• izledim
    • izlemek istiyorum
  • youreads puanı (7.00)
arrival - denis villeneuve
film, ordu dilbilimcisi dr. louise banks'in hikayesini anlatıyor. bir uzay gemisi dünyaya iniş yapınca dünya adeta sarsılır. amaçlarının ne olduğu bilinmeyen uzaylılarla iletişim kurmanın yolları aranmaya başlar. uzaylılarla iletişim kurması için ordu dilbilimcisi dr. louise banks çağrılır. doktora yardımcı olması için de fizikçi ian donnelly seçilir. ikilinin artık en önemli görevi uzaylıların barışçıl mı yoksa istilacı mı olduğunu belirleyebilmektir. bu süreçte bir diğer zorluk da ordunun ısrarcı bir şekilde saldırı yanlısı olması olacaktır.
  1. 2010 yapımı içimdeki yangın filmiyle aklımızı başımızdan alan prisoners ve sicario filmleriyle bu başarısını sürdüren denis villeneuvedan yine iddialı bir film. bilim kurgu ve gizem öğelerini barındıran filmin başrollerinde amy adams, jeremy renner ve forest whitaker yer alıyor. 2011'deki oscar ödüllerinde incendies filmiyle nasıl kazanan olmadı bilmiyorum ama bu sefer bence oscarı alacak.

    edit: vizyon tarihi de 11.11.2016
  2. öncelikle filmi izleyin. filmi kesinlikle izleyin. filmi başından sonuna kadar "bir bulmaca çözüyorum" düşüncesiyle, sabır içinde izleyin.

    ikinci olarak film için bilim-kurgu türünde deniyor ama bu filmin türü bence felsefi. hatta doğrudan dil felsefesi (bkz: selam olsun wittgenstein reise!)

    öte yandan filmin bazı bölümlerinde müzikler gereksiz perdedendi. ve ayrıca kimi hollywood imgeleri de yok değildi. ki bunun için yapacak bir şey yok; çünkü artık bu satıyor. durum malesef böyle...

    bundan sonrasında anlamlı şeyler yazabilirim yazamayabilirim de. bilemiyorum boh da çıhabilir ama bu tarz uzaylı (bizim gezegenimize ait olmayan varlık) konulu filmlere, bilim-kurgu kitaplarına ya da bunlara benzer başka şeylerle ilgili geniş kapsamlı bilgiye haiz değilim. neyse hadi film değerlendirmemize başlayalım.

    !---- spoiler ----!

    evet, bu zamana kadar uzaylıları bizden daha zeki, daha bilgili ve dolayısıyla daha gelişmiş olarak hayal ettik. ya da daha saldırgan. yani hayal ettiler. bilim-kurgu yazarları. bu, zaman boyunca hep bu şekilde, "ışınsal" (bkz: geometrik terim olan ışın) olarak ilerledi. ki tam da bu konuda film, ana fikirlerinden biri olan "dil ışınsaldır." düşüncesiyle, bilim-kurgu tarihine koca bir "hasssiktir" (bkz: evet, üç s var) çekmiştir. çok iyi, çok da güzel etmiştir.

    çünkü heptapodlar bizim gelişmiş olarak gördüğümüz modern dillerimizi konuşamaz, anlayamazlar. çünkü onların konuştuğu dil zaman kipi olmayan "ilkel" çekimlidir. (ışınsal dil; zamanı, olmadığı bir şey gibi, yani ışınsal olarak ilerliyor gibi algılamamızı sağlar.) [hal böyle olunca bütün bilim-kurgu tarihi de ışınsal bir düşünce sistemiyle, uzaylıları her konuda bizden daha yetkin şekilde hayal ederek ilerlemiştir.]

    ve aslında filmin ilerleyişi de zamanı bu şekilde algılamamıza sebep olur. filmin girişi aslında filmin bitişinden sonraki bir zaman dilimini anlatır. ama filmin sonuna kadar yönetmen izleyiciye filmin ışınsal olarak ilerlediğini düşündürmüştür.

    oysa heptapodlara göre, dillerinden çıkarım yaparak; zaman ışınsal olarak ilerlemez. ileri ve geri sarabilir. (hannah ismi ve ismin açıklaması bunun için kullanılan bir imgeydi zannımca.) zaman ileri ve geri sarabiliyorsa "zaman yoktur" da diyebiliriz. (bkz: rusların heptapodlardan öğrendiği yegane şey)

