• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (0.00)
Yazar Sarp Mogan
beyaz yalaka - sarp mogan
kariyer için hayat feda etme sanati

parıltılı üniversite diplomanız, her geçen sene daha da göz kamaştırıcı hale gelen cv’niz, sizi her fırtınadan sağ çıkaracak hırslarınız ve ideallerinizle başarı merdivenlerini birer birer tırmanırken bir anda kanser olduğunuzu öğrenseniz ne yapardınız?

***
“ölümcül bir hastalığınız var. iyileşmek için tek seçenek olarak size önce radyoaktif maddeler yükleyip sonra da kurşunla kaplı bir kutunun içine koyacağız.

bir köşede tuvaletiniz olacak: kurşun bir tuvalet. ve özel ambalajlar içerisinde günde üç öğün yemeğiniz de hazır olacak. yemek atıklarınız ise astronot kıyafetli adamlar tarafından toplanıp imha edilecek.

kurşun bir kutunun içinde, sadece birkaç hafta sabredeceksiniz.”

durun bir dakika! bunu planlamamıştınız…

***
kariyerinin en parlak zamanlarından, tam da iki sene içinde genel müdür, beş sene içinde c-level yönetici, ondan sonra da artık kısmette hangi mevki varsa o olmayı hedeflerken kendisine konulan hastalık teşhisiyle hayata bakışı değişen sarp mogan, tamamen kurşunla kaplı birkaç metrekarelik bir odada yazdığı bu kitapta, mutluluğun parlak bir kariyerle tanımlandığı günümüz iş hayatının pratiklerini mercek altına alıyor, “okullarda öğretilmeyen kirli başarı reçetelerini” bir bir ortaya döküyor.

***
sen artık sen değilsin. sen artık bir ürünsün. kendini bir ürün gibi görmezsen kariyer yapmayı unut gitsin. kariyer yapmak, asla ve asla kendin olmamak demektir. bir roldür. bir markalaşma, pazarlama ve halkla ilişkiler çalışmasıdır.

üzülme. yaz tatilinde anneannenin yazlığında kayısı marmelatlı katmer yerken parmak arası terliğinle kendin olabilirsin.

yılda beş-altı gün ama, daha fazla değil.

kalan 360 gün bize lazımsın.

***
sarp mogan, insanların yaşadıkları muhitin kalitesi, kullandıkları arabanın modeli ve banka hesaplarındaki rakamlar kadar varolduğu bir dünyada zirvelere tırmanmak için hangi yolları izleyeceğimizin, nelerden vazgeçeceğimizin ve bu yolculukta “neye” dönüşeceğimizin bir resmini çiziyor.
  1. "sarp mogan" mahlası kullanılarak yazılmış bu kitap; "sürmekte olan boş bir hayalden uyanmaya başlamak" deyiminin ülkemizdeki güncel örneklerinden biri olmuş.

    "içeriden gelen eleştiri" ile "dışarıdan gelen eleştiri" arasında doğru orantılı bir ilişki çıkmasını her zaman beklememek kitaba daha geniş bir açıdan bakmamızı sağlayabilir.

    kitabında mogan'ın içeriden birisi olarak eleştiri yapması ile "uyanmaya başlamak" görüşü destekleniyor. peki kitapta anlatılanları dışarıdan birisi hiç mi bilmiyordu ve bunları yazamaz mıydı; tabii ki yazabilirdi. fakat ilk önce içeridekilerin yavaş yavaş sesini yükseltmeye başlaması, alınması gereken yolda hepimize önemli bir zaman kazandıracaktır. ve bu "uyanmaya başlamak - ses yükseltmek" devam ettikçe, bir sarmal gibi, her yönden - her "yaka"dan kitle yaşadıklarını içinde saklamaktan vazgeçecek, etkileşim büyüyüp gelişecektir.

    kitabı okurken ve okuduktan sonra; " amansız bir rekabet içinde -- bir işte çalışan veya çalışmayan -- her renk yakadan insan kendi hayatından ne kadar memnun? " sorusunu aklımızda tutmayı tavsiye ederim.

