1. hocası leukippos'un;

    'hiçbir şey boş yere olmaz, her şey akla uygun bir şekilde ve zorunluluktan olur.' (*:stobaeus'dan)

    düşünü bağlamında ilerleyen ve bundan neşet olan democritus'un atomculuğu ona şunu söyletir;

    'atomlar ve boşluktan başka hiçbir şey yoktur; geri kalan her şey sadece varsayımdır.'

    şimdi, bu atomculuğun, deterministikliğin menşeine nietzsche'ce inelim. bu atomik düşüncenin çıkışı 'hareket' kavramında yatar. hareket, insanların yaşamı observe ederlerkenki onlara yansıması kaçınılmaz şeyler silsilesidir.
    ağaçtan bir yaprak kopar ve düşer. demek ki ağaçtan bir yaprak kopunca düşüyor.
    taşa ayağım çarptığında ileriye doğru gitti. demek ki taşa ayağım çarpınca gidiyor.
    güneş gün boyunca kıpırdanıp akşam yok oluyor. demek ki güneş hareket ediyor.
    v.s.

    bunlar primitif insana aksolan hareketlerin yorumlanmasıdır. ve bu neden-sonuçlar zincirlemesinin her şeye uygun olduğu zannı hala insanlığın en büyük yanılgısı olan determinizmi üretmiştir. şöyle der nietzsche;

    '' 'hareketin' mekanistik kavramı orijinal olayın gözün ve dokunma melekesinin işaret diline bir aktarılışıdır. 'atom' kavramı hareket ettirici gücün yuvası ve bizzat onun arasındaki ayrımdır. bizim mantıksal psikolojik dünyamızdan doğan bir işaret dilidir. ifade araçlarımızı değiştirmek keyfimize kalmış bir şey değildir: onun ne derecede sırf semiyotik olduğunu anlamak mümkündür. buna uygun düşen bir ifade tarzını talep etmek anlamsızdır. bir salt relasyonu ifade etmek bir dilin, bir ifade aracının mahiyetinden kaynaklanır. 'gerçek' kavramı anlamsızdır. 'doğru-yanlışın' bütün alanı mahiyetlerin arasındaki bağlantıya denk düşer. kendinde şey'e değil. hiç bir kendinde şey yoktur, ancak bağlantılar, relasyonlar mahiyeti kurarlar. tıpkı kendinde bilim gibi bir şeyin var olmaması gibi. '' güç istenci sf 311

    democritus belki de yaşadığı dönem, m.ö. 5. yy'da parçalı bulutlu bir günde dolaşırken bulutların birbirlerine hareket ederek girdiklerini ve birleştiklerini görmüştür. ve bundan dolayı atomik modeli öne sürmüştür. bilinemez tam olarak spesifikasyonu lâkin bu ve benzerine yakın bir şey olduğu su götürmez.
    şey'lerin hareketini kendince yorumlamıştır.
    tıpkı 1805'de john dalton'ın, 1911'de ernest rutherford'un yorumladığı gibi.
    sonra einstein geldi bu yorumlanan atomu parçaladı.
    1962'de lev borisovich okun , hadron dedi. artık atom'un yeni adı buydu.
    1964'de murray gell-mann ve george zweig quark dediler. artık atomun yeni adı bu.

    ve bunların hepsi 'yaprak düşüşünü yorumlayan' düzen'e mahpus, düzen'e aşık insan zihninin üretileridir. son kertede, en son en yeni atomumuzun belirsizliğinden, düzensizliğinden bahsedilmesi bile. bu yorumlamanın dahiliyetindedir.

    düzensizliğin düzeni. yani düzensizlik logosentrik bir bakının ürünü olduğundan logosentrik, insanca düzen'e aittir yine. yine yani, bu parçacıkların kaotikliği, oradan oraya sıçraması'ndan doğan 'düzensizlik' yorumu yaprak düşüşüne benzemeyişinden, karşıtı olduğundan doğar.

    bir şey yana doğru nasıl gider? ya da bir şey ileriye doğru nasıl gider?

    yan'ın yan'lığının ne'liği? ileri'nin ileriliği'nin ne'liği nedir?
    sadece gafanızdır. !!!
    semiyolojik bağlamlar kuran ve buna göre şekillenen gafanız.

    ne oldu? leukipposa geri döndük. ne diyordu?

    'hiçbir şey boş yere olmaz, her şey akla uygun bir şekilde ve zorunluluktan olur.'

    bu cümleyi determinizmi imlemez şekilde düşünürsek, leukippos bahsettiğimiz onca şey'i yani 'sadece gafanız' kısmını 'akla uygun ve zorunluluk' derken m.ö. 5. yy'da imlemiş olabilir mi?

    olur niye olmasın? gafam öyle diyor. wittgenstein da şöyle diyor mesela;

    ' mantığın 'a priori' olması, mantıkdışı düşünülememesindendir '

    bu da onun gafası. böylece nietzsche'nin neden pre-sokrat dönemi çok sevdiğini yeniden anlıyoruz. o zaman her şey en yalın haliyle söylenmiş ve bitirilmiş zaten.