1. zaten bilimin sorgulanabilirliği onu değerli ve uygun kılar. daha iyi argümanlarla desteklenmiş fikir, ilkinin yerine geçer veya onu geliştirir.

    ilerlemenin ve gelişimin asıl rol modeli bu olmalıdır. yani ortaya herkese açık bir anlayışla getirilmiş her fikir, sorgulanarak, yanlışlanıp veya geliştirilerek sonuca ulaştırılır ve bir basamak gibi disiplinler arası ilişkide kendine yer bulur.

    sorunların ilki, sorgulanmanın kısıtlanması ile ortaya çıkar, bu din ya da kültürel miras kaynaklı olabilir. sorgulama yapılamazsa, fikir ne doğrulanabilir ne de yanlışlanabilir. bu büyük bir tehlikedir. zira doğru kabul etme ve doğrulama arasında ki fark, yanlış kabul etme yanlışlama arasında ki farkta olduğu gibi önyargısız ve objektif bir yaklaşım mümkün değildir.

    spinoza'dan örnek verilmiş. "arzu insanın özüdür" adlı yazıdan bende bir alıntı yapayım:

    "önyargı, dolaysızın saydamsızlığı, koşullarını bilmeden sadece arzularımızın farkında olmamamızdır ve bu da bizi arzunun telos’unu evrenin kendisine yansıtmaya, dünyadaki rastlantısal olaylar ardında bir tür niyetlilik, hatta gizemli bir niyetlilik görmeye yönlendirir. hurafe ise bu kendiliğinden felsefeyi, bir dizi pratikler yoluyla, ona belirli ve paylaşılan bir semboller ve anlamlar dizisi yükleyerek örgütleme çabasıdır.
    ...
    hurafe bu tekil karşılaşmaları kolektif bir hafıza, kolektif bir arzu içerisinde örgütleme, fakat bunu pratikler ile sembolleri sınırlayarak ve düzenleyerek yapma çabasıdır.
    ...
    hurafe toplumun imgelem temelinde kuruluşudur."


    ikinci sorun, argüman kaynaklı sorunlardır. bilim, ilk olarak kanıt ister. ileride bu, bilimin inanılacak değil kabul edilecek bir şey olduğunun önsözüdür. bir kütle çekim yasası ya da evrim, termodinamik kanunları ya da newton hareket kanunu gibi konular, inanılacak değil kabul edilebilecek şeylerdir. (burada ki sezinleme, yanlışlanamaz demek değildir. aykırı örneğe rastlanmaması, deney ve gözlem yoluyla istendiğinde kanıtlanabilmesi ve diğer disiplinlerle uyumlu olması ona yasa özelliği kazandırır)

    üçüncü ve son konu, bütün sorunlar aşılsa dahi, bunları birleştirip bir hipotez başlığı altında sunamamaktır. buna en çok, doğa bilimleri gibi ilerleyişi katı kurallara bağlı sistemlerin dışında kalan her şeyde görüyoruz. yani içinde insanların inançları, kültürleri, etik anlayışları, "anlayışları".. diğer tüm ilerleyişle makul düzeyde ilişkiye sahip ve onlarla uyumlu değiller. güvenilmez bir diyalektik anlayışları, karşı durulmasına tahammülü olmayan kitleleri içine alıyorlar. bu alakasızlık ve yanlışlanabilir/doğrulanabilir anlayıştan uzak yapı, alışılmışın karşısında olana, doğal bir hayatta kalma içgüdüsüyle sahip olunan mem'lerin şiddetli tepkisine yol açabiliyor. tek başına bir duygusu olmayan mem'ler burada bir silaha dönüşebiliyor.

    bundan beslenilmesi gereken bir kaynak, bir töz gibi yararlanabiliriz. aslında kısmi bir perspektifle yararlanıyoruz sayılır. nasıl mı?

    ve yine spinoza'yla geceye noktamızı koyalım:

    i.
    filozoflar, içimizde çarpışan duygulan, insanların yanlışlarından ötürü düştüğü kötülükler sayarlar, bu yüzden de, duyguları hafife almak, aşağı görmek, kınamak, ya da daha ahlaklı gözükmek gerektiğinde, yadsımak alışkanlığındadırlar. böyle yaptılar mı, sanki tanrı gibi davranmış olurlar ve bilgeliğin doruğuna çıkarlar; bu durumda, dünyanın hiçbir yerinde varolmayan apayrı bir insana övgüler düzmektedirler ve gerçekten varolan insanı da sözleriyle bozarlar. gerçekte, insanları oldukları gibi görmezler de olmasını istedikleri gibi görürler: bu yüzden çoğu ,ahlak yerine yergi yazar, ve çoğunun,
    siyaset alanında uygulamaya konulabilecek hiçbir görüşü yoktur, siyaset onlar için bir hayalden başka bir şey değildir, ve siyaset ütopya ülkesiyle, altın çağla, yani hiçbir kurumun gerekli olmadığı bir dönemle ilgili bir şeydir. demek ki, uygulanabilir olan tüm bilimler arasında/kuramın uygulamadan en çok uzaklaştığı bilim siyasettir, ve devleti yönetmek konusunda, kuramcılardan, yani filozoflardan daha uyarsız kişiler kolay kolay düşünülemez.

