• izledim
    • izlemek istiyorum
  • youreads puanı (9.67)
bad boy bubby - rolf de heer
bad boy bubby yıllarca annesi tarafından evde kapalı tutulan ve horgörülen bubby'nin dış dünyayla 35 yaşında, ilk kez tanışmasını anlatır.
  1. 1993 avustralya yapımı film dışavurumcu sinemanın en çarpıcı örneği.
    australian film institute'den en iyi reji, en iyi senaryo, en iyi başrol gibi kategorilerde toplam dört ödül almış ve venedik'te de jüri özel ödülüne sahip olmuş.
    çok sert ve sıra dışı bir film.
    psikolojide ne kadar disiplin varsa filmde hepsi mevcut.
    bir çok kalıbı sorgulatan, en çok da suç ceza kavramının koşullara göre değerlendirilmesi gerektiği, iyi kötü tanımlarının aslında ne olduğunu öyle bir senaryo ve kurguyla vermiş ki...
    her açıdan düşünürsem izlediğim en iyi film...
  2. pek çok kara mizah öğesini bünyesinde akıcı biçimde harmanlamış, bu sayede her sahnede tanıdıklık hissi veren, keyifli film. son lokmada damakta bıraktığı "rock band" tadından kelli, ardından 2014 tarihli ingiliz kara komedisi frank'in izlenmesi farzdır.
  3. nerde bir deli görsem bu film aklıma geliyor ve kim bilir neler yaşamıştır diyorum artık.
  4. filmdeki bubby karakteri insanoğlunun geçmişten günümüze özeti gibidir. ye iç sıç gibi varlığından habersiz, basit, hayvansal bir canlılık sürdüren insanoğlu dış dünyayı gözlemleriyle keşfetmektedir, deneme yanılmayla edindiği bilgileri kullanmaktadır. ödül-ceza sistemine göre yetiştirilen ve korkularla hapsedildiği dünyada hayatı sınırlanan insanın tanrıyı öldürdükten sonra gerçek özgürlüğüne kavuşacağı, artık yaşamını devam ettirmek için bir takım safsatalara gerek duymayacağı ve gerçek dünyaya açılacağı gibi bir çok insanın önündeki en büyük engelin tanrı olduğu düşüncesi içerir. insanoğlu başlarda her ne kadar boşluk hissine kapılsa da sonunda mutlaka mutlu sona ulaşacaktır. kötü olan biri varsa insan değil tanrıdır.

    kısacası insan temiz doğar, kirleten ise çevredir.
  5. room (2015) filmini yazan kişi bu filmden esinlenmiş.
  6. epeydir bu kadar etkileyici bir film seyretmemiştim, muazzam. ilk yarısı çok rahatsız edici ve sınırları zorlayan cinsten. istismar, hayvan katli, şiddet, ensest... ikinci kısmın ise bambaşka bir büyüsü var, hem gerçeküstü bir tarafı var hem de çarpıcı derecede gerçek. o nasıl oluyor demeyin, izleyin göreceksiniz.

    baştan sona psikolojik tahlillemeye de, -özellikle öğrenme süreçlerine dair- örneklemeye de çok müsait. sosyal çevrenin kati yoksunluğu, 35 senelik izole bir yaşamın ardından topluma karışmanın filmi.

    filmin başıyla sonu öyle farklı ki, arada ise çok fazla şey oluyor. bir birey 35 yaşından sonra bebek adımlarıyla kendini, toplumu, doğruyu ve yanlışı keşfediyor. kesinlikle izlenmesi gereken kültlerden. trailer
  7. çok başarılı ve iyi düşünülmüş bir filmdi. duvarların arasındaki bubby, ölüm gibi soğuk bir his. dışarısı zehirli fakat yaşamak zehirli olsa da sıcak. hayatın müzikle anlatılması da ayrıca güzeldi. sözün özü baştan sona etkileyiciydi, kaçırmayın.
    abi
  8. müthiş bir film. yukarıdaki yorumlara katılmamak olanaksız. gerçekten de izlediğim en etkileyici filmlerden biri bad boy bubby. filmden bana çok kıymetli gelen bir tiradı da aktarmadan yapamadım.

    !---- spoiler ----!

    gördün mü hiç kimse sana yardım etmeyecek bubby. çünkü dışarıda sana yardım edecek kimsecikler yok. hem de hiç kimse. hepimiz atom ve atomdan daha küçük partiküllerin kaotik bir dizilişinden ibaretiz sadece. yaşamıyoruz ki... bizi oluşturan parçacıklar yalnızca bize bir kimlik ve bilinç vermekle yükümlüdür. ölmeyiz de biz. sadece parçacıklarımız yer değiştirir o kadar.

