşamıyor. yaşamının ortasında gölge adama geri dönünce, eline bir fırsat daha geçiyor. ama onu da harcıyor. kendi karanlık yönüyle sonunda karşılaşıyor, ancak onunla eşit temelde yüzleşeceği ya da egemen olacağı yerde, onun kendisine egemen olmasına izin veriyor. teslim oluyor. bir anlamda, gölgenin gölgesi oluyor; o zaman da kader kaçınılmaz. akıl prenses onu idam ettirmekle zalim, ama adil davranıyor.
    gün ışığının diline indirgendiğinde andersen'in öyküsü, gölgesiyle karşılaşıp onu kabul edemeyen kişinin kayıp bir ruh olduğunu söyler. aynı zamanda, özellikle kendisi hakkında, sanat hakkında da bir şey söyler. der ki, eğer şiir hanesine girmek istiyorsanız, oraya etiniz kemiğinizle, katı, mükemmel olmayan, hantal, nasırlı, nezle olan, hırsları ve tutkuları olan gövdenizle, gölgesi olan bir gövdeyle girmek zorundasınız. der ki, eğer sanatçı kötülüğü görmezden gelirse, hiçbir zaman işık hanesine giremez.
    gölge bilinçli ve bilinçsiz zihnin arasındaki eşikte bekler ve rüyalarımızda ona kardeş, dost, hayvan, canavar, düşman, rehber olarak rastlarız. o, bilinçli benliğimize kabul etmek istemediğimiz, kabul edemediğimiz her şeydir; içimizde bastırılmış, inkâr edilmiş ya da kullanılmayan tüm özellikler ve eğilimlerdir. jolande jacobi, jung'un psikolojisini tarif ederken şöyle der: "gölgenin gelişimi ego'nun gelişimine paraleldir; ego'nun ihtiyaç duymadığı ya da faydalanamayacağı nitelikler bir kenara bırakılır ya da bastırılır, böylece de bireyin bilinçli yaşantısında pek az rol oynar ya da hiç rol oynamazlar. aynı şekilde, bir çocuğun gerçek bir gölgesi yoktur, ancak ego'sunun istikrarı ve kapsamı arttıkça, gölgesi de belirginleşir. jung'un kendisi de şöyle demiştir: "herkes bir gölgeye sahiptir, bu gölge bireyin bilinçli yaşamında ne kadar az içeriliyorsa, o kadar kara ve yoğun olur." başka bir deyişle, gölgenize ne kadar az bakarsanız, o kadar güçlenir, sonunda bir tehlikeye, kaldırılamaz bir ağırlığa, ruhunuzun içindeki bir tehdide dönüşür.
    jung, ego "dünyanın güneş çevresinde dönmesi gibi, benlik'in çevresinde döner," der. benlik aşkındır, ego'dan çok daha büyüktür; özel bir mülk değil kolektiftir, yani onu tüm insanlarla, belki de tüm varlıklarla paylaşırız. jung'un tüm söylediği, hepimizin temelde benzer olduğumuz; hepimizin ruhunda aynı genel eğilimler ve biçimlenmeler var, tıpkı hepimizin gövdesinde aynı genel türde ciğerler ve kemikler olduğu gibi. tüm insanlar kabaca birbirlerine benzer görünüştedir, düşünüşleri ve duygulan da benzer. ve hepsi de evrenin birer parçasıdır. ego, o küçük özel bireysel bilinç bunu bilir ve eğer otizmin umutsuz sessizliğine düşmek istemiyorsa, kendi dışında, ötesinde, kendisinden büyük bir şeyle özdeşleşmesi gerektiğini de bilir. eğer zayıfsa, ya da kendisine daha iyi bir şey önerilmezse, tek yaptığı "kolektif bilinç"le özdeşleşmektir. "kolektif bilinç" jung'un bir araya getirilmiş tüm küçük egoların en alt ortak paydası için, kültler, itikatlar, hevesler, modalar, statü peşinde koşmalar, alışkanlıklar, başkasından alınan inançlar, reklamlar, popüler kültür, tüm izm'ler, tüm ideolojiler, gerçek paylaşma ve gerçek birlik içermeyen tüm iletişim ve "birliktelik" biçimlerinden oluşan kitlesel zihin için kullandığı terimdir. bu boş biçimleri kabullenen ego, "yalnız kalabalık"ın bir üyesi olur. bundan kaçınmak için, gerçek bir birlikteliğe ulaşmak için içe dönmelidir, yüzünü kalabalıktan kaynağa çevirmelidir: kendi derinlikleriyle, benlik'in büyük keşfedilmemiş alanlarıyla özdeşleşmelidir. ruhun bu alanlarına jung "kolektif bilinçdışı" der; gerçek birlikteliğin, hissedilen dinin, sanatın, inayetin, spontaneliğin ve aşkın kaynağını işte burada, hepimizin bir araya geldiği bu alanlarda görür.