    "istanbul/maslak"taki yüksek bir iş plazasının camından öğle arası cappuccino yudumlayarak taksim/kazancı yokuşu taraflarından yükselen biber gazı dumanını + "protesto seslerini!" film izler gibi izlemek-dinlemek yeterli olmamalı!

    yaklaşmakta olan asıl ve kalıcı tehlike özellikle 1975 ve sonrası doğumlular için "maslak" metaforudur!

    istanbul'da herhangi bir üniversitede okuyan öğrenciye de, van yüzüncü yıl üniversitesi'nde okuyan öğrenciye de; bilinçaltından ağır ağır zamana yayarak, "maslak" metaforu içinde bir iş hayatına sahip olmak özendiriliyor!

    çuvaldızı kendimize batıralım:

    bu soruyu hakaret etmek için sormuyorum, "gerçekle!" yüzleşmek için soruyorum:

    bir ebeveyni ele alalım:

    bir anne-baba (eğer varsa) savunduğu siyasi ideoloji ne olursa olsun; "acaba evladımın geleceği nasıl olacak? ona iyi bir yarın bırakabilecek miyim?!" korkusunu yaşamış, yıllarca gözüne tek uyku girmediği geceler olmuştur muhakkak!

    örneği boş yere uzatmamak için, sadece; bu ülke tarihinde simge bir üniversite ismi olduğu için soruyorum (amacım; aşağıda ismi verilen bu iki nadide kurumumuzu sorgusuz suâlsiz topa tutmak değildir!)

    "orta doğu teknik üniversitesi"ni ele alırsak:

    (a) 1968 kuşağı öğrencilerinin verdiği mücadele ne idi?!

    (b) şu anda bu üniversiteden yeni mezun olan bir gencin iş hayatına başlayacağı şirketler hangi siyasi ve iktisadi dünya içinde yaşıyor?!

    bu çelişki üzerine ciddi ciddi kafa yordunuz mu?!

    2013'ün ilk yarısında "fikir kulüpleri federasyonu", özellikle "odtü metaforu" içinde toplanarak, tekrar kuruldu.

    günümüzde: hem bu öğrencilerin mezuniyeti yaklaştığı zaman, hem de varsayalım bu öğrencilerin büyük bir çoğunluğunun "yeni fkf" içinde verdikleri mücadeleden sonra, hayatlarını ne yönde devam ettirecekler; hiç düşündünüz mü?! cevabı: "serbest piyasa ekonomisi"nin bayraktarlığını yapan "özel sektör!" içinde devam ettirecekler, söylediğinizi duyar gibiyim!

    ee.. nerede kaldı "1968 ruhu" ?!

    nerede kaldı "yeni fkf" ?!

    gerçekler acıtıcıdır! yüzleşmeyip kaçarsak acının şiddeti daha da artacak!

    ders bırakmadan 4 yılda orta hâlli bir üniversite bitirebilen öğrenci profilini temel alırsak: daha 1. yıl itibariyle; bizzat "öğretim görevlileri", "okutmanlar", "yard. doç."lar, "doç."lar, "prof."lar tarafından öğrencilere şu empoze ediliyor:

    "önümüzdeki hafta/ay, aaa şirketinin-iş kulübünün-derneğinin-odasının vd. fuarı-semineri-konferansı olacak. kızlar en alımlı elbiselerini giyip en güzel makyajlarını yapsınlar, erkekler en 'janti!' takım elbiselerini giyip tıraş olsunlar; bu fuara yüksek katılım göstermenizi ve düzenlenen her panelde aktif görev almanızı bekliyorum! böylece daha 1. yıldayken çevre edinmeye başlarsınız; mezuniyetiniz yaklaştığında 'işsizler ordusuna düşer miyim acaba?!' diye endişeye kapılmazsınız. kendinizi, şirketlere 'pazarlayabilecek!' kadar çok donanımlı hâle getirmek zorundasınız! eğer öğrenciliğiniz boyunca bu amaç için çaba harcamazsanız; mezun olduğunuzda kafanızı duvarlara çok vurursunuz! kendinizi 'satabileceğiniz!' bir ürüne dönüştürün, böylelikle hayatta sırtınız asla yere değmez!"

