• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (9.50)
Yazar ayfer tunç
aşıklar delidir ya da yazı tura - ayfer tunç
saatin içindeki kum taneleri gibi parmaklarının arasından akıp giderken hayat, hikâyeleriyle birbirini tamamlayan iki âşık, belirsizlik içinde sevgilerini var ediyor. ama bazen kum saati sadece akmıyor, yere düşüp kırılıyor, kumlar ortaya saçılıyor. böyle anlarda ailenin sadece huzur ve güzelliği değil geçmişe terk edildiği sanılan hatıraları, marazları da taşıdığı anlaşılıyor.

iki âşığın genetik bir hastalıkla kesişen yolları bir noktada ayrılsa bile biri istanbul’da, diğeri new york’ta aynı nefesi alıp vermeyi sürdürecekler… nefesleri yettiği sürece.

ayfer tunç, ilmek ilmek işlediği cümleleriyle modern bir destan yazıyor. âşıklar delidir ya da yazı tura ailenin, arkadaşlığın, sadakatin, hastalığın ama en çok deliliğin ve acının öyküsü.

çünkü âşıklar delidir ve deliler acı çeker.

(arka kapaktan)
  1. dünya ağrısı'dan bu yana dört yıl geçmiş. kitap henüz çıktı. cer modern'de geçen cumartesi günü ayfer tunç'la kitap üzerine bir söyleşi olduğunu duyunca hemen edinip gittim. hem sohbete dahil olma şansım oldu hem de nadiren yaptığım bir eylem olarak imza gününe katıldım. yani imzalı bir kitabım oldu. sohbeti çok keyifliydi (gerçi kitaplarını sevip sohbetinden hoşnut kalmayanlar da oldu katılımcılar arasında). dolu dolu bir kadın. yüzeylerde dolaşmıyor. insan derinliğine kıymet veren biri. kendini tanıma çabası hem sohbetine hem de yazdıklarına yansıyor bana göre. her kitabı başka bir dünya. ve derinlikli, sağlam karakterler yaratma konusunda iddialı olduğunu düşünüyorum. kitabı okudukça yeni yorumlar yazarım sanırım.

    !---- spoiler ----!

    umutlandı. yüzü açık kalmış bir kitap gibiydi, aşk hakkında hiç söylemediği sözler satır satır okunuyordu. mucizeler her zaman beklenir hayattan. aşkın kendi varlığından gelen, iyileştirici bir gücü vardır ve kıyaslanacak olursa, aşkla geçen zamanın özgül ağırlığı, saatlerin gösterdiği zamanınkinden kat kat fazladır.

    aşk zamanın yoğunluğunu arttırmaya muktedir olan tek kimyadır.

    !---- spoiler ----!

    not: kitap kapağını hiç sevmediğimi kendisine de ilettim. o da katılıyor. "bazen yayınevine fazla güvenmek böyle sonuç veriyor" dedi. bir sonraki baskıya kapak değişecekmiş. bakalım göreceğiz.
  2. itiraf edeyim sıkı bir ayfer tunç okuyucusuyum. ve itiraf edeyim, bu kitap kapağıyla, tanıtımıyla, -yayınevince iddia edilen- konusuyla beni biraz olsun meraklandırmadı. kitaba "ısınabilmek" için deyim yerindeyse yayınevinin tanıtım beceriksizliğine inat okuyanların fikirlerine başvurdum.

    kitap iki bölümden oluşuyor: yazı - tura. ayfer tunç okuyucularının tahmin edecekleri gibi yine ustalıkla yaratılmış, derinlikli karakterler ve iki parçadan oluştuğu için erkek ve kadın dilleri ile ayrı ayrı anlatılmış, ustalık işi bir hikaye. yazan / yazmayı deneyenler bilir, kurgu ne kadar önemli ise anlatıcının cinsiyeti ve kullanılan dil de buna bağlı olarak en az kurgu kadar önemlidir. ayfer tunç bunu hem kadın hem de erkek dilinden başarabilecek bir yazar.

    can yayınlarının pembe dizi tadındaki tanıtımlarına aldanıp ıskalamamak gerek. yeni bir suzan defter vakası ile karşı karşıyayız. can yayınlarına inat, ayfer tunç'la tanışın, bu kitabını da listenize alın derim.
    mesut
  3. cumhuriyet gazetesi kitap eki'nde geçen hafta ayfer tunç'la yapılan bir söyleşi vardı âşıklar delidir ve yazı tura üzerine. bir bölümünü paylaşmak isterim:

