• izledim
    • izlemek istiyorum
  • youreads puanı (8.20)
brazil - terry gilliam
geleceğin tuhaf ve gereksiz derecede karmaşık, fütüristik dünyasındayız. devlet memuru sam lowrey, etrafını saran bu bürokrasi ve teknoloji cenderesinden bunalmış bir istatistikçidir. kaçışı ve sükuneti, kendisini her şeyden izole ettiği hayallerde bulur. rüyalarında sürekli olarak aynı kadını kurtardığını görür.sam'in yaşadığı gerçek dünyayı ise, herşeyi görüp kontrol eden bir bilgisayar idare etmektedir. jill layton isimli genç kadın terorist olmakla suçlandığında, düzenli olarak hata kontrolleri yapmakta olan sam bunda bir yanlışlık olduğunu farkeder ve jill ile tanıştığında onun rüyalarında kurtarıp durduğu kız olduğunu anlar. (sinemalar.com)
  1. terry gilliam'ın yönettiği, beyazperdedeki en iyi distopyalardan biri. 1984 - george orwell eserinden etkilenilmiş ancak film kendi üslubunu oluşturmuştur. izleyenler, yalnız ve güzel bir ülkenin şu andaki durumu ile benzerlikler bulabilir.
  2. kült sıfatını hak eden bir filmdir. tam bir terry gilliam deliliği işte.
  3. başarılı yönetmen terry gilliam'ın en iyi filmi. ayrıca en sevdiğim distopya filmi. mutlaka izlenmeli.
  4. george orwell'in "1984" adlı eserinden (dolaylı olarak ya da doğrudan) esin almış olması muhtemel distopik bir kara mizah filmidir. 1984, daha çok ideolojik yönlü bir distopya iken, brazil ise daha çok bürokratik yönlüdür. kimilerine göre 1984'ten daha başarılı bulunmuş, kimilerine göre ise onun daha gerisinde kalan bir sinema yapıtı olduğu yargısına varılmıştır.

    !---- spoiler ----!

    formalite ve bürokrasi çılgınlığı üzerine kurulmuş bir totaliter devlet ideali içinde, sistemin idamesi uğruna sistemi meydana getiren ögelerin nasıl harcandığını anlatır bize bu filmiyle terry gilliam. anlatısında ana kahramanımızın yaşadıkları, sanrıları ve hayâlleri ile iç içedir. bu bakımdan yapıt, kendi post-postmodernizmini sürrealizmle harmanlayarak bize sunar. filmde eylemler ve kurumlar genellikle anonim kalır. sistem dahilinde kendi rolünü belirlemede başarısız kalan ve kendi iç dünyasında bu durumun farkında olmayan ana kahramanın ansızın ortaya çıkan anarşist bir ruhla tutkularının peşine düşmesi, ki bu her ne kadar bir "özgürleşme" sürecinin başlangıcı olsa bile, en nihayetinde onu özgürlüğe ulaştırmaz. 1984'ün final sahnesine nazire yaparcasına, sistemden kurtuluşun ancak "düşlerde, sanrılarda" ve/veya "ölümle" mümkün olabildiğine vurgu yapar. zaten filmi tam bir kara ütopya kılan da budur.

    "olmak ya da olmamak, işte bütün mesele budur" demiş olsa da ünlü yapıtında * shakespeare, artık bir bakıma sistemden yana olmanın da olmamanın da bizi götürdüğü yer kaotiktir. sistem dahilinde ya da haricinde gerçekleşen olaylardan etkilenmemek elde değildir. bütünüyle bürokratik ve formaliter olan bir sistemde ortaya çıkan hatalar, (iyi bir niyetle onları düzeltmeye çalışmak isteseniz bile) bir şekilde daha fazla yanlışı beraberinde getirmektedir. «mistakes? we don't make mistakes» bir şekilde hiçbir şey yapmamak, bir şey yapmaktan yeğ gibidir. insan üretimi olan şeyler büyük, "insan" ve "insanlık" ise tüm bunların yanında küçücüktür. filmde yer yer "otorite bizi gözetliyor" izlenimine kapılmamızı sağlayacak unsurlar vardır, ama aslında bunun üzerinde pek durulmaz, zira onlar da sadece birer formalite detayından ibarettir.

    bir metropolde yaşıyorsunuz, kentin muhtelif yerlerinde zaman zaman bombalar patlıyor ve insanlar ölüyor. saldırıların karşıt grupların terörizm eylemleri olduğu söyleniyor, bunun dışında kimse bir şey bilmiyor. zaten artık bununla yaşamaya alışılmış, hayatın bir parçası hâline gelmiş...

    kalabalık bir toplum içindesiniz, ama yalnızsınız. sosyalleşiyorsunuz, ama bu etkinliğiniz de tıpkı bulunduğunuz ortamlar gibi yapmacık...

    "en güzel aşk zor olandır" diyor bir haluk levent şarkısı. ve en sonunda siz de o biricik zor aşkınızı buluyorsunuz ve başarıyorsunuz ona ulaşmak için tüm engelleri aşmayı. ama nerede oluyor tüm bunlar, elbette kendi fantezi dünyanızda! yoksa hangimiz gidip yıldız tilbe'mizi pezevenklerin elinden alan (kurtaran) ibrahim tatlıses değiliz ki...

    kullandığımız teknoloji, ne yapardık onlar olmasa dediğimiz onca makine, hayatımızdaki o "kusursuz görünen" şeyler. zaman zaman onlara hayranlıkla bakakalsak da, elbette biliyoruz ki kusursuz değiller, zira birçoğu üretimi bakımından belli başlı arızalara pek meyillidir. garanti süreleri ve servisleri vardır her birinin, ama bir yerde bu da bir aldanmaca ve aldatmacadır. üretim zincirinin kendi progresif yapısı "tüketime teşvik edici şekilde" oluşturulmaktadır. bu yüzden hayat bizi öyle bir noktaya getirir ki, artık o makineleri tamir ettirmektense arızalı olarak kullanmayı tercih ederiz...

    !---- spoiler ----!

    evet, film, içinde bulunduğumuz postmodern çağın hiç yabancısı olmadığınız lanet olasıca yanlarına gönderme yapmakta. kendi döneminin ötesinde bir yapıt. henüz izlenmediyse izlenmeli, henüz yasaklanmadıysa otoritelerce yasaklanmalı. *

    ve son olarak da pink martini yorumuyla filme adını veren parça: