1. büyük oyunculardan büyük sözler ve alfred hitchcock ile birlikte youreads'e aktardığım sinemaestro hazinesi.

    • ''ölümden korktuğum falan yok. sadece o geldiğinde orada olmak istemiyorum.''
    woody allen

    • ''film yapmak, birçok kereler yaşamak için bir şanstır.''
    robert altman

    • ''eski filmlerime karşı kendimi bir baba gibi hissederim. çocuklarınızı dünyaya getirirsiniz, sonra onlar büyür ve sizi terkederler. zaman zaman birlikte olursunuz ve onları yeniden görmek sizin için her defasında büyük bir keyif olur.''
    michelangelo antonioni

    • ''elimden gelenin en iyisini anında yapmaktan başka bir ahlakî kaygım yok. korku, kararsızlık ya da fosilleşme, sanat alanında yeteri kadar şeye damgasını vuruyor ya da çarpık teoriler doğuyor.''
    ingmar bergman

    • ''hep eugene o'neill'in ünlü sözünü anıyorum: 'insanın tanrı ile olan ilişkisini ele almayan tüm dramatik yapıtlar önemsizdir.'

    yani her türüyle sanat, bir etik (ahlâk) sorunudur. hıristiyanlığı ben ana sütüyle birlikte emdim. onun kimi arketiplerinin bilincimin derinliklerinde çakılıp kalmış olması, kimi olayların ve davranışların hıristiyanlık öğretisine uygun olması doğaldır.''
    ingmar bergman

    • ''ister inançlı olayım ister inançsız, ister hıristiyan olayım ister putperest, ovada yükselen o katedralin yaratıcı sanatçılarından biri olmak isterim. çünkü varlığımın bir bölümü, canavar veya şeytan, önemi yok, o bütünün görkemi içinde yer almış olacak.''
    ingmar bergman

    • ''benim için birinci emir şu: her zaman ilgi çekici ol. seyirci benden bir duyuş, bir duygu, bir neşe, yeni bir canlılık bekleme hakkına sahiptir. bunun için her yol mübahtır: başarısızlık yolu dışında. kendi kendine karşı dürüstlük ve başdönmesi, esinimiz için gerekli olan şeylerdir.''
    ingmar bergman

    • ''insan yüzü, çalışmamızın çıkış noktasıdır. kamera tümüyle nesnel bir gözlemci gibi yaklaşmalıdır ona. aktörün en güzel ifade aracı bakışıdır.

    sadelik, konsantrasyon, ayrıntı titizliği... işte her sahnenin ve sonunda bütünün değişmez öğeleri bunlar olmalıdır.''
    ingmar bergman

    • ''sinema, filme alınmış tiyatrodur.''
    robert bresson

    • ''iki tür film vardır: tiyatronun öğelerini kullananlar (aktörler, mizansen vs) ve sinematografinin olanaklarına başvurup, kamerayı sadece yaratmak amacıyla kullananlar.''
    robert bresson

    • ''sinematograf, hareket halinde görüntülerle ve seslerle oluşan bir yazı biçimidir.''
    robert bresson

    • ''parmağımı kestiğimde bu bir trajedidir. açık bir lağım çukuruna düşüp öldüğümde bu bir komedidir.''
    mel brooks

    • ''sinema, duygular, düşler ve içgüdü dünyalarını anlatmak için en iyi araçtır.''
    luis bunuel

    • ''böcekleri her zaman heyecan verici bulmuşumdur.''
    (salvador dali ile çalışmalarına dair)
    luis bunuel

    • ''dali ile tanışıp gerçeküstücülüğü kavrayınca, yaşamda insanoğlunun uymaktan kaçınamayacağı kendine özgü bir ahlâk olduğunu keşfettim ve dali aracılığıyla insanın özgür olmadığını öğrendim.''
    luis bunuel

    • ''gerçeküstücülük (sürrealizm), bana insanın ahlâk duygusundan tümüyle kendini sıyıramayacağını gösterdi. insanın kayıtsız bağımsızlığına inanıyordum, ama sürrealizmde izlenmesi gereken bir disiplin buldum ve bu bana, olağanüstü ve şiirsel bir büyük adım attırdı.''
    luis bunuel

    • ''dramlarda bazı hatalar yaptığımı itiraf ediyorum. ben, aktör ağladığında dram olduğunu düşünüyordum. oysa izleyici ağladığında dram oluyor.''
    frank capra

    • ''film çekmeye başladığımda, frank capra türü filmler yapmak istedim. ama bu çılgın, sert filmlerden başka bir şey yapmayı başaramadım; insan neyse odur.''
    john cassavetes

    • ''yakın plandan bakıldığında hayat bir trajedidir ama uzaktan bakıldığında komedidir.''
    charlie chaplin

    • ''komedi yapmak için tek ihtiyacım bir park, bir polis memuru ve güzel bir kız.''
    charlie chaplin

    • ''olanaklarımı her zaman en tutumlu biçimde kullanmaya çalışırım. bununla şunu söylemek istiyorum: bir tek olay iki ayrı kahkahaya yol açabiliyorsa, bu, iki ayrı olay kullanmaktan daha iyidir.

    örneğin şarlo firarî filminde, bir genç kızla dondurma yediğim balkon sahnesinde bu tutumu başarmışımdır. alt katta cüsseli, saygıdeğer ve iyi giyimli bir hanım oturur yemek masasında. ben yukarıda dondurma yerken bir kaşık dondurmayı elimden düşürürüm, pantolonumun paçasından kayan dondurma, balkondan, aşağıdaki hanımın boynuna düşer.

    ilk kahkaha, benim içinde bulunduğum zor durumdan doğar; ikincisi ve daha büyük olanı ise, boynuna dondurma kaçan hanımın bağırıp çağırması ve zıplamaya başlamasının sonucudur. bir tek olay yetmiştir. bu olay, iki kişiyi zor durumda bırakmış ve iki ayrı kahkahanın kopmasına yol açmıştır.

    çok basit gibi görünür ama bu, başlıca iki öğesine yönelir insan tabiatının. bunlardan biri, halkın zenginleri ve lüks içindekileri sıkıntılı bir durumdagörmekten aldığı zevktir. öteki, seyircinin sahnede ya da perdedeki oyuncunun duygularını duyma-yaşama eğilimidir.

    tiyatroda en çabuk öğrenilmiş konulardan biri, halkın, zenginlerin en talihsiz durumda kalmalarını görerek tatmin olmasıdır. bu tatmin, insanların onda dokuzunun yoksul olmasından ve geri kalan onda birinin zenginliğini içten içe kıskanmasından ileri gelmektedir.

    örneğin, zengin hanımın yerine dondurmayı bir hizmetçi kadının boynuna düşürmüş olsaydım, gülme yerine kadına karşı bir sevgi havası doğardı. öte yandan, bir hizmetçi kadının yitirilecek bir soyluluğu, gösterişi olmadığından, durum tuhaf, gülünç de olmayacaktı. zengin birinin boynuna dondurma düşürmek, halkın kafasında onun hak ettiği bir duruma düşmesi demektir.

    insanın, tanığı olduğu heyecanları, duyguları duyduğunu, yaşadığını söylerken şunu demek istiyorum: yine dondurma örneğini ele alalım. zengin hanım ürperdiği zaman, seyirci de onunla birlikte ürperir. bir aktörü güç durumda bırakan şeyin, seyirci tarafından da biliniyor olması gerekir, yoksa seyirci, yabancısı olduğu bir duygunun etkisini kavrayamaz. dondurmanın soğuk olduğunu bildiği için seyirci ürperecektir.

    hemen tanıyamayacağı birşey kullanılırsa seyirci durumun bilincine iyice varamaz.
    ilk (slapstick) filmlerdeki surata kremalı pasta fırlatma sahneleri bu anlayış üzerine kurulmuştur. herkes kremalı pastanın ne denli yumuşak birşey olduğunu bilir ve doğal olarak, suratına kremalı pastayı yiyen oyuncunun duygularını anlayıp değerlendirebilir.''
    charlie chaplin

    • ''annem, gördüğüm en büyük mim yaratıcısıydı. saatlerce pencerenin önünde oturur, sokağı gözler, dışarıda olup bitenleri elleri, gözleri, yüz çizgilerinin anlatımıyla canlandırırdı. onu seyredip gözlemleyerek, duyguları ellerim ve yüzümle canlandırmayı ve daha ileri giderek, insanı incelemeyi öğrendim.

    şaşılacak bir yön vardı annemin gözleminde. örneğin bir sabah bill smith'i sokağa çıkarken görmüş ve şöyle demişti: 'işte bill smith. ayaklarını sürüyor, kunduraları da boyanmamış. kızgın görünüyor. karısıyla atıştığına ve kahvaltısını etmeden çıktığına iddiaya girerim. kanıtı mı? kahvesini içmek ve birşeyler yemek için pastacıya giriyor.'

    o gün şaşmaz bir biçimde öğreniyordum ki, bill smith karısıyla kavga etmiştir. insanları bu biçimde gözlemlemek, annemin bana öğretebileceği en değerli şeydi. çünkü böylece insanlara tuhaf gelen şeyleri öğrendim, anladım, buldum. bunun içindir ki kendi filmlerim gösterildiğinde, bir gözüm perdede ise öteki gözüm ve kulaklarım seyircidedir. seyirciyi güldüren ve güldürmeyen şeyleri saptarım.

    örneğin, seyirci birçok temsilde tuhaf, gülünç olmasını istediğim bir sahneye gülmüyorsa, bu sahnede fikir olarak, oyun olarak, hatta çekim olarak yanlış olanın ne olduğunu bulmaya uğraşırım.

    çoğu zaman pek incelemediğim bir jest karşısında hafif bir gülme olur, o zaman hemen dikkat kesilirim ve hareketin neden gülmeye yol açtığını araştırırım. bir anlamda kendi filmlerimi seyretmeye gittiğimde biraz da, müşterilerinin ne getirip ne aldığını, ne yaptığını gözleyen bir satıcı gibiyimdir. tiyatroda seyirciyi güldüren şeyin ne olduğunu bulmaya çalıştığım kadar, komik sahneler için fikir almaya da uğraşırım.''
    charlie chaplin

    • ''asla özel hayatım olmadı. asla tatile çıkmadım. hiçbir zaman evimde oturup kendimi eğlendiremedim. hep bu absürd yaşamı sürdüm.''
    francis ford coppola

    • ''sanayi devrimi denen şeyi bir gecekondu eylemi kadar önemsiz kılacak yeni bir çağın eşiğindeyiz. iletişim alanında bir devrim bu: sinema, plastik sanatlar, müzik, elektronik buluşlar ve uydulardan yayın... ama herşeyden önce de insan ve onun yeteneği.''
    francis ford coppola

    • ''bana bir filmin tam bir ekip çalışması olmadığını söyleyen, aptalın tekidir. önemli olan, ekibinize kimleri alacağınızdır.''
    stanley donen

    • ''insan yüzü benim için çok önemlidir. bu, araştırılması bitmez bir alandır. bir stüdyoya kapanarak esinin esrarlı gücüyle aydınlanan bir yüzü kaydetmek, onun içten gelen bir değişmeyle şiire dönüştüğünü görmek kadar soylu bir deney olamaz.''
    carl dreyer

    • ''sinemanın en çok hangi sanata yaklaştığını düşünelim. bu bence mimarlıktır. sanatın en mükemmel şekli; doğanın bir taklidi değil, insan imgeleminin saf bir ürünü olan mimarlık... mimarlıkta en ince detay bile bütünle kaynaşacak biçimde düşünülür. sinemada da öyledir. artistik elemanlardan birinin bile bütüne zarar vermeden çıkarılamaması veya değiştirilememesi, filmin mükemmelliğini gösterir.''
    carl dreyer

    • ''seyirciye her zaman şunu söylemek istemişimdir: eğer hoşunuza gittiyse bu filmi izleyin, yok eğer gitmediyse çekin gidin!''
    clint eastwood

    • ''sinema kuşku yok ki sanatların en evrensel olanıdır. sinemanın ilk yarım yüzyılı, ne yazık ki onun sonsuz olanaklarından pek azını kullanabilmiş gözüküyor. henüz tüm sanatların sinemada tümüyle ve organik biçimde erimesi ve tam bir senteze gidilmesi sorunu çözümlenmiş değildir. iki uç noktanın şaşırtıcı bütünleşmesine tanık olabiliriz: seyirciye düşüncesinin temelini nakletmekle yükümlü keramet sahibi oyuncu, sonundatelevizyonun büyücü sinemacısına elini uzatacaktır. o televizyon ki, çeşitli objektiflerle ve alan derinlikleriyle oynayarak, olayların olup bittiği bir anlık zaman süresi içinde onların estetik yorumunu kitleye hızla ulaştırmaktadır. sinema bugün tam 50 yaşında... ve önünde sonsuz ve karmaşık bir dünya açılıyor.'' (1945)
    sergey eisenstein

    • ''ses denen şey, sessiz sinemaya eklenmiş bir olay değil, ondan çıkan bir şeydir: bu sinema, ulaştığı plastik kusursuzluk içinde artık sesi arıyordu ve mutlaka bulacaktı.''
    sergey eisenstein

    • ''sınıf savaşına inanmıyorum ve güçlünün zayıfı ezişinin neredeyse dünyanın değişmez yargısı olduğunu düşünüyorum.''
    rainer werner fassbinder

    • ''işık, filmin özüdür. ve bu nedenle sinemada ışık ideolojidir, duygudur, renktir, tondur, derinliktir, havadır, öyküdür.

    işık, fantastiğe, düşe eklenen, yok eden, sınırlayan, coşturan, zenginleştiren, nüanslandıran, altını çizen, benzeten şeydir, bu şeylere itibar kazandırır, onları kabul edilebilir hale getirir. ya da tam tersine, gerçeği fantastik hale getirir, en gri günlük olayı mucizeye dönüştürür, şeffaflık katar, gerilimler, titreşimler önerir.