    oraya nasıl gidilir? kolektif bilinçdışına açılan kendi özel kapımızı nasıl bulacağız? tabii ki ilk adım en önemli adımdır; jung bize ilk adımın dönüp kendi gölgemizi izlemek olduğunu söylüyor. çünkü gölge eşikte bekler. onun bilinçdışının yaratıcı derinliklerine giden yolu tıkamasına izin verebiliriz, ya da bizi elimizden tutup o derinliklere götürmesine razı oluruz. çünkü gölge, basitçe kötü değildir. aşağılık, ilkel, sakil, hayvansı, çocuksudur; güçlü, canlı ve spontanedir. kuzeyden gelen okumuş genç adam gibi zayıf ve nezih değildir; kara, kıllı ve yakışıksızdır, ama onsuz kişi hiçbir şeydir. gölgesi olmayan bir gövde nedir ki? hiçbir şey, bir biçimsizlik, iki boyutlu bir çizgi roman karakteri. kötülükle olan derin ilişkimi inkâr edersem, kendi gerçekliğimi de inkâr etmiş olurum. hiçbir şey yapamam, edemem; yalnızca yapılanı ve edileni bozabilirim.
    büyük fantaziler, mitler ve masallar rüyalara benzer; bilinçdışından bilince seslenirler, bilinçdışının diliyle, simgeler ve arketiplerle. kelimeleri kullansalar da, müzik gibi işlev görürler; sözel akıl yürütmeyi devre dışı bırakıp doğruca söylenemeyecek kadar derinde yatan düşüncelere giderler. hiçbir zaman tam olarak aklın diline tercüme edilemezler ama son derece anlamlıdırlar ve ahlak açısından, içgörü açısından ve büyüme açısından faydalı, pratiktirler.
    gölge figürünün çoğunlukla at, kurt, ayı, yılan, kuzgun ya da balık gibi bir hayvan tarafından temsil edildiği masalların etiğini ele alalım. bir jung'cu olan marie louise von franz, "masallarda kötülük sorunu" makalesinde, halk masallarındaki gerçek tuhaflığa işaret eder: eğer bir masal kahramanıysanız, doğru bir davranış yolu yoktur. bir doğru davranış sistemi, iyi bir prensin yapması ya da iyi bir küçük kızın yapmaması gereken şeylerin bir standardı yoktur. yani, küçük kızlar genellikle yaşlı kadınları fırına atıp, sonra da bunun için ödüllendirilirler mi? "gerçek hayat" dediğimiz şeyde olacak şey değil. ama rüyalarda ve masallarda olabilir.
    masalda "doğru" ve "yanlış" yoktur, belki de "uygunluk" diyebileceğimiz farklı bir standart vardır. hiçbir koşul altında yaşlı bir kadını fırına itmenin ahlaki olarak doğru ve etik açıdan erdemli olduğunu söyleyemeyiz. ama masal koşullarında, arketiplerin dilinde, bunu yapmanın uygun olduğunu tereddüt etmeden söyleyebiliriz. tüm açıklamalar kısmidir. arketip açıklamayla bitirilemez. çocuklar onu yetişkinler kadar iyi ve kesin bir biçimde anlarlar; hatta daha da iyi anlarlar, çünkü zihinleri kolektif bilincin geleneksel ahlakçılığıyla, tek yanlı, gölgesiz yarı gerçekleriyle doldurulmamıştır henüz.
    demek ki masalda kötülük, iyiliğe taban tabana zıt olarak değil, onunla ayrılamaz biçimde iç içe geçmiş biçimde ortaya çıkar, yin-yang simgesinde olduğu gibi. hiçbiri diğerinden daha büyük değildir; insan aklı ve erdemi de birini diğerinden ayıramaz, aralarında seçim yapamaz. kahraman, yapılması uygun olanı gören kişidir, çünkü o tek tek iyi ve kötüden daha büyük olan bütünü görür. aslında kahramanlığı emin olmasındadır. kurallarla davranmaz, yalnızca hangi yoldan gideceğini bilir.
    görünürde güvenilebilecek tek şeyin kör içgüdü olduğu bu labirentte, von franz'ın işaret ettiği gibi, bir tek, yalnızca bir tek tutarlı kural ya da "etik" vardır: "hayvanların, ya da herhangi bir nedenle yardım ettiklerinin şükranını kazanan, değişmez bir kural olarak galip gelir. bulabildiğim tek değişmez kural bu."
    başka bir deyişle, içgüdümüz kör değildir. hayvan akıl yürütmez, ama görür. ve tereddütsüz davranır, "adaletle", uygun bir şekilde. tüm hayvanlar işte bu yüzden güzeldir. yolu, eve giden yolu hayvanlar bilir. rehber içimizdeki hayvan, ilkel, kara kardeş, gölge ruhtur.
    gölge, ruhumuzun öteki yüzü, bilinçli zihnin karanlık kardeşidir.
    ruhunuzun ikizini taşıyan hayalet…

    not: bu yorum aşağıdaki kaynaklardan derlenerek oluşturulmuştur.

    1. le guin, ursula k. (2006). kadınlar rüyalar ejderhalar. metis yayın: istanbul. üçüncü baskı.
    2. jung, c.g (2007). insan ve sembolleri. okuyanus :istanbul. birinci baskı
    3. stor, anthony (2006). jung’dan seçme yazılar. dost yayınevi:ankara.