1. birini tanımaya çalıştım. onu tanıdım. uzun bir zaman geçti ve artık o tanıdığım kişi ile yüz yüze gelmeliydim. ona daha yakın olmak, gözlerinin gözlerime bakmasını sağlamak, bedenini yanımda hissedebilmek, ne düşündüğünü öğrenebilmek ve en önemlisi de onun benimle olduğundan emin olabilmek için o biriyle buluştum. içimle bir oldu, ona alıştım ve hiçbir şekilde gömdüğüm kalbimden çıkaramadım. alıştım dedim ya, cidden birine alışmak çok büyük bir seçim. bu seçimden vazgeçebilmek ne kadar zaman alır bilemiyorum ama yıllar geçti. yaraların bazıları yok oldu ama hepsi değil, henüz. etrafımdaki insanları iyice seçmeyi öğrendim. beynimle arkadaş değildim, kalbimle hareket ediyordum. beynimi biraz daha fazla kullanmaya başladım zamanla. bulunduğum yerden kaçmaya çalıştım, yeniden olan kendimi keşfedebilmek için, daha doğru seçimler yapabilmek ve hayatımın devamını istediğim gibi yaşayabilmek için. bazen gözlerim parladı, bazen göl gibi aktı bazen de kendimi başka birileriyle mutlu etmeye çalıştım. insan kalbini ve beynini aynı zamanda kullanamıyor ve hiçbir zaman bunu başaramayacak. başarabileceği tek şey, tek seçim yapabilmek; beynimle mi hareket edeceğim yoksa kalbimle mi. mutlu edin, var olun.
  2. seçim yapmam gerektiğini fark edemedim. beynim o kadar devre dışı kaldı ki gözlerimi kapattım, attım kendimi çok yükseklerden. önümde seçenek olduğunu bile göremedim. aklımı kullanmaya devam etseydim eğer, içinde bulunduğum durumu değerlendirirdim, yüksekten çok korktuğumu hatırlardım. etrafıma, hatta belki aynaya bakardım. "sen kimsin?" diye sorardım kendime. etrafımdakilerin çiçek değil de böcek olduğunu görürdüm. gözlerimi yükseklerden ayırıp yere baksaydım eğer.
    her defasında içimde bir yerlerde beni kandırmak için uğraşan cadıya yenilmezdim. hatta onu en başında içimde barındırmazdım. eğer gözümü yeterince nefret bürüseydi. nefret etmeyi layığıyla becerebilseydim. intikam almak diye bahsettiğim şeyi parmak ucumla dokunup kaçmaktan ibaret hale sokmasaydım. ve en önemlisi kendimden başkasına güvenmediğimi zannederek hareket ederken gerçekten kendimden başkasına güvenmeseydim.

    bunların hiçbiri olmazdı?
  3. yolu çok zamansız kesişmiş iki insan. iki nefes. en son ne zaman bu denli tuhaf duyguyu bir arada yaşadım hatırlamıyorum. belki de suç bende. belki de hiçbir zaman olmayacak. tek bildiğim birşey var ki, gökkuşağının başı ve sonu olmadığı gibi bununda bir başı ve sonu yok. her gözlerimi yumduğum da kocaman bir aydınlık gibi karşıma çıkan o pişmanlıklar belki de uykusuzluğum bundan. evet haklıydı dost, uyku benim karakterime aykırı bir eylemdi. bu denli yorgun olmamın sebebi bu muydu? belki evet belki hayır. ve yine bildiğim birşey var ki gözlerimi karanlığa yummaktan korkarım ben. bundan daha korkunç şeyler de var elbet. eskisi gibi kanatlarımı dolduran o rüzgarı artık hissetmiyorum. sadece nefes almama, yaşamama yetiyor koca şehirdeki hava. yaşamak demişken;

    cevabı hiç bir zaman bulunamayan sorular gibi benim için bugün. kıvrak ezgileri olan bir fransız şarkısı gibi salınıyor ruhum küçük odamda. her köşesinde biraz izi var her "anı"nın çarptıkça dağılıyor, her dağıldığı da birşeyler eksiliyor. her seferinde bir insan daha kayboluyor aniden. hurriyetim uzun degil, tutsaklığım pek yakında...

    önce nefesime vuracaklar soğuk çeliği. ağır ağır tüketecek ruhumu her pişmanlığım. tek kafama takılan konu aslında esaret. eksilmekten yahut tükenmekten korkmuyorum.

    iyisimi birkaç dize ile veda edeyim.

    *

    *

    ah benim sevdasına bencil

    ama yüreğinde sağlam sevdiğim

    aklıma gelişini seveyim

    ne güzel darma duman ediyorsun beni

    nazım hikmet

    *

    *

    onun kalbi başkası için attığında

    sizinki durur.

    cemal sureya
  4. zaman zaman bir şarkı sözü takılır ağzıma. “im so tired of being here…” ve sonrasında kendime sorarım “neredeyim?” diye. kendime sorarım çünkü bu soruyu yöneltebileceğim başka kimse yok.

