1. yansızlık denince bir sürü 'yansızlık' kelamından fırlayan anlam yapışıyor anlamaya meyyal zihinlere. oysa benim bahsedeceğim yansızlık; yapışmayan, sadece fırlamış olan.

    zirâ yapışacağı zihin de yansızlığın yapışmayanlığından yapılmış, oluşmuş olacak.

    önceleyin şu ilk akla gelen, yapışan yüzeysel yansızlıkları ayıklayalım. bunları ayıklamak için spesifik olarak irdelemeyeceğim, direkt bunları oluşturan zihnin yansızlığının mümkünsüzlüğünü nietzscheyen dekontstrüktivizmle açımlayacağım.

    taraf olmak, bir yan tutmak insanın 'kaçınılmazıdır'. bir şey ona aks olduğunda onu aklında mantıksal olarak şematize edişinden galatasaray'ı tutmasına kadar yaşanan bütün metamorfoz aşamalarının her birisinde kaçınılmazıdır. insan yan'sız yalpalar. güc'e yönelimliliği her yöneliminin belli seviyesinde onu yanlılaştırır. işte bu bahsettiğim 'belli seviye' kilit noktamızdır.
    bu belli seviye 'anlamlandırma' seviyesidir. anlamlandırma nasıl gerçekleşir peki?

    anlamlandırma, insanın ona yansıyan acı vericiliklerin yalpalatışlarının düzenlenmesi ve bu düzenliliğin realize edilişinin ayakta kalan prosesinden doğar. şöyle der nietzsche tam olarak;

    '' insan realite kavramını nereden alır? o düpedüz acıyı niçin değişmeden, aldanıştan, çelişkiden istihraç eder? ve niçin bunun aksine mutluluktan etmez?
    hor bakma, ölen her şeye karşı nefret, değişen başka şekle bürünen her şeye karşı kin: kalıcı olanın bu değerlendirilmesi nereden kaynaklanır? burada besbelli gerçeğe yönelik irade sadece kalıcı olanın dünyasına girme talebidir. duyular aldatır, akıl düzeltir yanılgıları. buna binaen aklın kalıcı olana götüren yol olduğu sonucu çıkarılır; en cismani olmayan ideler buna göre 'gerçek dünyaya' en yakın olmalıdırlar. ekseri mutsuzluk darbeleri duyulardan ortaya çıkarlar. onlar dolandırıcı, efsunlayıcı, yok edicidirler. mutluluk yalnızca var olanda garanti edilir: değişme ve mutluluk birbirini devre dışı bırakır; buna göre en yüksek arzu var olanla gözümüzce birleşmektedir. bu şunun için formüldür: en yüksek mutluluğa götüren yol!
    özetle: olması gerektiği gibi olan dünya mevcuttur; içinde yaşadığımız dünya bir yanılgıdır. bu dünyamız mevcut olmamalıdır. var olana inanç sadece bir sonuç olarak ortaya çıkar. asıl primum mobile !: devinmeyi başlatıcı darbe !: ;olmakta olana karşı inançsızlık, olmakta olana karşı güvensizlik, bütün oluşun küçümsenmesidir. olmak zorunda olan dünyaya inanç gerçekte onun mevcut oluşu, olması gerektiği gibi bir dünyayı yaratmak istemeyen, üretemeyenlerin inancıdır. onlar onu var sayıyorlar, ona ulaşmak için araçlar ve yollar arıyorlar. 'gerçeğe yönelik irade', yaratmaya yönelik iradenin güçsüzlüğüdür. '' güç istenci sf 297

    yani yolda yürürken düşen bir insanı düşündüğümüzde bu düşüşünün acısını, buhranlarını yürür'lüğündeki kendiliğindeliğine yeniden eklemlemek için bu acıyı 'realize' eder. işbu bu realize ediş düşkünlüğün ötelenmesi ve kalkabilirliğin yine yürürlüğüne duyduğu alışkanlıktan ötürü güçlü hissedirişi esbab-ı mucibesiyle yürürlüğünün kendiliğindenliğinden öte bir duygu yaşatır. ' seni öldürmeyen şey güçlendirir ' kendi formundan koparılıp bu bağlam'a içrekleştirilebilir. böylece daha kolay anlaşılır.
    yani 'mutluluk' yalnızca bu realize edişte mümkün oluyor dediği gibi nietzsche'nin. ve bu ağı, zehir bilindiği üzere şu anda kanında dolaşıyor, realize ediş olmayan 'realize edişlerin' sihr'i mutluluklarının ürünü sırtaran gereksizler güruhu insanlığın.

