1. burnout syndrome yani tükenmişlik sendromu, envai çeşit sebeplerle bireyin kendisini yitik, bitmiş, tükenmiş hissetmesi durumu ve öyle de olması.
  2. 27 yaş kabusuyla birlikte at koşturan, doktora gidip "ben ne hissettiğimi ve hissedeceğimi bilmiyorum artık." demenin zerre fayda etmeyeceğine inandığım, kişinin kendini uzun süreli gözlemiyle ortaya çıkarabileceği sorun, hastalık.

    yaklaşık 3 aydır bende var sanırım. en başlarda kalbin beyinle sık sık yer değiştirmesi olarak hissediyordum. son 1 buçuk aydır ise, bahar yorgunluğuna benzer bir halde üzerime çökmüş durumda. sürekli depresyonda mı olmak ister insan, be arkadaş? şu yaşıma kadar zaman zaman düşsem bile yere, her zaman kahkaha atıp keskin bir küfür savurarak ayağa kalktım. hiçbir zaman tamamen belirgin hedeflerim olmadı, bunların yerlerine kısa vadeli hedefimsiler koyarak devam ettim. belki bu tetiklemiştir diyorum kendi kendime ama sorumluluk almayı da çoğunlukla severim ben. çevreme çizdiğim "sülalem rahat benim" imajını halâ sürdürüyorum. gerçi bu da belirtilerden biriymiş. mesleki olarak fazlaca sorumluluk ve iş yükü altına girildiğinde daha sık ortaya çıkıyormuş. çok kısa süreler haricinde hiçbir zaman iş yüküm sırtımdan akan bir hale de bürünmedi aslında, tez yazdığım dönem hariç.

    herbert freudenberger uzun yıllar önce bu tükenmişlik sendromunu 3'e ayırarak psikoloji literatürüne sokmuş:

    1- duygusal tükenme*: insani duyguların en olumlu olanlarını da, en olumsuz olanlarını da cehennemin dibine postalamak, geri dönmelerini istememek.

    2- duyarsızlaşma*: "sülalem rahat" ruh halinin hayatın bütün alanlarına zehir kıvamında yayılması. "kişiliksizleşme" daha doğru gibi.

    3- kişisel başarı duygusunda ve/veya beceride azalma*: yeni hedefler koyamama, hiçbir şeyi başaramayacağını hissetme, motor becerileri bile sorgular olma; kısaca bok çuvalı gibi hissetme.

    duygusal çözülmeyle başlıyor genelde. iş hayatında taşıdığınız yükler ilk sırada olmak üzere, özel hayatınızdaki yükümlülükleriniz, hayatın sizi sınırladığı alanlar ve bir kutuya kapatılmışlık hissi bu sendromun kucağına bir güzel oturmanız için gerekenler. bendeki, duygusal çöküşle başladı sanırım. son 10 gündür işte de yoğunum ama sıklıkla yazıldığı, söylendiği gibi "ofise gittim sabah. bilgisayarın başına oturdum. klavyenin tuşlarına bastığım anda hıçkırıklara boğuldum" şeklinde bir atakla birlikte çığ boyutlarına ulaşmadı. belki de ulaştı ama ben farkına varmadım bunun. bu hıçkırık olayı da garip gerçekten. dayımı gömmek için girdiğim kabrin, toprağın altını hatırlıyorum sıklıkla şu son 3 aydır. gene freudenberger'e göre de, tükenmiş hissettiğin en dip nokta, ölümü en derin, en soğuk, en kanlı canlı şekilde, karşında ayakta durup sana bakar gibi algıladığın anların toplamından oluşuyormuş. bunlar ister anılar olsun, ister sana anlatılanlar olsun; değişmiyor bir şey. sonuç aynı: diptesin.

    tükenmişlikten kurtulma yollarının en etkilisi, beyni sürekli bir şeylerle meşgul etmek. kendisini hunharca spora verenler, iş yükünü birkaç katına bile isteye çıkartıp kafayı yeme çıtasından atlayanlar, tüm sosyal ilişkilerinin köküne kibrit suyu dökenler netice alabilmiş. "tatile çıkayım ve kafa dağıtayım" demek ise tam ters etki yapıyor, tecrübeyle sabit. tatilde de, tatilden geri dönüldüğünde de kafaca hiçbir şeyi değiştirememiş, korkunç yılgınlığı üzerinden atamamış bireyler de mevcut.

    çoğunlukla asosyalliğe yakın, sosyal ilişkilerden genellikle uzak duran insanlarda görüldüğünü düşünüyorsanız, yanlış düşünüyorsunuz. freudenberger'in denekler üzerinde yaptığı çalışmalarda, sosyallikten -ve böylece paravan mutluluklardan- gebermek üzere olan bireylerin daha sık tükenmişlik sendromuna yakalandığı gözlemlenmiş. yani, ne kadar çok sosyal çevre, ne kadar çok goy goy, ne kadar çok önemsiz ayrıntıların pespembe dünyasında vakit geçirmek o kadar dipsiz kuyunun içine düşmeye yaklaşmak demek. ya o dünyayı alice'in dünya'sı olarak görüp içinde çok zaman geçirmemek gerek ya da o kuyunun içine küçük bir çocuk gibi bakarken düşmemek gerek. dengeyi kurmak çok önemli.

    modern hastalıklardan biri bu aslında. "zatürre oldum, akciğerlerim parçalanıyor." ile "öleyazmaya bile mecalim yok, ruhum kendiliğinden içimden akıp gitsin." arasındaki fark modern dünya'da o kadar az ki, neye uğradığına şaşırıyor insan. ülkece şu sendromdan muzdarip olduğumuzu düşünüyorum. kimse farkında değil; sistem çarkları bütün kemiklerimizi kırmış, kafataslarımızı ezmiş, ciğerlerimizi paramparça etmiş, ruhlarımızı içmiş, kalplerimizi lokma lokma çiğnemiş ve yutmuş. keşke gözlerimi(zi) de açık bırakmasaydı tüm bunlar olurken.