    işık, bir yüzü oyar ya da parlatır, olmayan ifadeyi ekler, donukluğa zeka pırıltısı, yavanlığa çekicilik katar. işık, bir yüzün zarafetini ortaya çıkarır, bir manzarayı yüceltir, onu yok olmaktan çekip çıkartır, bir dekorun fonuna büyü katar.

    işık, film hileleri vb. gibi özel efektlerin birincisidir. en basit, en kabaca gerçekleştirilmiş dekor, ışık sayesinde beklenmedik, hiç akla gelmedik perspektifler yaratabilir, ve konuyu muğlak, endişe verici bir atmosfere sürükleyebilir; ya da yalnızca güçlü bir projektörü yakarak ya da bir başkasını devreye sokarak, kasvetli hava yok edilebilir ve herşey ferah, bildik, güven verici bir hale girer.

    film denen şey ışıkla yazılır; biçim, ışıkla ortaya dökülür.''
    federico fellini

    • ''buster keaton, chaplin'den daha çok hoşuma gider. kedi parlaklığındaki gözleri, kemirgenleri andıran keskin dişleri ile chaplin bende bir tür kuşku, güvensizlik yaratıyor. chaplin'in belki de en büyük olduğunu kabul ediyorum. ancak keaton'un duygu sömürüsüne ihtiyacı yoktu.

    giriştiği mücadeleleri ve başına gelen yıkımları, haksızlıkları ya da adaletsizlikleri ortadan kaldırmak için yaşamamıştır. ve bu mücadeleler, bizi heyecanlandırmayı ya da bize tepeden bakmayı amaçlamaz. inatçı çabasının özü, bize bir bakış açısı, tümüyle değişik bir perspektif önerisinden ibarettir. adeta bir felsefedir bu, değişmez kavramlardan oluşan bir sistemin içinde donup kalmış bütün varsayımları ve fikirleri altüst eden ve bunları geçici ve yararsız kılan değişik bir din. budizmden direkt gelen gülünç bir varlık.''
    federico fellini

    • 'her filmimin başında, vaktimin en büyük bölümünü çalışma masamda geçirir, habire kıç ve meme resimleri çiziktiririm. bu, benim filmime başlama, bu karalamalar arasında onu çözme biçimimdir. tıpkı bir labirentten çıkışı sağlayan ipuçları gibi...''
    federico fellini

    • "düşlerimiz bizim gerçek yaşamlarımızdır.''
    federico fellini

    • ''herkes bir film yapabilir. yönetmenliğin gizemli yanı yok. sanat da değil bu... temel şey şu: insanların bakışlarını filme almayı bilmek...''
    john ford

    • ''çekoslovakya'da bir sanatçı, önemli bir ideolojik baskı altındadır, ama hiçbir ticari kısıtlama yoktur. batı'da ise sizi tek bir şeyle yargılarlar: filmlerinizin box-office'leriyle...''
    milos forman

    • ''iyi bir yönetmen olmak için tam bir piç olmak gerekir. ben bir piçim ve de bunu biliyorum!''
    henry hathaway

    • ''komedi ve dram, birbirine çok benzer. yalnızca durum farklıdır: dramda tehlike, komedide ise gülünç düşme söz konusudur. her ikisinde de, insanı alışık olmadığı bir durumda gözlemlemek söz konusudur. kahramanın tepkisi, konuyu komediye veya drama doğru kaydırabilir. ama bazen ikisi iç içe de olabilir.''
    howard hawks

    • ''ben ödüller kazanmanın peşinde değilim, o iş köpekler ve atlar içindir.''
    werner herzog

    • ''herkes bana bir canlı efsane gibi davranıyor. oysa doktorlarım, ilk kış rüzgarlarıyla birlikte bu statünün değişeceğine eminler.''
    john huston

    • ''film yapmaktan daha büyüleyici ve eğlendirici hiçbir şey yoktur. üstelik ben de en sonunda anlamını kavrıyorum.''
    john huston

    • ''sinema bence iki soruna sahiptir: iyi, inandırıcı bir öykü bulmak ve başkalarını da öykünün gerçekliğine inandırmak...''
    john huston

    • ''sinema ve yazı, iki değişik anlatım yoludur. benim özelliğim, uzun yıllar tiyatro ve sinema yapmış biri olarak yazmam... sinema, tatil gibi birşeydir: büyük bir kalabalığın ortasında, işi, sorumluluğu paylaşan, size yardım etmek isteyen bir alay insanla birliktesinizdir. oysa yazmak, herşeyin sorumluluğunu tek başına sırtlanmak demektir. yazmak, belki sinemadan da daha keyif verici, ama daha zor bir iş.''
    elia kazan

    • ''aynı kalıba girebileceğim bir senaryo yazarı ile işbirliği yapmayı çok isterdim. 2001'i arthur clarke ile birlikte yazdığımızda bu olmuştu. sinemanın asıl çelişkilerinden biri şu ki, gerçek yazarlar senaryo yazmıyorlar, yazanlar ise aynı zamanda yönetmen. o zaman da yalnız kendileri için yazıyorlar. ben de bunu yapmayı deniyorum.''
    stanley kubrick

    • ''kendimi biraz iz üstündeki dedektiflere benzetiyorum. örneğin barry lyndon için gerek duyabileceğimiz tüm bilgileri toplayan bir katalog sistemi kurdum. o dönem tablolarını el altında bulundurmak için piyasada satılan tüm sanat kitaplarını bir araya getirdim. giysilerin tümü bu tablolardan kopya edildi. çekime geçmeden önce gerçek anlamda hazırlığımız bir yılı aldı. öyle sanıyorum ki sinema, anlattığı öyküye inandırmakzorundadır.''
    stanley kubrick

    • ''oyuncularla önce genel olarak kişilikten, sonra da çekilecek sahneden konuşuruz. o sahnedeki oyun, kişiliğin genel çizgisinden farklı olabilir çünkü. sonra, çekim yerindeki ilk provanın zor anı gelir çatar. bu her zaman bir sürprizdir. konuşmaları değiştirmek, bazı düşünceleri unutmak, yenilerini bulmak gerekebilir. ama asıl anlamıyla çekime gelince, bu bir sorun değildir. zor olan, provalarla sahneyi istenilen kıvama getirmektir.''
    stanley kubrick

    • ''yirminci yüzyılın insanı, bilinmeyen bir denizdeki dümensiz bir teknede başıboş, bir kenara atılmış gibidir. yaşamın anlamsızlığı, onu kendi anlamını yaratmaya yönlendirir. eğer bu yazılabilir ve düşünülebilirse, film de yapılabilir.''
    stanley kubrick