    ve işte başta bahsettiğimiz 'kaçınılmaz' yanlılık budur. yalpalayışlara mutluluk yanılsamaları yamalamanın 'kaçınılmaz' yanlılığı. yegâne elemimiz.

    imdi mevzunun maurice blanchot perspektifine geçmek için bu kaçınılmaz'ın aslında kaçınılmaz olmadığını söylemeliyiz. pekâlâ neden öyle değildir?
    çünkü şematize edişin, yalpalayış düzeltiminin dinamiği o süreçte yaşanan 'düşünme'dir. düşünme ise direkt olarak dil'e bağlıdır. nietzsche, saussure, ilk dönem wittgenstein'ı ve derrida'ya baktığımızda bunun kesinliğini görürüz. bunun muhtevasını açıklarsak yazı epey uzayacağından buna girmeyeceğiz. sadece şu cümleyi iyice idrak edersek bile yazının devamı için bir anlayabilirlik kazanılacağını düşünüyorum;
    gösterilen hiç bir zaman kendisi olarak kalamaz kavrama'da.
    yani insan bir şey'i kavradığı an artık o şey insanca başka bir 'şey'dir. bu dil öncesi bir dil olarak adlandırabileceğimiz kavrama durumu bahsettiğimiz yanlılıkla analojiktir.

    blanchot da bunca açıkladığımız nietzsche'yen 'yansızlığı' özümsemiş ve problemin nihai duvarı dibinde, dil'in en derinlerinde gezinmiştir. dil'de yansızlığı dekonstrüktive etmiştir.
    çünkü dil'de yansızlık söylediklerimizle bağlantılı olarak direkt yansızlık'tır.

    bir cümlesine bakalım daha iyi anlayabilmek için blanchot'yu;

    ' seni kim kaygılandırıyor böyle, kimsenin dili sürçmedikçe telaffuz etmediği zavallı söz? ' (*:le pas au dela )

    kimsenin dili sürçmedikçe telaffuz edilemeyen sözler vardır. bu sözler 'anlamlandırma' kasabının bıçağının altına yatmazlar.
    mesela şöyle, buna yakın anlamlı bir şey söyleyeceğiniz zaman söyleyemediğinizi ve bunu söylediğinizi tahayyül edin; ' hadsagasadarsgadalraf'

    mesele buna yakın anlamlı bir şey olup olmaması değil bu sadece emprovize bir örnek. mesele şu; o kelimeyi söylediğimiz an'da onun anlamlılığını, anlamsızlığından çıkarsamadan önce yani onun yalpalayışında, realize edilmeyişinde çok küçük bir moment boyunca kalırız.
    işte bu gerçek yansızlık, blanchot'nun bahsettiği yansızlıktır.

    o kelime şu anda ona yeniden baktığınızda olduğu anlamsızlığın anlamlılığına hiç bürünmemiş, sadece yalpalayışında kalmalı idi. yansızlık bunu gerektirir zirâ. insan oluş bunu gerektirir. insan oluş, yalpalayışını sahte mutluluklar için düzeltmemektir. insan oluş; yalpalayışındalıktır. ötesiz, berisiz.
    dik durmak 'tanrımız' olmuş. dik durur 'tanrılarımız' (*:mantık dil düşünüş) olmuş. bizi dik durur yaptıkları için. yalpalatmadıkları, yalpalamadıkları için. oysa;

    ' inanacak olsaydım eğer, dans etmesini bilen (*:yalpalayan) bir tanrıya inanırdım. ' böyle buyurdu zerdüşt - friedrich wilhelm nietzsche