    "offer weapon"
    louise, heptapodlara dünyadaki amaçlarını sorduğunda aldığı cevap; silah öneri/si. sonrasında cama yakınlaştı, abbott louise'e onlar gibi yazmayı öğretti. ve hemen ardından castello bütün heptapod dilini cama yazdı.

    patlamadan sonra louise gemiye tekrar gittiğinde castello ile arada cam olmadan, onların tarafında konuştu. castello şöyle bir şey söyledi; "you have weapon, use it." (silahın var, kullan onu.) ve "weapon opens time." (silah zamanı açar.) bana göre burada "silah" olarak bahsedilen şey heptapod dilidir. ve altında şu düşünce yatar:
    "language is the most powerful weapon" (dil, en güçlü silahtır.) ve heptapod dili dünya dilleri gibi ışınsal değildir. çok yönlü ve çok boyutlu bir dildir.

    filmde bu düşünce zero-sum game kavramıyla desteklenir. "dil, iletişimi doğurur. iletişim varsa ve eğer kullanılırsa herkese, her tarafa kazanç sağlar." win-win muhabbeti. ve herkesin anladığı dil/iletişim tarzı farklıdır. tıpkı çinli general gibi. heptapod dili de sahip olduğu çok yönlülük ve çok boyutluluk özelliğiyle bu çeşitliliği kolayca sağlamaktadır.

    ki zaten filmin içinde izlediğimiz birkaç "flashforward"da louise'in öğrendiği heptapod dilini başka insanlara da öğrettiğini görürüz. ve bunun sonucunda da çinli generalle yüz yüze konuştuğu sahnenin ait olduğu zamanda dünya barışı tarzında bir birliğin sağlandığını anlarız.

    karakter odağına girdiğimizde louise, film boyunca; bir kızının olduğunu, kocası tarafından terk edildiğini, kızının hastalığa yakalanıp öldüğünü görür. castello ile yaptığı son konuşmada bu gördüğü şeylerin kendi geleceği olduğunu anlar...

    tam burada, filmin sonunda yönetmen elimize sağlam bir düğüm bırakır:
    insan, bile bile ladese düşer mi? ya da sonunun boktan bir yere çıktığını bildiği o yola neden girer?

    !---- spoiler ----!

    gecenin bu vaktinde film hafızamda taze iken bu kadar oldu. film üzerinde düşünüp başka çıkarımlar yapabilirsem yorumu düzenleyeceğim.
  3. !---- spoiler ----!

    bana çok hoş bir şekilde vonnegut'un mezbaha no 5 romanını hatırlatan uzun zamandır sinemadan çıkınca yanımdaki insanla konuşmanın zor geldiği ilk film. yeni öğrendiğiniz bir dille güzel bir sohbetin tatminini yaşamak gibi.

    !---- spoiler ----!
    abrek
  4. "spoiler"

    arrival

    caretta caretta' lar, nasıl oluyor da yumurtadan çıkar çıkmaz yakamozu takip etmesini biliyorlar? doğan bir çocuk nasıl yüzebiliyor? “ben bu anı daha önce yaşadım sanki!” düşünceleri, yani dejavu nasıl oluyor? işte arrival bunlara cevap niteliğinde bir betimleme yapmış.
    uzaylılar enteresan yaratıklar… dolayısıyla gelişleri, gidişleri ve burada olduğu süre içerisindeki halleri bizden farklı. bu hep böyle oldu, olmalı da. çünkü, gelenler onlar. biz gidemeyeniz… bizim gücümüz buna yetmiyor. bizler, bu dünyadaki diğer canlılara göre uzaylıyız. dağa, taşa, kuşa, kediye ve maymuna… uzaylılarla bizim aramızdaki ilişki, ancak bizimle bir maymun arasındaki gibi olmalıdır… çünkü iletişim farkı, hakimiyet ve yönetim farkını da belirginleştirir.
    filme girmeden önce kısaca değinmek istediğim birkaç şey var…
    *
    insana genetik olarak %99 oranında yakındır maymunlar.
    aramızdaki bu gözle görülür fark %1 lik kısmı oluşturuyor.
    … ve biz, bunu öngörmeden uzaylı arayışına çıktık.