    gökyüzü rengine boyalı duvarların arasındayım. turuncu ve gereğinden yumuşak koltuğumun üzerinde. dışarıdan gelen, pencereyi zorlayan, uğuldayarak içeriye girip yanıma ilişmek isteyen rüzgarı dinliyorum. davet etmiyorum fakat gelmesinden de çekinmiyorum. ayaklarıma kalın bir çift çorap geçirip tekerlekli peteği koltuğun dibine çektim. ayaklarımla temas ettiği an vücudumu bir rahatlama sarıyor. gevşiyorum. ama bu öfke krizleri esnasında yediğim sakinleştirici iğnelerin getirdiği gevşeme gibi değil. o bir kara deliğin içerisindeki hissizlikken; bu gevşeyiş huzuru hissettiriyor. sıcaklık ve yumuşaklık. güvendeyim.

    hala çalıştığını fark ettiğimde arkada çalan radyoyu kapatma gereği duyuyorum. uzanıp fişini çekiyorum. o sırada bileklerime takılıyor gözlerim. ne kadar ince, ne kadar çelimsiz. diğer elimle bileğimi sarıyorum. işaret ve baş parmağım çok ince bir halka oluşturuyor. daha sonra bundan duyduğum rahatsızlık yerini radyonun ne kadar eski ve işe yaramaz olduğu mevzusuna bırakıyor. bu radyonun elime nereden geçtiğini hatırlayamıyorum. belki de beni burada bir başıma bıraktıkları esnada delirmeyeyim diye hediye etmişlerdir.

    internetim yok, televizyonum yok, telefonum dahi yok. günümün büyük bir kısmını uyuşuk halde geçiriyorum. akşama doğru kendimi hissetmeye başladığımda da uykum geliyor. bugün getirdikleri yemeği yemedim. suyu bile içmedim. ağzımı çeşmeye dayayıp yutkunmak pek de zor değilmiş. fakat karnım aç. kendimi canlı hissediyorum ve canlı olmanın bedeli de aç kalmak.

    oturduğum koltukta kafamı geriye attım. bu ani hareketimden ötürü kalorifer peteğine yasladığım ayaklarım yere kaydı ve koltuğun ayaklarından birine çarptı. sanki benden bağımsız hareket ediyor ve yerçekimine karşı koyamıyorlardı. karşı koyamıyordum.

    bir süre sonra evin tavanlarını daha önce hiç incelememiş olduğumu fark ettim. onca zaman geçmişken bu küçücük evde hala yapmamış olduğum bir şeyler keşfetmek şaşırtıcıydı. onca zaman… “ne zamandır buradayım?” diye fısıldadım gözlerimi tavandan ayırmadan. batmakta olan güneş, ışıklarını sakince süzülen perdenin arasından sızdırıp tavana yansıtıyordu. gümüşi yansımalar gözlerimin hizasına kaldırdığım parmaklarımın arasında dans ediyordu. parmaklarımla daireler çizdim, cümleler kurdum. belki de şiirler yazdım. hatırlamıyorum. ellerimi göğsümde birleştirip derin bir uykuya daldım. doğmayan bebeğime sarıldım. ağlayışına eşlik ettim. sırtını sıvazlayarak uyuttum, omzunu öperek uyandırdım. ayaklarının serçe parmağım kadar oluşuna hayret ettim. ama onu göğsümden hiç ayırmadım. ta ki uyanıp onun hiçbir zaman göğsümde olmadığını fark edene kadar.

    üşüdüğümü hissettiğimde bir melodi mırıldanıp küçük adımlarla dans etmeye başladım. yemeklerin bekledikçe daha kötü koktuğunu fark edince banyoya kusmaya gittim. sıcak, derimi kızartacak kadar sıcak suyla yıkandıktan sonra giyinmedim. battaniyemin altına girip saate baktım. yiyeyim diye bıraktıkları yemek tabaklarını çoktan almış olmaları gerekirdi.
    pencereyi açıp rüzgarı içeri davet ettiğimde hala üzerime bir şey giymemiştim. siyah bir kağıdın üzerine beyaz boyalarla çizdiğim resim vücudumun, titrek ellerimin, çenemden damlayan gözyaşlarımın eseriydi. gözyaşlarım gürül gürül akan bir dereyi, titreyen ellerim ise kenarında oturan ama aslında hiç orada olmayan bulanık vaziyetteki beni resmetti. tüylerim diken diken olmuş ve resmim bitmişti. üzerime kalın bir kazak giyip pencereyi kapattım. şimdi pencere ve perde arasındaydım. gökyüzünü izledim bir müddet. martıları. hep yukarıya bakıyor ve aşağıya bakmaktan hayli korkuyordum. gerçek hayat akıp gidiyor ve ben onu uzaktan izleyecek cesareti bile gösteremiyordum. gerçek hayatta zaman benimkinden çok daha hızlı akıyordu. zaman benim için ölüm demekti. zaman geçtikçe daha çok arzuladığım şey ölümdü.