    ii.
    buna karşılık siyasetçiler, insanları en iyi biçimde yönetmekle değil, daha çok onları oyuna getirmekle uğraşan kişiler olarak bilinirler, ve genellikle, bilge kişiler olarak değil de usta kişiler olarak görülürler. gerçekte, deneyin onlara öğrettiğine bakılırsa, insan durdukça kötülükler de duracaktır; demek ki siyasetçiler, insandaki kötülüğün gereğini yapmakla yükümlüdürler, ve bunu, etkinliği uzun bir deneyle saptanmış, ve aklın yönettiği insanların değil de, korkunun yönettiği insanların kullanma alışkanlığında olduğu gereçlerle gerçekleştirirler; bu konuda, dine, özellikle de dinbilimcilere ters düşen bir biçimde davranırlar: gerçekte, dinbilimcilere göre yüce yönetici, kamu işlerini, bireyin de uymak zorunda olduğu ahlaki kurallara uygun olarak yapmalıydı. bununla birlikte siyasetçiler, yazdıkları siyasi yazılarda, filozofların yazılarındakilerden daha doğru görüşler ortaya koyarlar: gerçekte siyasetçiler, daha büyük deneylere sahip oldukları için, uygulanamaz olan hiçbir şey söylemezler.

    iii.
    deney dünyasının, aklın tasarlayabildiği ve insanların barış içinde yaşadıkları tüm site biçimlerinin varlığını gösterdiğine, ve aynı zamanda, çoğunluğu yönetmek, yani çoğunluğu belli sınırlarda tutmak için gerekli olan gereçleri ortaya koyduğuna içtenlikle inanıyorum. öyle ki, düşünceden giderek, şimdiye kadar denenmemiş, gene de, deneye ya da uygulamaya sokulabilecek bir yönetim saptanabileceğine inanmıyorum. gerçekte insanlar öyle yaratılmışlardır ki, ortak bir yasa olmadan yaşayamazlar. oysa, ortak kurallar ve kamu işleri, kurumlar kurmuş ve bunları incelemiş olan, ileri kavrayışlı, usta ve kurnaz düşünce adamlarının inceleme  konusudur. bir toplumda uygulanabilen ve herhangi bir örneğine raslanmamış bir yönetim biçimi, kamu işleriyle ilgilenen ve kendi güvencelerini kollayan insanların gözüne çarpmamış bir yönetim biçimi düşünmek olacak iş değildir.

    (bkz: teolojik-politik inceleme - benedictus de spinoza)
  2. üstteki yorumun bir çok yerinden izler taşıması niteliğiyle, konuyla ilgili güzel bir konuşma:

    ahan da
  3. nietzsche'nin henüz doğmadan öldürdüğü 'mantıksal pozitivizme' savaş açanlardan karl popper'in öğrencisi paul feyerabend bilimin dogmatizminden dem vurmuştur. ne demek istemiştir peki?

    ' beşeriyet hakikatten çok kesinliğe, durağan bir nesneler düzenine sahip olmak istiyor. '

    freud'ın psikanalitik bu çıkarımınca insanda handiyse bir bilimsel yapmacıklık içrekleşmiştir. yani her elma yere düşecek kesinliğine eklemlenmiştir insan. bu, elmanın her seferinde yere düşmesini gören bir primat yerleşmişliğinden ayrıksı bir şeydir, bu;
    ' elma yere düşecek çünkü bilim böyle diyor aağbi ' tutumudur daha çok.

    bu kritizeden sağılması gereken 'septik olunmalı' da değildir. yanlış anlaşılmasın. insan zaten hep bir şey olmaya çalıştığı için boku yemiş halde tezahür ediyor. insana düşen götünü kaşıyıp 'uuu aaa uuuvv' diyerek gezinmekti çayırlarda. peki o ne yaptı? bilinçlenip bilinçlenip aspirin'i icat etti. ay'da filan zıpladı. aferin. çok büyük iş. alkııış. şak şak şak.

    imdi, tözselliğin yani aslolmaklığın irticalenliğine bizi aspirin geri döndüremeyeceğine göre ne yapmalı?
    bu muazzam yaşanmışlığın kıyılarına bir göz atmak için kör gözlerimize bir gözlük icat edip gitti nietzsche.

    ' neden ile sonuç diyorlar. gelgelelim biz oluşun imgesini bu imgenin ötesine ya da ardına ulaşmaksızın yetkinleştirdik. her durumda 'neden' dizileri çok daha bütünlüklü olarak karşımıza çıkıyor, biz de çıkarım yapıyoruz: ilkin şu ya da bu önce gelmeli ki sonra şununla bu gelebilsin. ne var ki, bu herhangi bir kavrama içermiyor. örneğin, her kimyasal süreçte, 'nitelik', her zamanki gibi, bir tansık olarak görünüyor; her türlü bir yerden bir yere gitmede de. itmeyi kimse açıklamadı. bir şeyi nasıl açıklayabiliriz? biz olsa olsa var olmayan şeylerle çalışırız: çizgiler, düzlemler, atomlar, bölünebilir zaman aralıkları, bölünebilir uzamlar. biz ilkin her şeyi bir imgeye, kendi imgemize dönüştürüyorsak, açıklama nasıl olanaklı olur? ' die fröhliche wissenschaft (şen bilim)

    subjektivitenin kaçınılmazlığında seyralan beşeriyeti bu bataklıktan çıkaracak şey yine subjektivitel karşı-koyuştur. dionysosça bir subjektivitel karşı koyuş. karşı koyuşsuz bir karşı koyuş.