    • ''20. yüzyıl sanatının en büyük yanlışlarından birinin, ne pahasına olursa olsun özgün olma çabası olduğunu sanıyorum. beethoven gibi büyük yenilikçiler bile daha önceki sanattan tümüyle koparmıyorlardı kendilerini. yenilemek, geçmişi terk etmeden ileri gitmek olmalıdır.''
    stanley kubrick

    • ''melodram, sonuç olarak dünyanın âdil bir yer olduğunu göstermek için size, başkişileri etkileyen tüm sorunları ve felaketleri sergiler.

    trajedi ise, yaşamı melodramdan daha dürüst ve gerçeğe yakın bir biçimde sunmayı dener ve insanda bir pişmanlık, bir üzüntü duygusu bırakır.''
    stanley kubrick

    • ''filmlerimin hep belgeselle konulu film arasında yarı yolda olmasını isterim.''
    emir kusturica

    • ''ben aslında hiçbir şeye, hiçbir kurum ve kavrama karşı film yapmıyorum. ben insandan gelen ve insana dönük bir sinema yapmak istiyorum yalnızca. kişiliklerin, durumların yargıcı olmak istemiyorum. bahçemdeki, sokağımdaki insanları anlatmaya, belli duyguları, heyecanları nakletmeye çalışıyorum. bunun için gerekli sinemasal biçimleri arıyorum, aynı zamanda... ama sinemaya bir estet gibi, örneğin bir visconti gibi yaklaşmıyorum.''
    emir kusturica

    • "eserimin ana teması, bireyin koşullara, tanrılara karşı savaşıdır, prometheus'un direnişidir. bugün, bize zamanımız için ne iyi ne de doğru gözüken emirlere, yasalara karşı savaşıyoruz. her zaman savaşıyoruz."
    fritz lang

    • "fransız devrimi'yle beraber yığınlar bazı haklara kavuştular. kölelik kalktı. burjuvazi güçlendi. insanlar para kazanmaya başladılar. ancak o zamanın kültürü (resim, tiyatro) seçkinlere sesleniyordu. yığınlar para kazanmaya başladıkça bu parayı kendi ceplerine aktarmak isteyenler çıktı. bunlar, bir yığın sanatı yaratmaya gittiler. ünlü resimlerin reprodüksiyonlarını, ucuz kitapları icat ettiler. her zaman olageldiği gibi, tam zamanında çok geniş yığınlara seslenebilecek bir teknik bulundu: sinema.

    hamlet’i bir taşra tiyatrosu ile büyük oyunculardan seyretmek aynı şey değildir. sinemayla, en büyük oyuncular, hamlet’i aynı anda milyonlarca kişiye oynayabilirler. bugün için sinema halkın sanatıdır. sinema yapımcılarının halka ihanet etmiş olmaları ise –ki bunun yalnızca kapitalist ülkelerde olduğunu sanmayın- apayrı bir sorundur."
    fritz lang

    • ''sinemaya 'kendiliğindenlik' (spontaneité), oyuncuları en doğal biçimde oynatmayı getirdim sanıyorum. oyuncularım artistten çok, sokaktaki insanlara benzerler.''
    claude lelouch

    • ''amerikan sinemasını yönetmenlerinden çok, oyuncuları için beğenirim. amerikan yönetmenleri, yaratıcı olmaktan çok, uygulayıcıdırlar. amerikan sineması daha çok yapımcıların elinde döner. oyuncuları ise eşsizdir.''
    claude lelouch

    • ''beni en çok etkileyen sinemacı babamdır. sinemayı bilmezdi ama hep beni sinemaya götürürdü. çok 'sıkı' bir sinema seyircisiydi. ondan çok şey öğrendim. sonra her sinemacı, her film beni etkiledi. günde 1-2 film görürüm. yaşamım sinema üstüne kuruludur. ''
    claude lelouch

    • ''bir gün kaybedecek kadar param olduğunda, eleştirmenler için bir film yapacağım.''
    claude lelouch

    • ''filmler varoluşumuzu perdeye getirir. insanları kendileri ve bazı sorunlar hakkında düşünmek için zorlar, kışkırtır, rahatsız ederler. ama hiçbir zaman yanıtları vermezler.''
    joseph losey

    • ''bir filmin özü, yaratıcının (yönetmenin) içinde yaşadığı dünya üzerine düşünmesi olayıdır. yönetmen, ister bu dünyadan kendini soyutlamak istesin, ister ona karşı savaşmak, isterse onunla ilgili kişisel bir görüş ortaya atmak... bir sanat eserinin gerçekle ilinti kurmasının tek yolu budur. değerlerinin bir bölümüne karşı olmasaydım, içinde yaşadığım dünyayı eleştirmezdim. evrende kötülük, giderek dehşet gözlendiği zaman, yalnızca bu gözlem bile varlığınızı kanıtlar, insanoğlunun yazgısına ilgi duyduğunuzu gösterir. filmlerimin, toplumsal sorumluluğun bir anlamını yansıttığını umarım.''
    joseph losey

    • ''sinema konuşmaya başladığından beri, önemli bir şeyler söylemek görevini üstlenmiştir.''
    joseph mankiewicz

    • ''bu isme layık her senaryo yazarı, senaryosunu yazdığı anda filmini yönetmiş demektir.''
    joseph mankiewicz

    • ''müzikal numaralara dramatik gelişmeler kadar önem veriyorum ve bunların hikayeyle tümüyle bütünleşmesini istiyorum.''
    vincente minnelli

    • ''sadelik, daha çok sadelik... işte gelecek filmlerin karakteri... bütün çabamız, sinemanın gerçekten sinemasal olmayan her şeyden kurtulması, örneğin tiyatrodan veya kitaptan gelen tüm öğeleri kendi varlığından çıkarıp atmasına yönelik olmalıdır. zaten büyük nitelemesine ulaşmış her film bunu yapabilmiş ve sinemanın kendine özgü dilini yakalayabilmiş demektir.''
    friedrich wilhelm murnau

    • ''kutsal olan, gerçek olandır. asıl gerçekçiliktir, benim ön uğraşım olan bir şeydir. bütün eserlerim, insan varlığının kutsal olanla bağıntılarına ve gündelik yaşam içindeki kutsallığın araştırılmasına yöneliktir. kapitalist-burjuva toplumunun ezmek için elinden geleni yaptığı, ama her zaman bir yolunu bulup ortaya çıkabilen bir şeydir bu.''
    pier paolo pasolini

    • ''sinema sonuç olarak bir düştür benim için. estetizmin çeşitli öğeleriyle, ama ayık olarak gördüğüm bir düş.''
    pier paolo pasolini

    • ''aktörleri sevmem, filmlerimi halkın içinde, halk ile, epik olarak çekmek isterim. ama sevdiğim oyuncular da vardır: toto, silvana mangano ve bir aktör olmayan, kendini canlandıran franco citti gibi... tarihsel filmlerde, hollywood veya cinecitta'daki gibi 'tekrar canlandırma'ya inanmam. yapay dekorlardan çok, gerçek bir çerçeve yerleştirmeyi tercih ederim olayları.''
    pier paolo pasolini