    maymunlarla aramızdaki %1 lik farktan kaynaklı bu çeşitlilik, bizi dünyanın hakimi yapmasının yanında, sosyal yaşam kavramında da sayılmayacak üstünlükte ayrıcalıkları kendiliğinden vermektedir.

    bu ayrıcalıklar, bizi çok üstün yapsa da iletişim konusunda başarıyı sağlayamamıştır. yani, %1 fark onları anlamamızı engellemekte bir yerde. dünyalarımızı, mekansal olarak değiştirmese de, bilinçsel olarak ayırmakta.

    velhasıl; henüz bu zekayla evrenin çok ama çok küçük bir bölümünü görebiliyorken, buraya kadar gelip, bizi izledikleri söylenen uzaylılar yanında, en iyi ihtimalle maymundan, en kötü ihtimalle de karıncadan farkımız olmayacaktır.

    diyeceğim o ki; maymunlarla aramızdaki %1 lik fark bu kadar ulaşılmaz bir çeşitliliğe sebep oluyorsa, evrenin ulaşamadığımız yerlerinden gelen varlıklarla aramızda nasıl bir fark olur acaba? yani, belki onlar çok farklı boyuttalardır.

    bir cismi yoktur belki. belki, taşlar kayalar uzaylıdır.
    yani düşünsenize aslında bitkilerin her şeyi çözmüş uzaylılar olduğunu... dünyanın dönüşünü sağladıklarını, biliçsel veya mekansal olarak dünyayı idare ettiklerini... bunu anlayabilir misiniz farklı bir algı yeteneğine sahip olmadan… maymunlar, bizlerin hayatını çözemezken!

    *

    arrival, aslında iletişimi bir araç olarak gören ama louise banks’ in hatırlamalarını, zamandan bağımsız gibi göstererek “kader paradoksu” fikrini veriyor seyirciye.

    neden kaderi anlatıyor?
    louise banks, aslında uzaylıların dilini öğrenmiyor ya da çinli generale söylediği şeyi öğrenmiyor. bunların hepsini hatırlıyor. tüm bunları da ona uzaylılar öğretmiyor aslında. onlar, louise banks’ e dillerinin temel bileşenlerini anlamasını sağlayarak algısını değiştirmesini ve zihnindeki bilgileri (kaderi de dahil) her şeyi hatırlama becerisi kazandırıyorlar. bu durum aslında filmin içinde bir dialogda da geçiyor. ilköğretim fişlerindeki temel fiiller ile insanların yetişkin yaşlarındaki düşünce sistemi ve algısının nasıl değiştiğini anlayabiliyorsunuz. belki de, ilkokuldaki öğrenme becerisi farklı olan, yani fişleri öğrenemeyen çocukların algısı ne kadar farklı ama kendimize uyduruyoruz. arrival’ da da bu var… heptapod’ lar (uzaylılar), ilkokuldaki fişlerle başlayan ve belki de 20 yaşına kadar oturan algıyı, louise’ e birkaç haftada yerleşmesi için onun iletişim yoluna izin veriyorlar.

    louise macerasında zamansızlığı anlıyor önce. ama bunu anladığını fark etmeden. sonra geleceği görüyor…

    acaba louise’ in kızı ile olan anıları geleceği görmesi mi yoksa hatırlaması mı? geleceği hatırladığını düşünmek bile zor aslında. algımıza ters. insan geleceği hatırlayamaz, gelecek ancak görülebilir.
    evet algımıza ters bu. bu yüzden de kabul edilemez.
    peki, filmde heptapod’ larla ilgili algımıza ters bir şey daha vardı ve o şey zaten louise’ in algısını değiştirmeye başlandığı ilk andı. louise ve ekibi, onların aracına (kabuk’ a) ilk girdiklerindeki üç boyut algısının değişimi.

    kendilerine göre dikey durdukları bir ortamdan, açılan bir kapı ile başka bir ortama geçiyorlar. ayaklarının altı halen zeminleri iken, girdikleri ortamda onlara göre dikey olması gereken düzlem, aslında yatay. bu durum karşısında beyninizin halini ve acizliğini bir düşünün… iki tane doksan dereceye sahip düzlemin ikisi de zemin. bunun bir örneğini inception filminde de gördük aslında.

    işte tüm bu algılar, louise’ e “biz 3000 yıl sonra sizden yardım alacağız ama onun için sizi belli bir seviyeye getirmemiz gerekiyor” demek için.