    "Ben insanın ontolojik olarak ruhunda bir boşlukla yaşadığı kanısındayım, bazıları bu boşluğu derinden hisseder, bazıları hissetmemeyi tercih eder. Varoluşumuza dair temel soruların kaynaklandığı bu boşluğu doldurmak için yalnız aşka değil inanç gibi, aidiyet gibi, aile, toplum, yurt, sevgi gibi pek çok kavrama sarılıyoruz ve bunlara genellikle gereğinden fazla değer atfediyoruz çünkü öğretiler bize üstün ve değerli olduğumuzu söylüyor. Ama varlığımızın evrende bir anlam ifade etmesi için bu değerlere ihtiyacımız var, hiçiz aslında, özbenliğimiz bu anlam verme çabasına şiddetle ihtiyaç duyuyor. Aşk da bu değerlerden biri ve ruhumuzun çok güçlü bir röntgeni. Ama bu yüzyılın henüz başında bile en ağır şekilde dumura uğrayan, etki etme gücünü en çok kaybeden kavramlardan biri. Bu romanı yazarken aşk dediğimiz şeyin kendine özgü bir “hamaset” ile listelenebilen bir sığlık arasında sonsuz tarifi olduğu, tanınmayacak hâle geldiği, aynı zamanda insanlığın bütün zamanlardan daha fazla aşkı aradığı düşüncesiyle meşgul oldum. Her türlü kolaylığı ve pek emek vermeden her şeyi elde edebileceğimizi vazeden, bu yolla insan zihnini hızla aşındıran bu çağ kavramları da törpülüyor, aşk da payına düşeni alıyor."

    söyleşinin tamamı için: huzursuzluk çağını yaşıyoruz
  4. gezi parkındaki kütüphaneye gelen kitapların yerleştirilmesine yardım ettiğim en güzel günlerin birinde tanıştım ayfer tunç ile. gezi kütüphanesine destek amaçlı kendi kitaplarını ücretsiz imzalayıp dağıtıyordu. ilk kez ayfer tunç kitabı okuyacağım için gidip kitapların başında dururken, bana bir müddet bakıp, "bu kitabı sana imzalamak istiyorum," deyip "yeşil peri gecesi"ni vermişti. kütüphanede iş biter sonra hava kararana kadar çimlerde kitabı okurdum. ancak okuyamadım. ilerlemiyordu çünkü. yarım bıraktığım bu kitaptan şu ana denk hiç ayfer tunç okumadım. ilerlemeyen kitap yüzünden gelen ön yargı örseledi. vitrinlerde sıra sıra parlayan yeni kitabını aldım ve nihayetinde bitirdim. bu sefer müthişti. gerçekten iyiydi kitap. kitaptan küçük bir bölüm paylaşıp çekileceğim.

    "bir gülümseyişe tutulmak lanettir. sen ona kuştüylerinden, pudralardan, bulutlardan yaptığın bir kalp verirsin, o sana siyah taştan bir kalp verir. sen, sana taştan da olsa bir kalp verdi diye sevinirsin, çıldırırsın sevinçten. ama o verdiği taştan kalbi ikide bir elinden alır, kafana vurur, canını yakar, sonra sana geri verir, acıdı mı diye sorar bir de.

    acımadı dersin, senin verdiğin kalp acıtmaz. o taştan kalbi geri alabildiğin için öyle mutlusundur ki, hepsi geçer, ne acı kalır ne bir şey. çünkü taştan kalplerin, verildiği kişinin belleğini silmek gibi müthiş bir özelliği vardır.

    sevinçten deliye dönerek alıp yerine koyarsın o kalbi, içindeki dipsiz boşluğa, aptalca mutlusundur, ben ona bulutlardan, pudralardan ve kuştüylerinden yaptığım bir kalp verdim, o da bana bir kalp verdi dersin, benimki onda, onunki bende. o kalbin taştan ve siyah olduğunu kabul etmen bir ömür sürer.

    o taştan kalple dövüle dövüle çeliğe dönersin, öyle güçlüsündür ki artık, sırtında dünyayı taşıyabilirsin, taşıtırlar zaten, bir de bakarsın ki koca dünya sırtında.

    sonra bir gün karşına biri çıkar, yüzünü kaplayan bu şey acılardan mı arzulardan mı? diye sorar. ne fark eder ki dersin, ha acılar ha arzular, ikisi de aynı kapıya çıkmıyor mu?

    çok şaşırır, gözlerini kısarak bakar sana, gözleri safi kirpik olur, ürperirsin, çok kirpikli gözler seni hep ürpertmiştir. kendini alamayarak bakarsın. onun o çok kirpikli gözlerinin çevresinde incecik kırışıklar belirir.

    tutkusu mu acıya götürüyor insanı, acısı mı tutkuya diye sorar. bence birbirinden doğuyor dersin. seni anlıyormuş gibi bakar, emin olamazsın, belki de anlıyordur. senin içinde babanın sık sık dinlediği o şarkı çağıldamaktadır yine. "sevmek acı bir arzu derler, sevilmiyor sevenler. ağlayan şu gözlerim ne güldü ne de gülecekler."

    sen, sevmenin karşılıksız olduğuna inanmışsındır. bunca insanın sevdiği şarkı yalan olamaz, sevenler sevilemez, sevmek tek taraflı bir duygudur, sevmenin tabiatı budur diyerek kendini avutmuşsundur. oysa sevenlerin de sevilebildiğini biliyorsundur aslında.

    (...)

    taştan kalbin hikâyesini kendine saklarsın.

    çabuk anlamışsındır çünkü ona herkesin pamuktan yapılma yumuşacık kalpler verdiğini. o seni anlayamaz ve seni anlamayacak olanlara hikâyeni anlatman, içinden söküp atamadığın taştan kalbin ağırlığını artırmaktan başka bir işe yaramaz."

    romanın sürpriz bir bölümle biten başlığı "her şey çok çabuk kayboluyor" sanırım yanıtını veriyor. evet, âşıklar deli çünkü aradığı aşktan çok şey bekliyorlar...