    turuncu koltuğumun yastıklarını yere dizerek kendime bir kule yaptım. içine gizlenip kapısını da kapattım. yastık yerinden çekildiğinde hava çok sıcaktı ve kahkaha atarak koşuşturan çocuk sesleri işitmeye başladım. babam elini uzattı ve hiç tereddütsüz eline uzandım. ellerim küçücüktü, ben de küçücük bir kız çocuğuydum. kocaman gülümsemesiyle sımsıkı tuttuğu elimi öperek beni doğum günü pastamın yanına götürdü. dilek tutup mumları söndürmem gerekiyordu. ve ben o karanlık evden kurtulmayı diliyordum. mumlara üflemek için nefes aldım, yanaklarım şişti, nefesimi tuttum. yanaklarımı şişiren havayı dışarıya çıkaracağım esnada korkunç evimin turuncu yastıkları arasında uyandım. bir yumrukla kulemi yıktım. yastık yığını arasında kalakalmıştım.
    saatin sabah mı yoksa akşam mı olduğunu bilemediğim için ona bakmaktan vazgeçtim. banyoya gidip boş boş öğürdüm. hala yerinden kıpırdamamış olan yemeği yedim. mutfaktan annemin sesi geldi. sonra kucağında bebeğimle içeriye girdiler. ona dokunmak istedim, geri çekilip arkasını döndü. bebeğimi benden sakladı. onu bana ait olmadığını söyledi. benim bir katil olduğumu kendi bebeğimi öldürdüğümü söyledi. ayaklarımı hissetmemeye başladım. dizlerimin üstüne düşüp acıyla bağırdım. onu bana vermesini istedim, yalvardım. israrla uzattım ellerimi ama o gitti. sürüklenerek peşinden gitmeye çalıştım. pencerenin dibinde kıpırdanan perdenin arasında kayboldu. tıpkı ayaklarımdaki canlılık hissi gibi. o pis kokulu yemeği yememeliydim.

    babamın market dükkanının önünde tekerlekli sandalyemin üzerinde kendime geldim. gözlerimi devirerek “merhaba kahrolmuş yeryüzü.” dedim.
  5. ‘öyle uzak ki yerim, uzakları aşıyor.’

    yalnızca çamaşırları toplamak için çıkmıştım oysaki balkona. havaya aldanıp melankolik buhranlara girecek halim yoktu. lacivert bir keresinde gülmüştü bu halime. ‘türk kadınından marla singer olmaz, depresyondayım der gider turşu kurar.’ demişti. haklıydı. ruh halimiz hayat telaşemizin önüne geçemiyordu bizim.

    fakat sis.

    ne yazık ki sis insana vakti olup olmadığını soran bir hava olayı değildi. bahçedeki kuru ağaçtan ilerisi görünmüyordu. tek başımaydım. her şey sisin ardında kalmıştı. sanki tüm dünya bir çitle çevriliydi de ben tek başına çitin içindeydim. kahve dükkânı çitin arkasında kalmıştı. iyi niyetimi büyük bir incelik ve ustalıkla kullanan kediler, sırf vakit öldürmek için ayaküstü laflanan insanlar, beceriksizce flört etme çabasında erkekler, öfkeli patronlar, kütüphaneye her seferinde topuklu ayakkabılarıyla gelen kız, kulaklıkları olmadan bir kez bile görmediğim çocuk, ruhu kırıla kırıla keskinleşmiş, kapana kısılmış saldırgan bir kedi yavrusu gibi bakan ev arkadaşım…

    ve lacivert…

    hiçbiri yoktu. yalnız ben ve boş vermişliğimin nişanesi, toplamaya uğraştığım çamaşırlarım.
    yeni bir duygu değildi aslında bu. herkes, hepimiz kendi çitimizin içinde yalnızdık. sis yalnızca bunu maddi âleme taşımış, olup biteni yüzüme vurmuştu.
    esasen lacivert, benim çitimdeki yalnızlığa ortak olmak istemişti. fakat o kadar alışkındım ki kimsesizliğe, onu sisin ardında bırakıp kaçıvermiştim. zira biz sevilmemeyi kabullenmiş ve hatta sevgisizlikle hayatta kalma işini marifet bellemiş insanlardık. sanıyorduk ki sevilince, yalnızlığı paylaşınca güçten düşecek, zayıflayacaktık.
    gururla meydan okuyorduk diğerlerine:
    ‘bak, bir başıma nasıl da ayaktayım, yıkamazsın beni!’



    ‘bir kördüğüm ki içim, çözdükçe dolaşıyor.’
  6. ‘i'm a legal alien!'

    aidiyet ve yabancılık duygularının aynı anda bu denli yoğun olması mümkün mü?

    avare gibi yürüyerek geçtiğim sokaklar on, on beş belki de yirmi yıldır aynı kalmayı başarmış. ve hatta utanmasam, sokak kedilerinin dahi yirmi yıldır değişmediğini söyleyeceğim.

    perdeleri daima kapalı mahalle kuaförü, başa sarıp duran bir film sahnesi gibi, hep aynı ara sokaktan çıkan polis aracı, okul çıkışı coşkuyla koştururken kuru çınar yapraklarını ezen çocuklar…
    bir şehrin kokusu dahi değişmiyordu.
    bu, aidiyetti.

    ağır adımlarla çarşıya çıkan caddeye ilerledim. beni gören bir anne tedirgin olup çocuğunu diğer yanına aldı. kendimle konuşuyordum.
    hayır, delirmemiştim.
    yalnızca yazacaklarımı unutmamak için yüksek sesle tekrar ediyordum, defterimi evde unutmuştum.

    kabul, delirmiştim.
    fakat öyle naif delirmiştim ki, insanların yanımdan geçerken beni ürkek gözlerle süzmesini gerektirecek hiçbir sebep yoktu aslında. öyle ya, kendim hariç, kimseye bir zararım dokunmazdı. kendime aylar önce zarar vermeye çalışmış, fakat bu dünyadan kapıyı çarpıp çıkmayı dahi becerememiştim. sonrasındaysa kaybettiğim makul düşünme yeteneğimi geri kazanamamış, git gide meczuplaşmıştım. yaşadığım her yere, tanıdığım her insana farklı gözlerle bakıyordum artık. hakeza onlar da bana turistmişim gibi muamele ediyorlardı. yasal bir uzaylıydım artık.
    bu, yabancılıktı.

    her zamanki gibi arada kalmayı, kararsızlığı, ait olamamayı ve en nihayetinde delirmeyi becermiştim.
    hayatta layıkıyla yerine getirebildiğim tek şey delirmekti zaten.