    akademik hayatlarının daha birinci basamağında "üniversite öğrencilerimizin!" aklına "rekabet" denilen olguyu yukarıdaki gibi zerk edersek; bu öğrenciler, günlük koşuşturma içinde dikkatini vererek bir edebi roman mı okumak ister? yoksa; otobüs-metrobüs-minibüs köşelerinde; "nlp" başta olmak üzere her tür "kişisel gelişim!" kitabı mı okumayı tercih eder?!

    bu öğrenci, yabancı dili, bir başka kültürün şiirini anlamak için mi öğrenmek ister; yoksa iş başvurusu yaptığı şirketlerde "insan kaynakları müdürü!"nün odası önünde kendisi gibi bekleyen diğer adayları elemek için mi öğrenmek ister?!

    bir konuda emin olabilirsiniz: günümüz üniversitelerinde yetişen gençlerimizin çok büyük bir bölümünün "proletarya" kelimesinin varlığından ne yazık ki haberi yok! "bu bilinçsizliğin tek sorumlusu -- her zaman olduğu gibi! -- gençlerdir!" cümlesiyle başlayıp beylik lâflar sıralayarak aradan sıyrılmak kendimizi kandırmaktan başka bir işe yaramıyor: yukarıda bahsedilen "empoze!" devam ettiği müddetçe; haberleri olmayacak!

    "proletarya" kelimesini bilmeyen "praxis & praksis"i de keşfedemez;

    "praxis & praksis"i bilmeyen "lümpenleşme"yi de keşfedemez;

    "lümpenleşme"yi bilmeyen "snoplaşma~snoblaşma"yı da keşfedemez;

    "snoplaşma"yı bilmeyen "konformizm"i de keşfedemez;

    "konformizm"i bilmeyen "vasatlaşma"yı da keşfedemez;

    "vasatlaşma"yı bilmeyen "oklokrasi"yi de keşfedemez...

    bu zincir halkalarını gittiği yere kadar uzatabiliriz!

    "serbest piyasa ekonomisi" şırınga edildiği ve "maslak metaforu!" içindeki bir iş hayatı özendirildiği müddetçe; bizler, kendini "uyanık!" zannedenler, bu gençlerin büyük çoğunluğuyla oturup; "marx"ı, "goethe"yi, "ömer ayna"yı, "alberto bayo y giroud"u, "ali ismail korkmaz"ı, "mustafa suphi"yi, "behice boran"ı, "soma'nın neyi işaret ettiğini" veya "gülhane parkı'nda bir ceviz ağacı olmak!" özlemini sindire sindire konuşamayacak duruma gelebiliriz!

    bizler, kendilerini "uyanık!" zannedenler, bütün geçmişi anlatıp, bu gençten bize soru sormasını beklediğimizde:

    birinci örnek:

    "peki sevgili büyüğüm, şu meşhur 'ceviz ağacının' daha fazla ceviz vermesi için ne tür toprak-gübre-sulama yöntemi kullanmalıyım? kaç sandık ceviz toplayabilirim bu ağaçtan? çünkü bu ceviz sandıklarını, üniversite dönemimde hocalarımızın bizlere okuttuğu 'anthony robbins kişisel gelişim kitapları'ndan anımsayarak geliştirdiğim yepyeni satış-pazarlama teknikleriyle bir başka komünist memleket olan küba'ya ihraç ederek çok para kazanmak istiyorum! hem cihangir'den stüdyo tipi evi daha dün aldım. bankaya tonlarca kredi borcum da var! şimdi sen bırak bir kenara o yeryüzüne ışık getirdiği söylenen kovulmuş lucifer'i-mucifer'i, bırak marx'ı-carx'ı, bırak faust'u-maust'u da; bana asıl şu ihracat konusunda yardımcı olmalısın!"

    sözünü işiteceğiz ve sonra sinir krizi geçirip hastaneye yatacağız!

    ikinci örnek:

    aralık 2013 / ocak 2014:

    dünyanın en büyük ilaç şirketlerinden biri olan "bayer"in ceo'su "marijn dekkers"; şirketin kanser ilacı olan "nexavar" için hasta başına yılda 67 bin dolar talep ettiğini hatırlattı ve "ilacı hintliler için değil, zengin batılılar için geliştirdik." dedi!