    • ''özellikle westernlerimde bazı noktalara parmak basmaya çalıştım. 'kötü adamlar' diye tek ve kısa bir deyimle tanımlanan western kişilerinin söylencesini yıkmaya, yaşamda bulunması gereği ileri sürülen ve kendisine bir de 'şiir' yakıştırılan şiddeti eleştirmek amacıyla göstermeyi, incelemeyi denedim.''
    sam peckinpah

    ''bugün artık sinemada şiddet, ancak en yüksek düzeyde olduğu zaman seyirci tarafından algılanabilmektedir. hepimiz medya tarafından adeta uyuşturulduk, bu konuda.''
    sam peckinpah

    • ''marjinal kişilikleri seviyorum. eğer bir sürüye dahil değilseniz, kaderiniz hep yalnız ve ayrıksı olmaktır. eğer herkese uyar ve sürüye katılırsanız, kişisel özgürlüğünüz yitip gider -ki bu özgürlük aslında insan olmanın koşuludur. ben hep kaybetmeye mahkum olduklarını bildikleri halde, kişisel kaderlerini tek başlarına izleyenlere böylesine ilgi duyduğum için, herhalde onulmaz bir romantik olmalıyım.''
    sam peckinpah

    • ''yönetmen hiçbir zaman hatalı değildir.''
    roman polanski

    • ''bir filmi çekimlerinden aldığım zevkle değerlendirmem. eğer film iyiyse, bilin ki çalışmaktan anam ağlamıştır.''
    sydney pollack

    • ''senaryo yazarları, kadın kişileri sorunların kaynağı olarak görmeye alışmışlardır. çoğunlukla haklıdırlar, çünkü kadınlar senaryoda "cinsellik ve geçici aşklar" için vardır ve filmin omurgasında önemli bir yer tutmazlar.''
    sydney pollack

    • ''kurgu, sinema sanatının temeli, bu yeni gerçekliğin yaratıcı öğesidir. sinemasal zaman ve mekan, gerçek zaman ve mekanla pek az ilişkisi olan kavramlardır ve bunlar, çekimler ve kurgu tarafından belirlenir. bir film 'çevrilmez', basit olarak söylenegeldiği gibi. bir film, imajları (çekimleri) kullanarak inşa edilir. olayın kendisi ile perdede gördüğümüz temsil edilme biçimi arasında temel bir fark vardır. sinemayı sanat katına yükselten de bu farktır.

    kurgu çalışmasının çeşitli öğeleri veya ilkeleri olabilir. temelde, örneğin çelişkili görüntülerin kullanılmasına, koşut anlatıma, aynı zamanlamaya dayalı bir kurguya veya değişik öğelerin birleştirilmesine başvurulabilir.

    son tahlilde kurgu, filmin yapısını belirleyecektir.''
    vsevolod pudovkin

    • ''dolu dolu yaşanmış bir hayatın aranması, çelişkili gözükse de, yalnızlığa mahkumdur. sanıyorum ki yalnızlık dediğimiz şey, bir insan için çok önemlidir. yeter ki ona gerçekten zarar vermesin.''
    nicholas ray

    • ''çocukça ve çalışkanlıkla amerikalı ustalarımı taklit etmeye özeniyordum. fransa'da yaşayıp bordeaux şarabı içen, brie peyniri yiyen, paris'in gri görüntülerini seyreden bir fransız'ın, kaliteli yapıt vermek için, kendisi gibi yaşayan insanların filmini yapması gerektiğini henüz anlamamıştım.''
    jean renoir

    • ''neşeli bir dram yapmak istiyorum.''
    jean renoir

    • ''benim filmlerim, düşüncenin ve onun mekanizmasının karmaşıklığına henüz ilkel ve kaba bir yaklaşım denemesinden başka birşey değildir.''
    alain resnais

    • ''biçimle öz arasında varolduğu söylenen ikilik bana hep saçma bir yargı olarak gözükür. soylu duyguları yansıtan 'biçimsiz' bir filmin tümüyle biçimci bir filmden daha düzeyli olduğu düşüncesi gülünçtür. ancak biçim aracılığıyla iletişim kurulabilir. biçim olmazsa seyirciye birşey iletemez, onda heyecan yaratamazsınız.''
    alain resnais

    • ''benim için en önemli olan, 'sadakat' duygusudur. bir kadına, ama aynı zamanda bir düşünceye, bir dogmaya... ve bir de bunu dengeleyen'ihanet' teması, hiç kuşkusuz...''
    eric rohmer

    • ''kişilerin düşünmesi ve düşüncelerini belirtmesi, onların kendi yerine düşündüğünü gören seyirciye zevk veriyor ve bu zevki meşrûlaştırıyor...''
    eric rohmer

    • ''önemli olan insandır. insanların içindeki ışığı, ruhlarını, onların gerçeklerini yansıtmaya çalıştım. bu tümüyle içe dönük, tek bir gerçektir. her bireyin tek gerçeği. çevredeki nesneler, olaylar, ancak bir insanın gözüyle görüldükleri zaman bir anlam kazanırlar.''
    roberto rossellini

    • ''sinemanın hep aynı öyküleri anlatmak yerine, insanlara kendilerini ve birbirlerini tanımayı öğretmesi gerekir.''
    roberto rossellini

    • ''bence yeni gerçekçilik (neorealismo), dünyaya bakışı biçimlendiren ahlâksal bir tutumdur.''
    roberto rossellini

    • ''olayları sinemanın çerçevesinden göremeyiz. dünyanın çerçevesinden görmeye çalışmalıyız.''
    roberto rossellini

    • ''ben sinema sanatı yapmıyorum. ben tıpkı goya gibi resim yapıyorum: ispanyol halkının fransızlara karşı savaşımını anlattığında yaptığı resimler gibi.''
    ken russell

    • ''bugünün ispanyası'nda varolan gerçekliğe eğilme zorluğu karşısında, bu gerçekliğin fiziksel tarafını bir yana bırakarak, hayaller, saplantılar, düşler ve benzeri şeylere ağırlık veren bir dili benimsedim ve böylece, düşsel olanın sinemasallaştırılmasını bir araç olarak kullanmayı öğrendim.''
    carlos saura

    • ''sinema, çerçevenin içinde ve dışında olanların bütünüdür.''
    martin scorsese

    • ''belgesel filmlerimle konulu filmlerim arasında ayrım yapmıyorum. perdede beni büyüleyen kişilikler, gerçek hayatta büyüleyenlerle aynı. hepsi aynı soruya yanıt arıyorlar: nasıl hayatta kalmalı? doğrudur, nevrozla ve nevrotik kişilerle ilgileniyorum. 'dengeli' denen kişiliklerden çok daha ilginçtir onlar. kişilerim kadar, onları canlandıran aktörlerin de nevrotik olmasını istiyorum. böylece perdede bambaşka bir boyut yakalanabilir.''
    martin scorsese

    • ''ben kesinlikle psikoanalize başvurmam. sorunlarımı yaptığım filmlerle çözerim.''
    steven spielberg