    louise, iletişime nasıl başlayacağını bilemez önce… çat pat tarzanca girer olaya. öyle ya, dünyanın en iyi dilbilimcilerinden de olsanız, hiç tanımadığınız bir dile nasıl kaynaşırsınız. ama louise’ in bir farkı vardı. o elbette, filmdeki diğer betimlemelerden biri olan seçilmiş kişiydi. yürekli, titiz, sorumluluk sahibi, akıllı, nazik, dikkatli, sadık, masum ve görev insanı özellikleri onu o kişi yapmıştı çoktan. onun kaderinde bu vardı. heptapodlar bunu çok iyi biliyorlardı. heptapod’ ların bunu başarma süreci, tıpkı louise’ in çinli generale söyleyeceklerini belirleme süreci ile aynıydı. heptapod’ larda geleceği hatırlıyorlar. yani gelecek geçmişi yaratıyor. sebepler sonuçları değil, sonuçlar sebepleri doğuruyor. aslında bu dünya, evren ve zaman yok ve aslında bunların hepsi var. karışık mı? schrödinger'in kedisi’ ni okuyun.

    her şey tamam, anladık. peki, heptapod’ ların dili, bunların anlattıkları veya louise’ in bunları yaşanmadan hatırlaması, bilmesi nasıl oluyor? nasıl oluyor da bir şey henüz yaratılmadan var oluyor?

    işte buna “kader” diyorlar.

    kader insan algısında bir paradokstur. gerçeğe dayanmaz. bu yüzden bilimsel değildir. bu yüzden dışlanır… ve bu yüzden yaşanmışlığa dair değildir.

    ancak, kaderin bu filmdeki kurgusu aslında onun algının dışında bir konu olmadığını gösteriyor.
    henüz yaratılmadan bir şeyin varlığından nasıl söz edersiniz? “henüz” diyerek… yani yine zaman kullanarak tanımlayarak.
    kader için din kuralları şunu der… “her şey yaşandı bitti.” (buradaki bitti kelimesi de zamana dem vurur)
    her şey, var oldu ve yok oldu… var olmakta ve yok olmakta. geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman burada. tam olduğumuz an’ da! (an zaman tanımı değildir. tıpkı noktanın boyutsuz olması gibidir)

    bu film, ne bir uzaylı film,, ne iletişimle ilgili, ne de kavga gürültüyle veya savaşla.
    bu film, kader ağacındaki seçimlerimiz, algımız, yüreğimiz ve bizimle ilgili.

    ama ticari dünya işte… bir konuyu düpedüz hikayesiyle anlatırsanız sesinizi çok duyuramazsınız… onu süslemeli ve sizin seçtiğiniz konuyla ilgilenmeyen kişilere de ulaşmalı ve para kazanmalısınız elbette. bunun için bu filmin ana teması dışında, diğer konulara meraklı kişilerin de “hayır, bu filmin konusu kader değil… savaş, dünya barışının nasıl sağlanacağı, iletişim, medeniyet, büyük amerika” diyeceğini tahmin ediyorum. bunlar, sadece (ana) temanın daha çok kişiye ulaşması ve dolayısıyla çok para kazanmak için verilen yan mesajlardır.

    bir de yan mesaj demişken, küçük ama yine de dikkate alınması gereken bir vurguya da değinmekte fayda var.
    yeni dünya liderinin çin olduğunu amerika çoktan kabul etmiş. ama şunu da demiş… “onu halen yönlendirecek gücümüz mevcut”
    ya da biraz farklı bir mesajla, kendini yeni dünya lideri sananlara, "sen değilsin, yeni lider çin" mesajı.

    saygılar, sevgiler.
  5. amy adams'ın muntazam burnu'nu izleme hatrına seyredilirliği artmış film. amerikalılar şu uzaylılarla iletişim kurmaktan bıkmadı bizler de her seferinde bu tonga'ya düşerek izlemekten bıkmadık. altyazı dergisinin tongasına düştüm, iki arkadaşım süper film demişti ama beni sarmadı. sarmama sebebi aksiyon macera aradığımdan dolayı değil, misal bir k-pax var, kevin spacey hayranlığımın başladığı. bu film öyle de değil. insanlar etkilenmiş lafım yok benim için 5.5 puan ile hafızamdan silme yoluna gidiyorum.