    "business week" adlı derginin son sayısında yer alan habere göre; etken maddesi "sorafenib" olan kanser ilacının patentsiz üretimine hindistan hükümetinin onay vermesine tepki gösteren "bayer" şirketinin hollandalı ceo'su dekkers; "doğruyu konuşma zamanı geldi: biz bu ürünü hindistan pazarı için geliştirmedik. kanser ilacını batı'da yaşayan ve maddi güce sahip insanlar için geliştirdik." dedi!

    hollanda'da üretilen ve hasta başına yılda 67 bin dolara mal olan ilacın hindistan'da ise sadece 177 dolara satıldığına dikkat çekilen haberde, dekkers'in bu şok açıklamaları nedeniyle birçok derneğin dava açmaya hazırlandığı ileri sürüldü.

    kaynak 1: http://www.haberturk.com/polemik/haber/918944-zenginler-icin-ilac-olur-mu

    kaynak 2: http://www.businessweek.com/news/2014-01-21/merck-to-bristol-myers-face-more-threats-on-india-drug-patents

    kaynak 3: http://www.cjr.org/the_audit/bloombergs_viral_misquote_1.php

    (dekkers'in açıklamasının orijinal ingilizcesi: "is this going to have a big effect on our business model? no, because we did not develop this product for the indian market, let's be honest. we developed this product for western patients who can afford this product, quite honestly. it is an expensive product, being an oncology product.")

    "praxis & praksis" kavramı ve "diyalektik; gül bitti!" özdeyişi başta olmak üzere, yukarıda yazılan terimlerin ne demek olduğunu hatırlayalım; ama hatırlamakla kalmayalım, en yakınımızdaki kişiden başlayarak herkese anlatmak için çaba sarfedelim!

    21. yüzyılda hayat sadece; "bireysel pazarlama, bireysel hırs, bireysel kurumsallaşma-şirketleşme, piyasada sürekli popüler kalmayı sağlama" sembolleri üzerinden mi yürüyecek?!

    hangi mesleği yaptığınız farketmiyor! bir perakende elektronik mağazasının genel müdürü de olsanız, tıp fakültesinden yeni mezun olacak bir beyin cerrahı da olsanız; "kişisel pazarlama" denilen kalın ve yüksek bir duvar önünüze dikiliyor!

    ingiltere'yi ziyaret edenler ve ziyaret etme imkânı olanlar bir hususu iyi gözlemlesin. fazla açılmaya gerek yok; londra şehir merkezinden uzakta, il sınırının bitimine yakın yerlere giderseniz; orada geniş otoban köprülerinin çevresinde, mezralarda, küçük-küçük el yordamı köy benzeri yapılar görürsünüz. eski minibüs, eski karavan, eski otobüs vb. her yerde vardır. buralarda ingiltere'ye bir şekilde girmeyi başarmış, özellikle "doğu avrupa!" işçileri yaşıyor. üstelik azımsanamayacak bir kısmı geldikleri ülkelerin en iyi üniversitelerinden yüksek derecelerle mezun olmuş! ingiltere'de bir umut; para biriktirmek ve/veya vatandaşlık elde edebilmek için, bir tekstil atölyesinde, bir şirketin "sigorta departmanı müdür yardımcısının evinde!" muazzam bir fizik öğretmeni veya laborant olduğu halde çocuk bakıcısı olarak "karın tokluğuna" yaşamaya hazır nice insanlar var!

    bizim vatandaşlarımız da var, merak etmeyin! benzer manzarayı tekirdağ/çorlu'da "avrupa serbest bölgesi" çevresinde de görebilirsiniz; istanbul/zeytinburnu da olabilir, kars/kağızman'da veya şırnak/roboski'de!...

    ali akay (prof.), mimar sinan güzel sanatlar ünv. sosyoloji bölüm başkanı (mart 2012) uyarmıştı:

    "bugünkü üniversite sistemine baktığımızda; bilginin değeri 'bildiğin kaç para ediyor?' sorusu üzerine kuruludur. bu görüş 1970'lerde hızla yayılmaya başlamıştır. steve jobs ve mark zuckerberg gibi kişiler bu konuya verilebilecek en iyi iki örnektir. bu nedenle bir bilimsel kimlik/başarıya sahip olmanın üstüne 'businessman-iş adamı' kavramı inşa edilmeye, bu anlayışa sahip öğrenci profili yaratılmaya çalışılıyor."

    celal şengör (prof.), istanbul teknik ünv. jeoloji mühendisliği öğretim görevlisi (aralık 2006) uyarmıştı:

    "üniversiteler artık bilginin üretildiği değil, üretilmiş bilginin nasıl maddî kazanca çevrileceğinin öğretildiği yerler haline geldi."

    mustafa inan (prof.), inşaat mühendisi (1911-1967) uyarmıştı:

    "bilim uzun ve çetin bir yoldur çocuklar. bilimi yarı yolda bırakmayın, olur mu çocuklar?!

    oppenheimer gibi hissediyorsanız; bırakın yüksek binaları başkası yapsın, büyük barajlarda başkası çalışsın.

    bazılarına çok uzaklardan bile görünen yüksek yapılar kurmak çekici gelecektir. bırakınız bu işleri öyleleri yapsın.

    bazıları da insanları çalıştırmak, büyük teşebbüsleri idare etmek ihtirası ile yanarak kuvvetli olmak isteyeceklerdir. bırakınız parayla da onlar uğraşsın.

    sizin kuvvetli olmak gibi bir derdiniz yoksa, siz de leonardo da vinci gibi 'kuvvet nedir?' diye merak ediyorsanız; buyrun, sizleri mekanik kürsüsüne beklerim.

    çünkü bazılarına göre 'kuvvet'; para ile organizasyonun çarpımına eşittir;

    bize göre de kuvvet; ivme ve kütleyi ilgilendiren bir büyüklüktür.

    bu iki formülü birbiriyle karıştırmayın, olur mu çocuklar?!

    kürsü ile ticarethaneyi birbirine karıştırmayın, olur mu çocuklar?!"

    wilhelm reich (prof.), psikiyatr (1897-1957) uyarmıştı:

    "asıl açıklanması gereken:

    neden aç insanın çaldığı ya da sömürülen insanın greve gittiği değil;

    neden aç insanların çoğunun çalmadığı ve sömürülenlerin çoğunun greve gitmediğidir?!"

    * * *
    belki de konunun dönüp dolaşıp geldiği yer şurasıdır:

    "para kazanmak için mi hayatımızı ekonominin dişleri arasına bırakıyoruz?

    yoksa çalışmaktan zevk aldığımız için mi yaşamaya devam ediyoruz?"

    bu iki temel ayrım üzerinde dikkatle durursak, mogan bu kitabı yazmakla sadece istifra mı etmiş?

    yoksa cevabını kendisinin de halen aradığı bir soru peşinde sistemin dışına çıkmaya çoğumuz gibi cesaret edemeden koşmaya mı çabalıyor? sorularını sormaya başlarız.

    her sabah 6.45'de servis minibüsünün gelmesini bekleyen bir muhasebe departmanı çalışanı veya bir otomobil-montaj fabrikasında vardiyalı çalışan bir işçi, özellikle bugün, "rekabet" kelimesi hakkında neler düşünüyor?

    "para için çalışmak / mutluluk için çalışmak" ikilemi hakkında neler düşünüyor? sorularını sormaya başlarız. sadece muhasebe çalışanı, fabrikada işçi olmaya takılıp kalmayalım; meslekler çoğaltılabilir.

    "rekabet" kelimesini "başkalarının ayağını kaydırmak" olarak anlamaya nereye kadar devam edebiliriz?!

    "okumuş & eğitimli" olmak kusursuzluk mu?! iyi maaşlı bir iş bulup, yukarıda yazılanları ömür boyu görmezden gelmek mi?! "ben kendimi zor kurtarmışım; başkasından bana ne!" demek mi?! gölgeler içinde saklanarak yaşamak mı?!

    "okumamış & eğitimsiz" olmak bir kusur mu?! küçümseme ve küçümsenme sebebi mi?!