    'i'm an englishman in new york.’
  7. göğü temizleyen güneşin uzanıp dinlendiği vakitti. kalabalığın çiğnediği, hafif terlemiş kaldırımların çirkinleşmeye başladığı vakitti. bekliyordu, kitapevinin önünde. kederimi montun ceplerine tıkıştırıp, çarpık bir gülümsemeyle karşıladım onu. yüzü, hüzünsüz ve parlaktı. gözleri müthiş canlıydı. dudaklarını belirginleştiren rujun iştahlı gülümsemesi yayılıyordu yanaklarının kırmızılığına. bir sıkıntı gibi yürüyordum yanında. bir şeyler anlatıyor, bir şeyler anlatıyordum. sokakları daraltan o masalardan birine oturmuştuk. kaçak çay istedi. bense portakallı oralet. bana bir şeyler anlatırken sözcüklerinin arkasından rahatlıkla seyredebiliyordum yüzünü. yüzündeki kusursuzluğu korkutuyordu beni. çok güzeldi. kısacık saçlarının dağınıklığında, sallanan küpeleri boynuna değdikçe kızarmaya başlıyordu yeniden göğ. gözlerinin büyüklüğüne sığdırılmış en güzel hikâyelerin içindeydi. uzun sürmüş bir sessizlik sonrası,

    “camı kırılmış pencereler gibi bakıyor gözlerin. içerisi buz gibi.” kurduğu cümle hoşuma gidiyor. izin isteyip, defterime yazıyorum. bunu rahatlıkla kullanabileceğimi, söylüyor. gülümsüyorum. “anlat,” diyor. anlatıyorum. içimden onun gibi biri olsam, diyorum. iyilikle dolu. sevecen.

    “hayattayım hâlâ. neden? son bulmaz, dediğim şey son buldu. her şey bir saman alevi gibi o kadar çabuk sönüp gitti ki, anlamsızlaştı. ilk kez bir şeyin doğruluğundan emindim. ilk kez bir doğrudan alıkoymadım kendimi. peşinden gittim. ancak sakarlığımdan düşürüp kırdım. döktüm. çarpıp düştüm. sırtını dönüp gittiğinde içimde bir şeyler kırıldı artık. onarılamayacak bir halde.”

    “bir şey son bulduysa demek, o şey güzel değildi. bir şeyin güzel olması için devamlılık gerekir. sizde devamlılık oluşmamış ki. bir akış, bir derinlik olmamış aranızda demek.” bunu söylediğinde içim yırtıldı. söylediğinin doğru olmadığını ikna etmek istedimse de, çaba gösterme takatim kalmamıştı. yine de saçılmış yerlerimi toparlayıp, kötü düşüncelere izin vermemek için unutmadığım sözlerini söyleyince,

    “demek ki, söylediği gibi değilmiş,” deyip çayını yudumladı. acıyan bir sessizlikle sokağın ıslanışını seyrettim. ani bastıran yağmurdan kaçıp içeriye geçmiştik. suratım berbat bir hal almış olmalıydı. “kızdın mı bana?” dedi. kafamı salladım. “boşver necla, çok koymuş sana farkındayım. üzülmüşsün epey ama boşver. hadi bir oralet daha ısmarlıyorum sana, içeceksin,” deyip siparişi vermişti. iştahı kesilmiş, günlerdir bir şey yemeyen ben, iki lahmacunu ve hemen arkasından frambuazlı tatlıyı gömmüştüm. adamakıllı kilo almalıymışım, onun önüme koyduğu itirazsız her şeyi yeme zorunluluğun sözünü almıştı benden. haklıydı. kilom düştükçe düşüyor, kemiklerim acıyordu. en çok da sırtım.

    oralet masaya geldiğinde telefonum çaldı. aklıma doluşan en kötü ihtimallerin düşüncesi, kan kusuyordu içime. kalktığımda o da gelmek, benimle refakatçi olmak istedi. nazikçe reddettim. en pis, en çirkin hallerimi görmemeliydi.

    geldiğimde uyuyordu. kayıtsız yüzü, plastik hortumların içinde bir pıhtı gibiydi. düşmemek için bastığım her taş parçalanıyordu ayaklarımın altında.

    “sen de sırtını dönme bana. herkesler gitti. sen gitme. gidersen beni sevecek hiç kimse kalmayacak. beni koyma buralarda anne.”
  8. uyandım.

    saat 04.27. göğ koyu. pencereyi açıyorum. ışığı açık odaların üşümüş pencerelerini sayıyorum. on üç. falcı kadın geliyor aklıma. on üç, derin göçük. çatlıyorum. kapıyorum pencereyi.

    alnıma dokunan dünya, mavileşiyor. kalkıyorum masadan. yazdığım mektubu katlayıp zarfa koyuyorum. bu sefer aynı sokak, aynı bank değil. bir kitabın, çılgınca gülen sayfasına yerleştireceğim. gidip kentin kitapçısına. alnıma dokunan dünya, ılık bir ateş. hazırlanıp çıkıyorum evden.

    göğün yeryüzüne uzak olduğu bir gün, bugün. çekilmiş diş gibi sokaklar. yosunları dökülmüş yüzlere bakıyorum. kana kana sessiz ve mutlular. kana kana çıplak. ara sokakların birinde oturuyorum kafeye. saat erken. açıyorum zerre’yi. süha’nın şiirlerini. gelişini bekliyorum kadının.

    “süha, sen ne güzelhayvan’sın,” diyorum.

    geldi. oturdu. merhabalaştık. aramızda bir masa, dünyayı serinletiyor. “hiç konuşmuyorsun,” diyorum. “konuşmayı sevmiyorum pek, sen anlat.”
    “ne anlatabilirim?” diyorum susuyor. susunca bakıyorum yüzüne. bomboş bakan gözleri a.’yı hatırlatıyor bana. üşüyorum. güvenli olmayan bir yol gibi yüzü. geri dönmek istiyorum. kalkmak masadan, gitmek yeniden eve. hızlı hızlı içiyorum corona’yı. bir dilim limon atıp ağzıma. ekşiyorum. topuğum soyuluyor. gidemiyorum. aklıma ilk gelen hikayeyi anlatıyorum. dinliyor.
    “evet, biraz da sen anlat,” diyorum. susuyor. başımı çevirip sokaktaki cılız ağaçların dal yarasını, yaprak yarasını, serçe yarasını seyrediyorum. sıkılıyorum. pat pat dökülüyor sözcükler ağzımdan.
    “madem böyle sus pus oturacağız, neden görüşme teklifimi kabul ettin?” sırtüstü düşüyor sokaktaki bütün ağaçlar. ben sırtüstü düşüyorum, lanet bir cümleden. topuğum daha da soyuluyor. uzunca bana bakıyor. bana bakışından kaçırıyorum gözlerimi. tekrar çeviriyorum başımı.
    “çünkü sende bir şey vardı. incinmişsin,” diyor. “bu yüzden geldim.”

    yere düşünce berelendim. çürük kokusu yayıldı. üstelik koku da geçmez, kaybolmaz. a. geliyor gözümün önüne. kırık bir çocuk parkına bakan pencere oluyorum. hiç uğramıyor. sonra dönüp kadına bakıyorum. bu sefer kaçırmıyorum gözlerimi. saçlarının arasındaki beyaz telleri sayıyorum. çenesindeki kahverengi lekelerini. gözlerindeki boşluğun derinliğine uzatıyorum kafamı. midem tutuyor. “boş bakıyorsun bana, belli sen de incinmişsin,” deyip konuşma payını ona bırakıyorum.

    anlattı. 10 ekim katliamını. dokuz yıldır beraber olduğu sevdiceğini 10 ekim’de tren garı önünde bir bombayla parçalanışını. arkasından bağırışını. ve o’ndan sonra boşluğa çakılışını. tane tane. acelesizce. kanayarak. “çok özlüyorum onu necla. bir bomba da beni parçalasa, gidebilsem.”
    ardından “peki, sen neden incindin?” diyor. bu sefer ben susuyorum. aramızdaki acı, böğrümüze kıvrılmış bir kedi oluyor.

    saat gecikti. kalktık. otobüs duraklarına doğru yürüdük, sedasızca. sırtımı dönüp gitmeden, “mucizevi bir yerdesin, sakın geri dönme,” deyip kanayan topuklarımla hızlanıyorum. bir daha hiç görmeyeceğim, hissediyorum.

    cadde üzerindeki parktan içeri geçip bir banka oturuyorum. bütün topal dünya kamburuma birikmiş. gün yırtılıyor yavaş yavaş. dağılıyor karanlık. bir karga bankın demirliğine konuyor. sonra zıplıyor yanıma. ilk kez benden korkmayan bir kargayla tanışıyorum. şaşkınlığım hüzne bulanıyor. bir iki adım daha yaklaşıyor. gözleri ne kadar da canlı. başımı hafif eğip, kargaya sokuluyorum. gak, diyor. kimse duymuyor. ağlıyorum uzun uzun.
  9. bir cumartesi güzelliğinin keyfini çıkarmak, biraz da sabaha mahsustur. dünya sabah erkenlerden yaratılmıştır. bir yatakta, bir odada, bir evde, bir yeryüzünde tek başına uyanmanın garip sevecenliğini bir kez daha tadıyorum. annem de yok evde. odalarda uyuklayan eşyaların hırıltısı karışıyor radyonun sesine. biraz daha sesini açıp, kahvaltı hazırlıyorum kendime. tek kişilik bir çay bardağı, tek kişilik bir çatal, tek kişilik bir tabak masada. radyoda tanıdık bir ses. “neden geldim istanbul’a / tutuldum kaldım avare”

    ekmek parçalanıyor, peynir küfleniyor, zeytin acılaşıyor, bal şekerleniyor, çay soğuyor. ayaklarıma şiddetli ağrılar iniyor. biliyorum, istanbul’a gitmek için kezlerce aldığım biletlerden birini yırtmazsam, küçük şehrin istasyonunda inip a.’yı görmek isteyeceğimi. çayımı tazeliyorum. hareketli bir türkü başlıyor. tuvalete gidip ağlıyorum. telefonu alıp mesaj yazıyorum. gönderemiyorum. silmiş beni, engellemiş de. tuvalette konuşmak günah ya, fısıldıyorum kulağına. insan, insanın son umudunu hiç elinden alır mı?

    masayı toplamadan, radyonun sesini kısmadan hazırlanıp çıkıyorum evden. güneş serin, sokaklar yeni ısınıyor. dünya aynı dünya. ben aynı necla’yım. bulutlara bakıyorum. tuhaf geliyor. tekrar bakıyorum bulutlara. bütün huzursuzluğum göğe akmış gibi. hiçbiri benzemiyor bana. kötü bir insan olduğum için mi bu gariplik?

    kot montumu çimlerin üzerine serip oturuyorum. aylar önce hastane bahçesinde, şalvarlı amcanın bana verdiği sigara paketinden bir sigara çıkarıp kibriti çakıyorum. burnumu gıdıklıyor ahşabın yanık kokusu. seviyorum kokusunu, ahşabın yanığını. bir tane daha çakıyorum. tütüyor sigara. içimdeki yabancılık hissini yaratan kendime bakıyorum dönüp. hiçbir şey düşünmeyebilirim. hissetmeyi bırakabilirim. kafamdakileri silebilirim. sahip olduğum şu zaman, her şeyimi insafsızca harcamasa. ağacın dibinde kirli köpeğe bakıyorum. çimler üzerinde ezilmiş, çiğnenmiş izmaritlere. tişörtü göbeğinin üstüne sıyrılmış şişko adamın kapanmayan ağzına bakıyorum. uykusundaki çirkinliğine. her şeyden boşalan dünya, birikiyor parka. kalabalıklaşıyor. buradan başka bir yerde olmayı, kalkıp gitmeyi istiyorum. pek çok şeyi istemeye devam ediyorum. mümkün olmayan pek çok şeyi.

    içimi sıkıştıran bir şey var. alışılmışın dışında. bu kalabalıklarda berbat bir şey. zalim bir şey var insanların birbirine benzeyen dış görünüşlerinde. yüzler aynı. bütün eller aynı yenilgiden çıkmış. bütün ayaklar aynı yolu çürütmüş. boşluklarla şişirilmiş bedenlerin kokusu boğazımı yakıyor. sanki bedenimden bir uzuv kesilmiş, her günü nasıl yaşamam gerektiğini unutuyorum. insan ne şahane, ne boktan bir şey değil mi?

    bir aile oturuyor az ötemde. iki erkek çocuk. biri babanın kucağında. diğeri elini tutmuş annesinin. sesleri ulaşıyor buraya. yüzümü onlara çevirip öyle bakakalıyorum. hepsinin gözleri bembeyaz. capcanlı. ışıl ışıl. baba çantasından iki tane güneş gözlüğünü çıkarıp, yoklayarak bulduğu yüzlerine takıyor çocukların. küçük bir örtü seriyorlar. kadın gülüyor. adam gülüyor. çocuklar gülüyor. birbirlerine dokunarak dünyayı daha güvenli, daha az korkutucu hale getiriyorlar. daha güvenli, daha az korkutucu olan o dünyaya gitmek istiyorum. baba, kör yürüyüş çubuğunu alıp kalkıyor. büyük çocuğun elinden tutup salıncağa doğru gidiyorlar. anne, küçüğünü emziriyor. dünyayı ağzıyla seven çocuğa karışıyorum. uzun bir rüzgar çıkıp geliyor. çimenlerin yüzü göğe dönük salınırken, hışırtısını duyuyorum yaprakların. arkamda beni çağıran bir hışırtı. tanıyorum yaprakların hışırtısını çiğneyen adımlarını. her an kalkıp gidecekmiş gibi eşikte bekleyen bir misafirin tedirginliği adımların. nereye gideceğini bilemeyen. kesilince her şey, anlıyorum ki sen değilsin.

    şuan bir ağacın sırtında yan yana oturabilseydik. sen kitabını okurken, ben tutup arsızlığımla öpseydim boynundan. annemin hiç ölmeyeceğinden, doktorun bana dediklerinden bahsetseydim. ölmenin o kadar da kötü bir şey olmadığını. güvercinlerin esmerliğinden, çocuğun ağzıyla dünyayı sevişinden, annenin bembeyaz bakan gözlerinden anlatsaydım. tam da bir şey gelip içimdeki bütün şeyi parçalıyor. güvercinler gurulduyor. senden ses yok hâlâ.

    kafamdaki boşluk, içimdeki boşluğa karışıp metal tadı veriyor gözyaşlarıma. bırakıp gidenler uzun yaşıyor bunu anladım. kalanlarınsa ömrü kısa. dünya benimle birlikte kararırken dönüyorum eve. radyoda haberler. kapatıyorum. masayı toplayıp temizliyorum mutfağı. soyunup ayna karşısına geçiyorum. elimde fotoğraf makinesi. yüzüme bakıp basıyorum deklanşöre. bir fotoğraf. sonsuza kadar kalacak bir fotoğraf. hiçbir şey geçmiyor. sadece kenarlarından eskiyorum.