    tanrı falan yoktur ve olamaz da... yukarıda bizi koruyan ilahi bir varlık olduğunu düşünmek çok saçma. olsa olsa melûn bir varlık olmalı ki, bizi bu düzenin bir parçası yapıyor. varoluşumuzun anlamından dahi bihaber, bir sürü kurala uymak zorunda kalıp, var olup olmadığımızdan dahi bihaber, yerkürede bizim için kılını bile kıpırdatmazken, hüküm sürmesi için ona biat ediyoruz. ölçüp biçiyor, hesaplıyoruz, mükemmel bir müzik yaratıyor, sanat icra ediyoruz kendi başımıza. kendi varoluşumuzun mimarlarıyız. milyonlarca masum çocuğun kurbanlıklar gibi ecelini seyretmek zorunda kalan bir ırkın mensubu olarak tanrıya biat etmek ne çılgınca bir anlayış. üstelik ızdırap içinde, can çekişerek, reddedilmişcesine. tanrıya biat etme mecburiyeti ne kadar ahmakça. lanet olsun ona. var olmadığını farz et. bizim vazifemiz var olmadığını farz etmek. bizim vazifemiz onu reddetmek.

    lanet olsun tanrı sana! varsa cesaretin göster yüzünü ödlek seni! var olamamış sahtekar seni. tüm insanlığın en büyük görevi tanrının var olmadığına inanmaktır. o zaman geleceğimiz parlak. çünkü yalnızca, evet yalnızca o zaman yükümlülüklerimizin farkına varabiliriz. işte tek yapacağın budur bubby. tanrının var olmadığını farz etmek. yükümlülüklerini asla unutma.

    !---- spoiler ----!

    hem de hiç kimse
  9. geçirdiğim bir kaza sonucu sağ elim dikişli ve kullanılamaz olunca yapılabilecek şeyler için bir hayli vakit oluyor. ilk önce hırvat yapımı olan "the constitution" filmini, ardından "persona" ve sonrasında ise "bad boy bubby" filmlerini izledim. üç filmi bir güne sıkıştırmak fazlasıyla ağır geldi. ancak farklı konularda birbirini tamamlayarak bir bütün çember oluşturan bu üç film, yaşamın çizgilerindeki detayları gösteren, anımsatan, hissettiren, sorgulatan sevecen bir baş dönmesi bırakıyor.

    diğer iki film hakkındaki görüşlerimi çok sonra yazacağım, elim biraz daha toparlandığında ve parmaklarım gerçekten kullanılabilir hale geldiğinde. içimde taşıdığım sırça fanus'tan baktım bubby'e. sahnelerdeki acımasız görüntüler karşısında ilk kez hikayemin benzerliğinden dolayı kendimi yakın ve garip hissettim. aklımdan geçen sadece streç filmiyle sıkı sıkıya sardığı kedinin gerçek olmaması dileğiydi.

    bubby'nin annesiyle yaşadığı ilişki birçoğumuzun yaşadığı ilişkinin en sert ve kaba haliydi. kendimi ifade edemediğim için mahalle çocuklarından dayak yiyip eve geldiğimde bir de üstüne annem kızar ve dışarı çıkmama izin vermezdi. çıkamazdım. hırpalanan ve savunmasız bir çocuğu koruyabilmenin en güvenli yoluydu duvarların ardına sıkıştırmak.

    dünya ile olan ilişiğini kestiğiniz bir çocuğa yaptığınız muamele ile şekil alır. annesinin otuz beş yaşına kadar dışarıya çıkarmadığı o pis oda, anne rahmiydi. tek ilişkinin anneyle olduğu bir duvar örüntüsü. bu örüntü içinde her şey kısıtlı ve sınırlıdır. bunu en iyi yansıtabileceği şekilde imgeleştirmiş yönetmen.

    bubby'nin evden çıkma anı doğum anıdır. bir kırılma noktasıdır. oksijen ile ilk teması. güneş ışınlarını teninde hissettiği gerçek bir dünya bakışıdır. yaşam otuz beşinden sonra başlar bubby için. aslında yönetmen, bir hayatı ikiye böler. otuz beşinden öncesi otuz beşinden sonrası. otuz beşinden önce bubby, evin hem ev hayvanı, hem çocuğu, hem babası iken ikinci perdede sadece bubby idir. bize öğretilmiş tabularla, toplum kurallarıyla, başkasına ait yaratılmış düzenin ezberlettiği sisteme ayak uydurma zorunluluğu ile beslenip büyütülüyoruz.

    atfedilen sorumlulukları, sıfatların yüklediği ağırlıkları tekrarlayarak geçirdiğimiz bir yaşam pedalının bizi koşullandırdığı şartların kendi kimliğimizin oluşmasındaki engelleyici yönünü vurguluyor sıklıkla. bubby'nin büyümesi, öğrenme gayreti, engellilerle kurduğu iletişimi, konuşma arzusu, sahneye çıkışı ve gözlerindeki ışıltının var olma mucizesi, şekillendiği yapısından yavaş yavaş sıyrılışı ve neticesinde aile kurması hayatın tüm zıtlıklarıyla içgüdüsel olarak yaşadığı değişimin, ona hayatta kalma şansını nasıl verdiğini tebessümle seyrettiriyor.