    "bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın!" özdeyişi; "kim eğitimli? - kim eğitimsiz?" ayrımını ortaya çıkaran bir turnusol kağıdı mı?!

    bir kurtarıcı hiçbir zaman gelmeyecek. hiç kimsenin size yön göstermesini beklemeyin. yön, kendi aklınız ve kendi vicdanınız olmalı!

    aşağıdaki 19 kitap, bir animasyon video, bir belgesel dizisi, bir hiciv metni ve bir röportaj metni dikkatle tahlil edilirse; "mogan'ı bu kitabı yazmaya sevk eden sebepler neler olabilir?" sorusunun cevabına birkaç adım daha yaklaşılabilir.

    aşağıdaki liste uzun araştırmalar sonucu ortaya çıkmış değil. bu kitaplar, hiciv metni ve röportaj okunup, videolar da izlendiğinde; içinde yaşadığımız "serbest piyasa ekonomisinin görmezden gelinen tarafları"nın neler olduğu tam anlaşılacaktır, gibi bir çıkarım da doğru değil.

    mogan'ı ve umarız çok farklı meslek erbaplarından da gelecek benzeri kitapları daha derinden kavrayabilmek için hazırlanan bu liste, şu an okuduğunuz satırların yazıldığı anda akla gelen birkaç tavsiyeden ibarettir. bu referanslar tabii ki çeşitlendirilebilir:

    * kitap 1: karakter aşınması "yeni kapitalizmde işin kişilik üzerindeki etkileri"
    yazan: richard sennett
    çeviren: barış yıldırım
    yayınevi: ayrıntı yayınları

    * kitap 2: prekarya "yeni tehlikeli sınıf"
    yazan: guy standing
    çeviren: ergin bulut
    yayınevi: iletişim yayınları

    * kitap 3: küresel çarkın dışında kalanlar "tüketim toplumundaki yeni fakirlik"
    yazan: kathrin hartmann
    çeviren: etem levent bakaç
    yayınevi: ayrıntı yayınları

    * kitap 4: işletme hastalığına tutulmuş toplum
    yazan: vincent de gaulejac
    çeviren: özge erbek
    yayınevi: ayrıntı yayınları

    * kitap 5: yeni orta sınıf "sinik stratejiler"
    yazan: ali şimşek
    yayınevi: agora kitaplığı

    * kitap 6: aşk yüzyılı bitti
    yazan: nuran yıldız
    yayınevi: doğan kitap

    * kitap 7: modernite nasıl unutturur
    yazan: paul connerton
    çeviren: kübra kelebekoğlu
    yayınevi: sel yayınları

    * kitap 8: işsizlik hakkı
    yazan: ivan illich
    çeviren: deniz keskin
    yayınevi: yeni insan yayınevi

    * kitap 9: "boşuna mı okuduk?" türkiye'de beyaz yakalı işsizliği
    hazırlayanlar: necmi erdoğan & tanıl bora & aksu bora & ilknur üstün
    yayınevi: iletişim yayınları

    * kitap 10: aylak sınıfın teorisi
    yazan: thorstein veblen
    çeviren: zeynep gültekin & cumhur atay
    yayınevi: babil yayınları-istanbul

    * kitap 11: oblomov
    yazan: ivan gonçarov
    (birden çok yayınevi ve çevirmen tarafından türkçe'ye kazandırılmış.)

    * kitap 12: mülkiyet nedir
    yazan: pierre-joseph proudhon
    çeviren: devrim çetinkasap
    yayınevi: türkiye iş bankası yayınları

    * kitap 13: leviathan
    yazan: thomas hobbes
    çeviren: semih lim
    yayınevi: yapı kredi yayınları

    * kitap 14: devlet ve anarşi
    yazan: mihail aleksandroviç bakunin
    çeviren: murat uyurkulak
    yayınevi: agora kitaplığı

    * kitap 15: dönüşüm
    yazan: franz kafka
    (birden çok yayınevi ve çevirmen tarafından türkçe'ye kazandırılmış.)

    * kitap 16: germinal
    yazan: emile zola
    (birden çok yayınevi ve çevirmen tarafından türkçe'ye kazandırılmış.)