    gitti. bir daha gelmeyecek. yarın pazar. sıcak çok sıcak olacak hava.
  10. hüznün henüz çocuklara ulaşmadığı zamanlarda,
    agora ismindeki ülkede genç bir prens varmış.
    agora'nın griye boyanmış göğü altında,
    kasvetle doldurururmuş ciğerlerini.
    öylesine kopukmuş ki hayattan,
    yağmurdan sonraki toprak kokusu bile mutlu etmiyormuş onu.
    bir gün yine gri göğü izlerken,
    bulutların arasından mavi bir ışığın ona doğru süzüldüğünü görmüş.
    heyecanlanmış tabi ister istemez.
    griye hapis yaşayanlar bilmezmiş mavinin güzelliğini.
    ardından bir ayna alıp, ışığın süzüldüğü yere bir tutam gri yollamış.
    bu kez mavi daha güzel bir parıltıyla karşılık vermiş kendisine.
    prens mutlu olduğunu hissetmeye başlamış.
    her sabah gözünü açtığında göğe bakıyor,
    mavi pırıltı orada mı diye meraklamıyormuş.
    griyi katledip orada olmaya devam eden maviyi gördükçe açık oluyormuş sebebine.
    bir gün yine gri yollamak için aynasını eline aldığında,
    aynada kendisini değil mavinin sebebini görmüş.
    hayatı boyunca gördüğü en güzel şey varmış karşısında.
    masumiyetin timsali olabilecek kadar beyaz tenli,
    aşkı somutlaştırabilecek kadar iri ve kömür gözlü,
    rüzgarların bile dokunmaya kıyamayacağı narin saçlara sahip bir kız varmış aynada.
    öylesine güzelmiş ki,
    prens hapsetmek istemiş onu kaburgasının en soluna.
    aynadaki kız standl prensesiymiş aslında.
    bir derdi varmış üstelik.
    tüm hayatı boyunca kısıtlamalardan inşa edilmiş,
    bir kulede yaşamak zorundaymış.
    asla özgür olamamış ne kadar istese de.
    ne kuleden ayrılabilmiş,
    ne de üstündeki siyah elbisesinden kurtulabilmiş.
    derken o da tıpkı prens gibi gökyüzündeki griyi farketmiş.
    biraz özgür hissettirdiği için,
    biraz da bu kuleden kurtulmak istediği için griye sarılmış.
    biraz zaman geçtikten sonra da aşık olmuş agora prensine.
    tabi prenste ona.
    ama gün geçtikçe prenses üzülüyor,
    üzüldükçe de mavisinden yitiriyormuş.
    agora prensi dayanamayıp hüznünün sebebini sormuş.
    çünkü katlanamıyormuş onun böyle olmasına.
    prensesin derdi şuymuş;
    muhafazarlığın aşırılaşmış halinin somutlaştığı bir annesi varmış.
    öylesine baskı yapıyormuş ki prensese,
    artık intihar etmeyi bile düşünür hale gelmiş prenses.
    prensin ise içi içini yiyormuş.
    içinde bulunduğu durumdan çekip kurtarmak istiyormuş prensesi.
    her gün bunu nasıl çözerim diye düşünüyor,
    ama hiçbir çözüm bulamıyormuş.
    derken yaşadıkları dünyayı ejderhalar ele geçirmeye çalışmış.
    aslında ejderha diye bir şey yokmuş.
    ama dünyanın kralı olmak isteyen bir soytarı daha fazlasını istediği için adamlarını ejderha kılığına sokup ne kadar masum varsa öldürmüş.
    bu olaylar yaşanırken standl kralı,
    ejderhalara karşı koymak için savaş meydanına çıkmış.
    ne akla hizmetse ejderhalar karşı koyarken yardımı dokunur diye,
    kızını da götürmüş zorla savaş meydanına.
    bir ejderhanın ateşi neredeyse yakıyormuş prensesi.
    prenses bunu prense anlatınca küplere binmiş prens.
    aylardır düşündüklerini anlatmış prensese.
    planı şuymuş;
    prensesi hapsolduğu kuleden kurtarıp agoraya getirecekmiş.
    prenses mutlu olsun diye her şeyi yaparmış prens.
    prenses bu fikri öğrenince biraz korkmuş.
    ailesinden ayrılacak olması üzmüş onu ama prense onunla geleceğini söylemiş.
    prens ise bu haberin üstüne hazırlıklara başlamış.
    ilk işi kraliçesinden izin almak için konuşmak olmuş.
    kraliçe esmiş gürlemiş prense,
    aslında korkuyormuş.
    çünkü standl yolunda onlarca azılı yaratık varmış.
    tek kimsesi prensini katbetmek istemiyormuş.
    ama prens kararlıymış,
    ucunda ölümde olsa gidip prensesi kurtaracakmış.
    çünkü onun için en güzel ölüm şekli prenses için olanmış.
    kraliçe istemeye istemeye kabul etmiş bu durumu.
    prens hemen atına atlayıp standl yoluna düşmüş.
    yoldaki onlarca canavarı bir bir mağlup edip,
    prensesin kulesine ulaşmış.
    prenses kuleyi koruyan babasının yalnızca haftada bir defa dua etmek için oradan ayrıldığında kuleyi savunmasız bıraktığını anlatmış prense.
    prens ise tam anlattığı vakitte ulaşmış kuleye.
    prenses en sevdiği eşyalarını toplayıp atlamış kuleden.
    prens onu yaklayıp,
    apar topar atına bindirmiş ve agora yolunu tutmuşlar.
    bu yolculuk prensin hayatındaki en değerli anmış.
    bu anda hapsolmak istiyormuş.
    çünkü hayattaki en sevdiği şey yanındaymış.
    derken agoraya ulaşmışlar.
    askerlerle onları kalenin girişinde bekleyen kraliçeyi görünce prens anlamış başına gelecekleri.
    standl kralı kızının kaçırıldığını anlayınca küplere binmiş ve prensesin bıraktığı mektuptan yola çıkarak agorayı savaş açmakla tehdit etmiş.
    bu durumdan korkan kraliçe ise agora kralına anlatmış durumu.
    kral hiç düşünmeden prensesi babasına geri vermek için haber yollatmış standl kralına.
    haberi alan standl kralı hemen yola çıkmış.
    kısa bir süre sonra agoraya ulaşmış.
    agora kralına bu onurlu davranışı hatrına savaş açmayacağını ve isterse prensle prensesin evlenmesine izin vereceğini söylemiş.
    kral ise oğlunun hüznüne dayanamayıp onları evlendirmeye karar vermiş.
    kısa bir süre sonra standl a ziyarate gidip,
    evlilik hakkında planlar yapmışlar.
    plana göre prens ile prenses 1 sene sonra evleneceklermiş.
    ama bu süre içinde prens prensesi göremeyecekmiş.
    prens mecbur kabul etmek zorunda kalmış bu isteği.
    agoraya geri dönmüşler.
    prens öylesine özlüyormuş ki prensesi gökyüzünden gözünü ayıramaz olmuş.
    prenses nadir de olsa aynadan konuşuyormuş prensle.
    ama annesi bunu farkedince konuşamaz olmuş.
    üstelik standl kraliçesi prense sürekli baskı yapıyormuş.
    prensesin yaşadığı kulede prensesle onun kuralları altında yaşamasını istediğini anlatıyormuş sürekli.
    prens bu durumda prensesin mutlu olmayacağını biliyormuş.
    kraliçeye prensesi üzmemesini, eğer üzerse yine gelip onu alacağını söylemiş.
    kraliçenin gözü karaymış.
    kızını asla ona vermeyeceğini ve prensesin tüm ömrü boyunca onun kulesinde,
    onun kuralları altında yaşayacağını söylemiş.
    bu konuşmadan sonra prens prensese ulaşamaz olmuş.
    ulaştığında ise kraliçenin söylediklerini anlatmış prensese.
    kraliçeye ne kadar öfkesi varsa kusmuş bu arada prens.
    prensesin üzülmesini istemiyormuş.
    ama prenses prense annesinin haklı olduğunu,
    bundan sonra kendisini istemediğini söylemiş.
    prens tekrar gelip kendisini alacağını söylemiş prensese.
    ama prenses "senin için bir daha ailemi üzemem." diyerek kestirip atmış.
    bunun üzerine prens küplere binmiş ve prensese artık onu istemediğini söylemiş.
    yaptığı onca şeye rağmen prensesin sadece yaptığı kötü şeyleri hatırlaması çok zoruna gidiyormuş çünkü.
    bu konuşmadan sonra prensle prenses bir süre konuşmamışlar.
    ama prens dayanamıyormuş bu duruma.
    prensesten özür dilemek için ona ulaşmaya çalışıyormuş.
    ulaşamıyormuş ama.
    aylarca prensese ulaşamaya çalışmış.
    bu süre içinde git gide tüketiyormuş kendisi.
    kendini kaledeki bir zindana kapatıp kimseyle konuşmuyormuş.
    yiyip içmiyormuş.
    şarkı bile söylemeyi bırakmış.
    günler günleri kovalamış ve 8 ay sonra prens prensese ulaşmayı başarmış.
    onunla konuşmak istemiş ama hiçbir şey artık eskisi gibi değilmiş.
    prensesle konuştuğunda prenses en keskin kelimelerle yaralamış prensi.
    ve ruhunu katletmek adına onu sevmediğini söylemiş.
    prens bunu duyunca vazgeçmiş her şeyden.
    griden maviden, hatta nefes almaktan bile.
    tüm bunlara rağmen prensesi sevmeyi asla bırakmamış.
    ne zaman göğe baksa prensesi çekmiş içine acı kadar derin bir nefesle.
    ama prenses asla geri dönmemiş.
    hatta gökteki mavisi bile yokmuş artık.
    prens eskisinden de kasvetli bir haldec griye hapis yaşıyormuş artık.
    ama gökyüzüne asla yüz çevirmemiş.
    belki bir umut tekrar mavi belirlir diye beklemiş durmuş ömrünce...

    peki sizce maviye boyanır mı tekrar prensin gökyüzü?
    yada gri bir gökyüzünde mi son bulur prensin hayatı?
    sizce prens nasıl devam etmeli hayatına?