    • ''şimdiye kadar yapılmış bütün filmlerden çalarım.''
    (video dükkanında çalıştığı günlere dair)
    quentin tarantino

    • ''bir sanatçının yapıtında yaşam, kişisel algılamaların prizmasında kırılır, bir daha tekrarlanamaz planlarda hakikatin çeşitli yanları görülür. ancak sanatçının öznel görüşlerine ve kişisel dünya görüşüne verdiğim büyük değere karşın, keyfiliğe ve anarşiye de karşıyım. belirleyici olan, dünya görüşünü ve ahlâksal, düşünsel amaçları saptamaktır.''
    andrey tarkovski

    • ''yaratıcı istek ile ideoloji birbirine karıştırılmamalıdır, aksi takdirde sanatı, doğrudan, ruhsal yanıyla, olduğu gibi algılama olanağını elimizden kaçırmış oluruz.''
    andrey tarkovski

    • ''eisenstein'in düşüncesi despotiktir. insanın adeta nefesini keser, belki de sinemanın en göze çarpan özelliklerinden olan birşeyleri, seyirciye kendini filmle bütünleştirme olanağı tanıyan birşeyleri yok eder. eisenstein'in kurgu diktası da bence sinemanın özgün etkisinin genel temellerini zayıflatır.''
    andrey tarkovski

    • ''sanatçı anlaşılır olma peşinde koşmayı düşünemez.
    bu, en az 'anlaşılmaz' olmayı istemek kadar saçmadır.''
    andrey tarkovski

    • ''bazı zayıf noktalar içermeyen, yetersizliklerden tamamen arınmış olan tek bir başyapıt dahi tanımıyorum.''
    andrey tarkovski

    • ''gençken görmek istediğim filmleri yapıyorum.''
    françois truffaut

    • ''uzun zaman, sinemanın 'dünyaya varlığını göstermek için bir araç' olduğunu düşünmüştüm. oysa şimdi biliyorum ki, sinema bende birşeyler kurmak, düzenlemek, bir yapı ortaya koymak ve ona egemen olmak isteğini doyuruyor. diyebilirim ki, kendime olduğu gibi, dünyaya da yeni bir düzen vermek için sinema yapıyorum.''
    françois truffaut

    • ''kendim için sinema yapıyorum' demek harika birşey olurdu. ama böylesine bir narsizm kimsenin hakkı değil. her filmimde insanlara doğru koşuyorum, onlara verdiğim işaretleri anlayacaklarını ve bu sayede onların arasında kendi benzerimi, kardeşimi bulacağımı umarak.''
    françois truffaut

    • ''bazılarına göre sinema bir yazıdır, bir üsluptur. bana göreyse o, öncelikle bir gösteridir. bu gösteride seyirciye sıkıntı vermek ya da yalnızca bir bölüm seyirciye seslenmek yasaktır. kendi kendini yetiştirmiş her insan gibi, ben de öncelikle karşımdakini inandırmayı amaçlarım.''
    françois truffaut

    • ''yeni dalga deyimini (nouvelle vague), l'express dergisi icat etti. bir ekol değildir bu bence, bir dönemdir sinemamızda. bir manifesto, veya kesin ortak noktalar yoktur. yönetmenlerinin hepsinin 30 yaşında ve filmlerin hepsinin maliyetinin 50.000 franktan aşağı olması, belki ortak noktalar sayılabilir. bir de bütün filmlerde, sokaklar boyu, neden olduğu bilinmeden yürüyen insanlar, ve de mutlaka birer yatak sahnesi vardır. bu hareketin başlangıcından itibaren 3 yılda 120 yeni yönetmen ayak bastı sinemaya, yeni biçimler, yeni fikirler... bütün bunlar, inanılmaz bir canlılık getirdi. yeni-dalga budur işte...''
    agnes varda

    • ''nasıl 'altına hücum' devri var idiyse, burda da gençlere 'gelin, yer var' dendi. kimi başardı, kimi başaramadı. iflas etmek üzere olan yapımcı beauregard'ın, adını sanını kimsenin bilmediği jean-luc godard'a son bir şans olarak a bout de souffle filmini yapma imkanını tanıması ve filmin kazandığı başarı, yeni-dalga'yı ortaya çıkardı. sonra aynı yapımcı, kocam jacques demy'e lola, daha sonra da bana cléo için imkan yarattı.

    aslında ben, yeni-dalga'dan çok önce, daha 1954'te la poine courte adlı ilk filmimi, tam bir özgürlük ve parasızlık içinde gerçekleştirmiştim. onun için, bana verilmiş olan 'yeni-dalga'nın büyükannesi' ünvanını hak etmiş sayılırım.''
    agnes varda

    • ''bugün geride kalmış olan yeni-dalga'ya bakıldığı zaman, herşeye rağmen bazı ortak noktalar bulunabilir. bunlar şöyle sıralanabilir:

    * yeni-dalga, bir burjuva hareketidir. hiçbir politik angajmanı yoktur.
    * bu bir psikoloji sinemasıdır, bir bilinçlendirme sineması değil (bir diğer burjuva sineması niteliği).
    * bu sinemada espri vardır, incelik vardır, ama gerçek bir mizah yoktur.

    diğer yandan, bu akımın sinema diline katkıda bulunduğu, anlatmak istediğine uygun teknikleri bulup ortaya çıkarmada başarı kazandığı söylenebilir...''
    agnes varda

    • ''beni film yapmaya iten, her şeyden önce, yaşayan insanlarla ilgili olaylar aracılığıyla değil, olayların tam ortasında yaşayan insanlarla ilgili öyküler anlatmak gereğidir.''
    luchino visconti

    • ''beni ilgilendiren, insana dayalı bir sinemadır. insanın en basit hareketleri, davranışı, duyguları ve içgüdüleri, onu çevreleyen eşyaya bir şiir ve titreşim getirebilirler. insan varlığının etkisi, görüntülere egemen olabilecek tek şeydir. yarattığı atmosfer ve ihtiraslarının canlı varlığı, onlara hayat ve boyut verir. ve ekranda gözükmediği her an, her şeye bir 'natürmort' görünümü verir.''
    luchino visconti

    • ''nedir yeni gerçekçilik? bu bir çıkış noktasıdır. ama neredeyse bir dövme gibi bize basılan anlamsız bir etiket gibi kullanılmaya başladı sanıyorum. bir yöntemi anlatmak yerine, bu neredeyse bir sınır, bir kural haline geliyor. sınırlara ihtiyacımız var mı? sınırlar tembeller veya dengelerini çabucak yitirenler için değil midir?''
    luchino visconti