    * kitap 17: gelecekten sonra
    yazan: franco berardi
    çeviren: sinem özer & osman şişman
    yayınevi: otonom yayıncılık

    * kitap 18: huzur
    yazan: ahmet hamdi tanpınar
    yayınevi: dergâh yayınları

    * kitap 19: (ingilizce) a precariat charter: from denizens to citizens
    (bir preker anlaşması: toplumsal soyutlanmışlıktan adil vatandaşlığa geçiş için)
    yazan: guy standing
    yayınevi: bloomsbury academic (ilk basım 2014)
    kitap hakkında ön bilgi (ingilizce)
    http://www.bloomsbury.com/uk/a-precariat-charter-9781472510396/

    * animasyon video (7 dk.)
    el empleo & the employment
    (hayatta herkesin bir görevi vardır. peki ama bu görevler ne ?!)

    hazırlayan: santiago bou grasso (arjantinli yönetmen)

    yayın yılı: 2008

    adres: http://vimeo.com/32966847

    * belgesel: the century of the self (bencillik çağı ~ ben çağı)

    hazırlayan: adam curtis (ingiliz belgesel ve film yapımcısı)

    yayın yılı: 2002

    bölümler:

    bölüm 1: happiness machines (mutluluk makineleri)
    türkçe altyazılı video: http://vimeo.com/22918234

    bölüm 2: the engineering of consent (rıza & ikna etme mühendisliği)
    türkçe altyazılı video: http://vimeo.com/23204840

    bölüm 3: there is a policeman ınside all our heads: he must be destroyed (herbirimizin kafasının içine birer polis yerleştirilmiş: bütün bunları kafamızdan kovmalıyız)
    türkçe altyazılı video: http://vimeo.com/23485787

    bölüm 4: eight people sipping wine in kettering (kettering'de şarap yudumlayan sekiz kişi)
    ingilizce video: http://www.dailymotion.com/video/x17b3nc_the-century-of-the-self-eight-people-sipping-wine-in-kettering-4_news

    * jonathan swift'in 1729'da yazdığı ve günümüze ışık tutmaya devam eden hiciv metni.

    18. yüzyıl başlarında kuzey avrupa'da iki algı ortaya çıktı:

    (a) halk, sadece ve sadece bir ülkenin zenginlerinden ibarettir.

    (b) "çalışan-emekçi-işçi sınıfa" düşük ücret ödenmesi gayet doğaldır; çünkü ücretler arttırılırsa bu insanlar daha az çalışmaya başlar.

    swift hem bu ekonomik yozlaşmayı gözlemleyerek hem de irlanda'nın o dönemdeki durumunu temel alarak meşhur hiciv metnini yazar:

    " mütevazı bir öneri: çocuklarımızı niçin bir yiyecek olarak zenginlere satmalıyız? " :
    http://epigraf.fisek.com.tr/index.php?num=663

    * yankı yazgan (prof., psikiyatr) ile boğaziçi üniversitesi mezunlar derneği boğaziçi dergisi'nin mart 2013'de yaptığı röportaj.

    röportajın tam metni: http://yankiyazgan.blogspot.com.tr/2013/03/rekabet-yars-vs.html

    "rekabet & yarış üzerine":

    röportajdan bir bölüm:

    günümüzde bir başka egemen yaklaşım; "her şey ancak bir işe yarayacaksa öğrenilir, kullanılırlık değeri var ise öğrenilir."

    "ne işime yarayacak?" sorusu bunu körüklüyor. bu şekilde düşündüğünüzde, sınav sistemleri vs. rekabetten ziyade "ayıklamacı mantık" var. toplumda işe yarayanlar ve yaramayanları ayırmak amaçlı bir bakış açısına; biz de ne kadar işe yarar olduğumuzu ispatlamak için bu sınavlara giriyoruz. hepimiz girdik. çoğumuz iyi puanlar aldı. işe yarayanlar arasında yer alan birisi olduğumuz için, kazananlar grubundayız. bunun rahatlığıyla konuşabiliyoruz. en azından kazananlara karşı bir kıskançlıktan konuştuğumuz söylenemez.

