• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (8.53)
Yazar oğuz atay
bir bilim adamının romanı - oğuz atay
türkiye'de pek benimsenmemiş bir dalda, biyografik roman türünde, oğuz atay'ın kendine özgü üslubu ve kurgusuyla, kendi hocası da olan prof. mustafa inan'ı anlatışı. atay'ın hedefi, bir halk çocuğunun uluslararası ün sahibi bir bilim adamı oluşunun zorlu macerasını sergilemek. bunun yanısıra, oğuz atay'ın toplumsal eleştiri kalıplarını zorlayışını da izliyoruz. elinizdeki kitapta, prof. mustafa inan'ın hayatından kesitler veren bir de fotoğraf albümü yer alıyor.

www.kitapyurdu.com
  1. sanırım eskiler, sadece bir âlim olarak tanımlanamayacak komplekslikte ilmî malûmata haiz insanlara, kelimenin çoğulu ile, âllame hitabı ile nitelemede bulunurlardı. mustafa inan gibi bir cevheri o.atay la tanımak ayrı bir mutluluk kaynağı. ilme aşık bir insanın diline pelesenk olmuş şu beyit ise, bu toprakların ilim konusundaki vefasızlıgını gözler önüne seriyor;

    "dost bî-pervâ, felek bî-rahm, devran bî-sükûn..
    derd çok, hem-derd yok, düşman kavî, tâli' zebûn..." (bkz: fuzuli)

    tabii ki biyografik bi roman (bkz: tutunamayanlar) havasında yazılamazdı, bunun için tutunamayanlar aşıkları bir karşılaştırma yapmasınlar, o nun havası da tadı da başkadır... ben özellikle, akademik camiada ilerleme çabasında yer alan okurların bu güzel eserden daha fazla istifade edeceğine inanıyorum.
    güzel olan bir diger husus da kitabın önsözünü medar-ı iftiharımız olan baska bir âllame, cahit arf ın yazmış olması.
    umarım, herşeye rağmen m.inanlar, c.arflar bu topraklardan eksik olmaz...
    pirus
  2. açık konuşmak gerekirse oğuz atay'ın beğenmediğim tek eseridir. tamamen mustafa inan'ı övmek üzerine kurulmuş, oğuz atay'ın gözünden pek saygı duyduğu mustafa inan'ı bize de "siz de sevin bakın ne iyi adam" mantığıyla yazılmış ısmarlama bir biyografik roman.

    keşke bu işe hiç girmeseydi ama sağlık olsun.

    diğer eserleri gibi mükemmel olmadığı için eleştirsem de hakkını vermem gerekir. dilimizin en güzel biyografik romanıdır bir bilim adamının romanı.
  3. oğuz atay'ın şuana dek okuduğum tek eseridir. ve beğendiğim bir biyografik romandır.
  4. !---- spoiler ----!

    üniversiteler, ticarethane değildir.

    !---- spoiler ----!
  5. üniversite birinci sınıfta eleştirisini yazdığım kitaptır. sevmedim mi sevdim yazılacak çok söylenecek çok söz var fakat ben hepsini o eleştiride tükettim.
    !---- spoiler ----!

    "eğer birimizin bir kıymeti varsa o da diğerinin ona verdiği değerdir."

    yum-mak, yum-urta, yum-ak

    !---- spoiler ----!
  6. yaşam amacını bulmuş ve bunu gerçekleştirirken en güzel adımları atmış örnek alınacak bir şahsiyeti tanımak için harika bir fırsat bu kitap.
  7. iyi sanat eserleri çağının ötesine seslenirmiş. elimde 1976 tarihli ilk basımı bulunan bu kitabı okuduğumda üstünden geçen 40 yıl içinde akademinin sorunlarının, türkiyedeki toplumsal yapının ve türkiyedeki kafaların pek de değişmediğini görüyorum. kitaptan dikkatimi çeken bir kaç parağraf, buyrun efendim:

    !---- spoiler ----!

    "yalnız bir şey unutulmuştu. gelenek ve özellikle sistem diye bir şey olduğu unutulmuştu. doğu'nun sistemsizliği diye bir şey olduğu unutulmuştu. doğu geleneğinin bilim geleneğiyle nasıl uzlaştırılacağı meselesi unutulmuştu. aceleden temel ilkeler unutulmuştu. gauss'un alman vatandaşlarının ülkeye getirilmesiyle topraktan gauss'ların fışkıracağı sanılmıştı. beklenen gauss meyve vermedi." (1. baskı, sayfa 65).

    "her şey her gün değişiyordu. önce harfler değişmişti, yepyeni bir yazı çıkmıştı. eski yazı da bir çırpıda ortadan kalkmamıştı tabii. eski ve yeni her konuda yan yana yaşıyor, karşıt anlayışlar birbirlerini yok etmeye çalışıyorlardı. aydınlar, yeni harflerle basılan kitapları okuyorlar ve kitaplar üzerindeki düşüncelerini eski harflerle bir kenara yazıyorlardı. sonra kelimeler değişti. her gün yüzlerce yeni kelime ortaya atılıyor, bir gün önce ortaya atılmış olan yüzlerce kelime siliniyordu. bu arada eski kelimeler de yara alıyordu, ortadan kalkıyordu. iki taraf da ağır zayiat veriyordu. bugün bile kullanılan eski kelimelerin savaş dışı edildiği sanılmıştı önceleri. büyük millet meclisine "kamutay" deniliyordu. "türk urayları (?) toplandı" gibi başlıklar çıkıyordu gazetelerde. gazetenin bir köşesinde de ulusal sü bakanının (milli savunma bakanı) resmi vardı yüzyılların geleneklerine, alışkanlıklarına karşı her cephede savaşılıyordu. bu savaşın, kurtuluş savaşı gibi başarıyla sonuçlandığını, ya da başkumandanlık meydan muharebesi gibi kesin bir sonuca ulaştığını söylemek güçtü. mustafa inan da meseleyi kendine göre düşündü. bu kadar çok cephede savaşmak gerekli midir? düşman bu kadar çok cepheli midir? yoksa bazı dostlara karşı da, düşman sanılarak savaş mı açılmıştır? tanzimattan beri bu ülkede biraz karışık ve belirsiz bir savaş veriliyordu. eski kültürün, medeniyetin yanı sıra, batıdan bazı birlikler getirtilerek, savaş sokulmuştu. yüzyıl kadar önce de, yeni görünüşlü bir takım adamlar çıkmıştı ortaya. bu adamlar ülkeye yeni ayak basan yabancılar gibiydi. her konuda değişik görüşlerle ortaya çıkarak, her konuda bir şeyler yapmaya çalışıyorlardı. fransız ansklopedicileri gibi bir şeylerdi bunlar. her telden çalıyorlardı. ahmet mithat efendi tek başına bir gazeteyi dolduruyor, namık kemal de tiyatrodan romana, şiirden siyasete kadar her konuyu deniyordu. her şeyden bir şey bilmeye çok önem veriliyordu. herkes her şeyi biliyordu. herkes her şeyden anlıyordu.

    bu rüzgar, 1930 yıllarında da bütün gücüyle esiyordu. aceleden, yeni kılıklar batıdan ithal edilirken, kafaların ithali unutulmuştu; ya da gümrüklerden çekilmemişti. saçı ve sakalı uzun olan -biraz uzun tabii- şairler filozof sanılıyordu: tarih, dil, sosyoloji gibi konularda biraz fikri olanlar -ya da fikri varmış gibi görünenler- bilgin olarak saygı görüyordu. böyle bilginler de, biraz vakit geçince, artık olgunlaşmıştır düşüncesiyle hemen profesör yapılıyordu. bilimsel aşamaların akademik bir çalışma sonunda, belirli düzeyde eserlerle geçileceği hiç akla gelmiyordu. cumhuriyetin ilk yıllarında, bu yorulmak bilmeyen "her şey profesörleri" durmadan teoriler ortaya atıyorlardı. teoriler mantar gibi büyüyor, bilginler kendi kendine yetişiyordu. artık ne bilgilnlerle ne bunların düşünceleriyle başa çıkmak imkanı kalmamış gibi görünüyordu. bu arada yorulmaz mütercimler, ellerine geçen her şeyi, insana hüzün verecek kadar acıklı bir biçimde, türkçeye pek yakın sayılamaycak bir dile çeviriyorlardı. bir karikatür bu durumu özetliyordu.

    naşir (yayımcı): üstad, bu tercüme ettiğiniz eserde, yazdığınız gibi hadiseler yokmuş.
    mütercim: nasıl olur? bana öyle anlatmışlardı.

    batı'nın önemli, önemsiz bütün kapıları, birden açılıvermişti: her şey yeniydi, her şey ilk defa duyuluyordu. bunun için insanlar her şeye birden sarılıyorlar, herşeyi birden öğrenmek istiyorlardı. her şeyi bilme hastalığı en sağlıklı kafalara bile bulaşmıştı.
    1930 yıllarında ilk sarsıntı geçer gibi oldu; bütün sakallıların filozof, bütün gözlüklerin profesör olmadığı anlaşılmaya başladı. yeniye karşı çıkanlar kadar, eskiye karşı çıkanların da büyük bir yenilik taşımadığı anlaşılmaya başladı."
    (1. baskı, sayfa 70)

    !---- spoiler ----!
  8. lise çağındaki gençlerin mutlaka okuması gereken bir kitap. şikâyet etmeden, sızlanmadan hedeflerinin peşinden giden bilim adamımızın herkese örnek teşkil edecek hayat hikâyesi. biyografik eserler, başarılı insanların hayatlarından kendimize de pay çıkarabilmek amacıyla yazılır. bu eser de bu işlevi fazlasıyla yerine getirecek nitelikte.
  9. !---- spoiler ----!

    “çok ağrı çektim, çok parasızlık çektim ve hiç halimden şikayetçi olmadım. güçsüzlüğüm yüzünden hiç spor yapamadım ve kendimi bildim bileli para sıkıntısı çektiğim için ve kendimi bildim bileli onun bunun derdine koşmakla, onu bunu çalıştırmakla uğraştığım için, belki de bilimle gönlümce uğraşamadım.”

    !---- spoiler ----!