    • ''amerikan sinemasının en büyük handikabı ahlakî darkafalılığı... oysa biliyoruz ki hepimizin zaafları, itiraf edemediği arzuları, gizli özlemleri, hayal kırıklıkları var. yaşam zaten bunlardan oluşur. seyirci yapımcıların hayal ettiği kadar dargörüşlü değildir. o, karşısında gerçek insanların yaşadığı gerçek yaşamları görmek ister. çıplak, umutsuz, ağırbaşlı ve öldürücü yaşamlar... ben filmlerimi insancıl çatışmaların kalın ve kaba kumaşından yapmak istiyorum. çünkü sırf aynı nitelikte birbirine benzer filmler yapmak, sinemayı yakında bir sosis imalathanesinden farksız hale getirecek.''
    erich von stroheim

    • ''ben genç olmanın ne demek olduğunu bilirim. ama sen yaşlılığın ne olduğunu bilmiyorsun.''
    ('i know what it is to be young' plağından)
    orson welles

    • ''sinemanın sınırları yoktur. o bir düşler karmaşasıdır.''
    orson welles

    • ''benim de on emrim var. ilk dokuzu, seyirciyi sıkmayacaksın. onuncusu ise, filminin en son kurgusunu başka kimseye bırakmayacaksın!''
    billy wilder

    • ''yakın plan son derece değerli bir şeydir. tıpkı briçteki koz gibi.. onu, değerini bilerek kullanmak gerekir.''
    billy wilder

    • ''eleştirmenler bizim filmlerimizde açık-saçık buldukları şeyi, bir fransız filminde çekici diye niteliyorlar...''
    billy wilder

    • ''ben-hur'daki yarış sahnesini göstermesem ve onun yerine iki adamın bir pencere önünde dakikalarca sohbet etmesini çeksem, belki eleştirmenlerin daha hoşuna giderdi.''
    william wyler

    • ''her hikaye, ayrı bir üslup, değişik bir stil gerektirir bence. ben-hur'u anlattığınız gibi, funny girl'i anlatamazsınız. insan ille de kişisel bir üsluba sahip olacağım derse, hep aynı tür hikayeleri anlatması gerekir, hitchcock gibi. bu benim tarzım değil. ben değişik hikayeleri, türlerine göre değişik biçimlerde anlatmayı severim.''
    william wyler

    • ''bir konuya ilgi duymam için, onun insan karakterini araştıran, gerçeğe değinen bir yanı olması gerekir. yoksa bu durumu sansasyonel, erotik,'röntgenci' bir tavırla sömüren konulara ilgi duymam. insan öğesi, bir hikayedeki en önemli yandır.

    robert louis stevenson, 'bir insanın kişiliği, onun yazgısıdır' demiş. önemli bir karar verme durumunda olan kişi, bunu kişiliğine göre yapar, belli bir yöne gider. sonra yeni bir yol ağzı gelir ve kişiliğimize göre yeni bir yol seçeriz. 'yazgı' dediğiniz de sonuç olarak bu seçimlerden oluşmuyor mu?

    her devrin adamı'nın, insanlar yaşadıkça'nın veya kahraman şerif'in baş kişileri de öyle yaparlar.''
    fred zinnemann

    • ''çok popüler olmadığımı biliyorum. buna alışıyorum. gerçek kişiliğimi ortaya koymak için film yapmıyorum ben. zevkim ve başkalarının zevki için yapıyorum.''
    fred zinnemann
  2. sinemaestro ön sunumuyla, senarist ve yönetmen david mamet'ten alıntılar:

    "film yönetmek üzerine, oyun yazarı olarak pulitzer ödülünü kazanmış olan yönetmen david mamet´in columbia üniversitesi sinema okulu'nda verdiği beş dersten oluşuyor. postacı kapıyı iki kere çalar, dokunulmazlar, hoffa, başkanın adamları gibi kalbürüstü filmlerin senaryolarını yazmış; oyun evi, oleanna ve ispanyol mahkum filmleriyle film yönetmenliğindeki yeteneğini de kanıtlamış olan mamet, sinema tecrübesini bu kitapla okuruna aktarıyor. mesleğinin kilit öğelerini lafı hiç dolandırmadan, şaşırtıcı bir sadelikle anlatan yazar, kitaptaki derslerden sonuncusunda, öğrencileriyle birlikte baştan sona kısa bir film tasarlıyor."

    yukarıda tanıtımına yer verdiğim kitap, 1997 yılında doruk yayınları'ndan, geçtiğimiz yıl da gülnur güven'in çevirisiyle hil yayınları'ndan çıkmış olan, orijinal ismi on directing adıyla 1991 yılında basılmış, wag the dog, the verdict, homicide gibi filmlerle senarist ve yönetmen olarak oscar ve altın palmiye gibi itibarlı ödüllere aday olmuş david mamet'in kaleminden çıkma; senaryo yazarlığı, yönetmenlik, oyunculuk gibi alanlarda sinemaya dair çok güzel açıklamalar ve fikirler sunan, uygulamalı örneklerle okuru (seyirciyi) bilgilendiren, kısa, ama önemli bir kaynak. daha önce yer verdiğimiz hitchcock/truffaut söyleşisi ve "büyük yönetmenlerden büyük sözler" derlemelerinin bir uzantısı olarak bu kaynağın da eğitici olacağını umuyorum. zamanında afa yayınları'nda çıkan chaplin ve hitchcock konulu kitapların, yayınevinin iflasıyla piyasadan yok olması gerçeğini göz önüne alırsak, bu "alıntı"nın kitabın tanınması ve satışı bakımından faydalı olacağını zannediyorum. aşağıda mamet'in çeşitli görüşlerine yer verdim, uygulamalı örnekleri ise kitabı arşivinize kattığınızda okuyabilirsiniz. işte bir senaristin kaleminden sinema...

    -------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

    • eğer yönetmen belli bir sahnenin neyi amaçladığını anlar ve orada amaçlananı sahnelerse, tovstonogov'a göre hem yazara, hem de seyirciye olan sorumluluğunu yerine getirmiş olur. eğer yönetmen güzele, görüntüye, hatta betimleyici sahneye hiç düşünmeden başvuruyorsa, bu sahneyi oyunun mantıksal gelişimiyle bütünleştirirken pek çok güçlük çekebilir. dahası, büyük bir baskı altında güzel görüntüyü çalışmasına katmaya uğraşırken, aslında bütün olarak oyunun ya da filmin aleyhine, kendisini o güzel görüntünün belirsiz katkısına bağlamış olur. bu görüş, hemingway tarafından da "öyküyü yaz, tüm güzel satırları çıkar ve öykünün hâlâ işe yarayıp yaramadığına karar ver," biçiminde dile getirilmişti. yönetmen ve oyun yazarı olarak benim deneyimim şudur: film ya da oyun, yazarın atabileceği fazlalıklarla orantılı olarak ilerleme kaydeder. iyi bir yazar, budamayı öğrenerek; süs, betim, anlatı ve özellikle derin anlam ve duygu öğelerini atarak daha iyiye ulaşır. peki, geriye kalan nedir? öyküdür. öykü nedir? öykü, hedefine ulaşmaya çalışırken kahramanın başına gelen önemli olaylar dizisidir. buradaki önemli nokta, aristoteles'in de söylediği gibi, yazara ne olduğu değil, kahramana ne olduğudur. böyle bir öyküyü yazarken, görme yetisine sahip olmak şart değildir; düşünme yetisine sahip olmak gerekir.