    her şeyin kazanmak ve kaybetmekten ibaret görüldüğü, kaybetmenin bir felaket sayıldığı bir durumda insanlar kaybetmeye tahammülsüz hale geliyorlar, kaybetmeyi dünyanın sonu gibi yaşayabiliyorlar.

    günümüzdeki sosyo-ekonomik düzen bizi birbirimizin önüne geçmeye teşvik edici ya da tahrik edici bir şekilde işliyor olabilir; rekabet denilince ilk aklımıza gelenin başka birilerinin sırtına, omzuna basarak yükselmeye benzer bir durum olması biraz bundan.

    oysa, spordan örnek alırsak, rekabetin ilkesi olarak belden aşağıya vurmamak, başka birisi zayıf düştüğünde üstünlüğü o anda ele geçirmek için uğraşmamak, yerdekine vurmamak ya da boş kaleye gol atmamak gibi bazı centilmenlik ilkeleri var.

    kıyasıya, öldüresiye, yok edesiye olan bir rekabetten bahsediyorsak, bunun insanlarda zamanla-ağır ağır meydana getireceği bir değişimden ziyade; insanların önemli bir bölümünü bu rekabete girmek zorunda hissettiren, insanı bu yönde iteleyen bir sosyal düzenden de söz etmeliyiz.

    diğer yandan, "düzen" eleştirisi yapmadan önce şu soruyu sorabiliriz: bu rekabete girmek zorunda mıyız? kendimize başka bir yol bulmak, bize önerilen kaynaklar ve erişim yolları dışında dünyada var olmanın yollarını aramak çok mu zor?

    çoğu kişi bu soruyu kendisine sormadığı için mevcut itiş kakış içerisinden kendisine bir yer açmaya çalışıyor. bu başka yolları arayanlara; gerçekçi olmayan, ütopik, romantik denilebilir; zira ütopik ya da romantik olarak yaftalanan arayışlar hemen o anda bir tatmin yaratmaz, arzunun hemen doyurulmasından öte bir arayış içinde olmayı, beklemeyi, yokluğa ya da darlıklara dayanabilmeyi gerektirir.

    biz ise hem hemen istiyoruz, hem de hepsini istiyoruz. hemen ve hepsini elde etmek için, pek centilmence olmayan, kuralların sıkça bozulduğu, koşulların kendinize doğru büküldüğü, güçlünün haklı olduğu bir rekabet ortamına dalıyoruz.

    "ben neyim ve benim sınırlarım nereden geçiyor?" güvenin belirleyicisi biraz da bu sorunun yanıtında. ama biraz önce konuştuğumuz rekabet türü; açık vermemek, zayıf gözükmemek, daha aşağıdaymış hissi uyandırmamak üzerine bir kültür ve davranış silsilesi oluşturduğu için sınırlarımızı bırakın başkalarına belli etmeyi, kendimiz bile öğrenmek istemiyoruz. dolayısıyla "sınırsız ve müthiş gücü olan birisi izlenimi vermek makbul olandır" algısı maalesef yaygın.

    reklamlarda, iş başvurularında, cv’lerde, herkes neyi ne kadar müthiş ve mükemmel yaptığını gösterme çabasında.

    hiç mi başarısız olmuyorsunuz, hiç mi bir şeyinizin işe yaramadığı olmuyor? hayat; s.w.o.t. analizinden ibaret değil! o nedenle, en çok satan kitaplar başarı öyküleri; en çok okunan, dinlenen gurular, konferansçılar nasıl müthiş şeyler yarattıklarını anlatıyorlar devamlı. böyle bir güven enflasyonu söz konusu.

    o nedenle rekabet başlığı altında; kazanmak için her şeyi mübah gören anlayış bizim ruhlarımızı kemiriyor ve zehirliyor. hepimiz belki de istemediğimiz tipte insanlar oluyoruz. sonra da, 50-55 yaşına gelince, budist tapınaklarına gidip veya başka dinsel arınma gelenekleriyle; "rekabetten uzak" bir köyde küçük bir çiftlik sahibi olmak için çırpınarak bugüne kadar yaşadıklarımızdan kurtulmaya çalışıyoruz!

    hayatı bu şekilde yaşamaya nereye kadar devam edebiliriz ?!