    • senaryo yazarlığı mantığa dayalı bir beceridir. sürekli olarak, birkaç temel soruya yanıt aramaktan ibarettir. kahramanın isteği nedir? onu istediğini elde etmekten ne alıkoyar? istediğini elde edemezse ne olur? bu sorulara verilen yanıtların oluşturacağı normlar izlendiğinde, mantıksal bir yapıya, dramayı oluşturacak bir taslağa varılır. oyunda taslak, oyun yazarının diğer yarısına teslim edilir. yapıyı kuranın egosu, taslağı, diyaloğu yazacak olan 'id'e verir. sanırım bu tuhaf benzetme, yapıyı kurup dramatik taslağı yönetmene veren senaryo yazarının durumuyla koşutluk gösterir.

    • çoğu amerikalı yönetmen, film baş oyuncusunun yaptıklarının bir kaydıymışçasına, "aktör etrafında dolaşalım" yaklaşımını benimsiyor. çoğu amerikan filmi böyle çekilir; aynı durumda olsalar, gerçek insanların yapabileceklerinin birer kaydı olarak. film yapmanın başka bir yolu daha vardır; o da eisenstein'in önerdiği yoldur. bu yöntemin baş oyuncuyu izlemekle ilgisi yoktur; görüntüler arasındaki zıtlıkların izleyicinin kafasında öyküyü ilerletmesini sağlayacak biçimde art arda dizilmesidir. insan algısının doğası böyledir: iki olay algılar, bir ilerleme saptar ve ardından ne geleceğini bilmek ister. insan algısının doğasında birbiriyle ilgisiz görüntüleri bir öykü içinde birleştirmek vardır; çünkü dünyayı anlamlandırmaya ihtiyaç duyarız.

    • öyküyü her zaman "kesme" ile anlatmak gerekir; yani müdahale edilmemiş görüntüleri art arda dizerek. eisenstein, müdahale edilmemiş görüntünün en iyi görüntü olduğunu söyler. bırakın öyküyü kesmeler anlatsın; çünkü aksi takdirde, dramatik hareket yerine bir anlatı kurarsınız. kesme ile izleyicide kahramanla aynı durum içinde olma düşüncesini oluştururuz. çekime ne kadar "müdahale eder" ve bir şeyler "eklersek", kesmenin etkisi o kadar azalır.

    • araba kazası çekmenin yolu, adamın birini caddenin ortasına dikip, araba üzerinden geçerken bunu kameraya almak değildir. bunun yolu, caddeyi geçen adamın, başını olay yerine çeviren tanığın, araba içinde başını kaldıran adamın, frene basan ayağın ve arabanın altında tuhaf bir açıyla uzanan bir çift bacağın ayrı ayrı çekilmesidir (bu sahne için pudovkin'e teşekkürler). bunları kesip birleştirirseniz, izleyici olayın kaza olduğunu anlar.

    • film, basit öykü anlatımına tiyatro oyunundan çok daha yakındır. insanları öykü anlatırken dinlerseniz, onların öykülerini sinemasal biçimde anlattıklarını duyarsınız. bir öyküden diğerine atlarlar. öykü, görüntülerin art arda sıralanışıyla, yani kesmelerle gelişir. görüntüleri art arda dizmek, film yapmanın iyi bir yoludur. şimdi öyküyü izlemeye başladınız. merak ettiğiniz, daha sonra ne olacağıdır.

    • en küçük birim "çekim", en büyüğü ise "film"dir. yönetmenin en çok ilgilenmesi gereken birimse "sahne"dir. filmi ilerletip geliştiren, çekimlerin art arda dizilmesidir. çekimler sahneyi oluşturur (ilişkili sahnelerin birleşmesiyle de sekans oluşur). sahne, bazılarına göre ciddi bir makaledir. kısa bir filmdir. bir belgesel olduğu da söylenebilir. belgesellerde, temelde birbirleriyle ilgisiz planlar çekilir ve bunlar, yönetmenin izleyiciye aktarmak istediği düşünceye göre sıralanırlar. ince bir dalı koparan kuşlar çekilir. başını kaldıran bir geyik yavrusu çekilir. iki çekimin birbiriyle hiçbir ilgisi yoktur. ayrı günlerde ya da yıllarda, birbirlerinden kilometrelerce uzakta çekilmişlerdir ve sinemacı bu görüntüleri sürekli tetiklik fikrini vermek için art arda sıralar. çekimlerin birbiriyle hiçbir ilgisi yoktur. bunlar kahramanın ne yaptığının bir kaydı da değildir. bunlar temel olarak müdahale edilmemiş görüntülerdir; ama art arda sıralandıklarında izleyiciye tehlikeye karşı tetiklik fikrini verirler. bu, iyi bir film yapma tarzıdır. yönetmenlerin hepsi aynı şeyi yapmalıdır. hepimiz belgesel sinemacısı olmayı istemeliyiz. bundan kazancımız, dışarı çıkıp öykümüz için gerekli olan müdahale edilmemiş görüntüleri sahneye yerleştirmek ve bunları filme alabilmek olacaktır. sonra görüntüleri art arda dizeriz. montaj odasında sürekli "keşke şunu da çekseydim..." diye düşünülür. oysa filmi çekmeden önce dünya kadar zamanınız vardır: daha sonra hangi çekimlere gereksinim duyacağınızı saptayabilir, dışarıya çıkıp bunları çekebilirsiniz.

    • bu ülkede neredeyse hiç kimse nasıl senaryo yazılacağını bilmez. senaryoların hemen hepsi filme çekilemeyecek öğeler içerir. "nick, otuzlarında, olağanüstü bir sezgi gücü olan, genç bir adam." bunu filmleştiremezsiniz. nasıl filmleştirebilirsiniz ki? "jodie, otuz saattir bankta oturan girgin bir hipster." bunu nasıl çekeceksiniz? bunları, görsel ya da söze anlatıya girmeden çekemezsiniz. görsel: jodie saate bakar. görüntü kaybolur. şimdi otuz saat sonradır. sözel: "benim gibi hipster'in son 30 saatini bir bank üzerinde geçirmiş olması tam bir felaket." eğer herhangi bir konunun anlatıma kaymadan aktarılması imkansız görünüyorsa, o konu kesinlikle öykü için, yani izleyici için önemli değildir. izleyici bilgi değil, drama ister (dramatik biçimin yararlı olduğu tek konu, öykü anlatmadır). öyleyse bu bilgiye kim gereksinim duyar? öyleyse bu bilgiye, neredeyse tüm amerikan senaryolarına gölge düşüren, bu çok zahmetli anlatıya ne gerek var? çoğu film senaryosu, stüdyo yöneticilerinden oluşan bir izleyici topluluğu için yazılmıştır. stüdyo yöneticileri, film senaryosunun nasıl okunması gerektiğini bilmezler. bir kişi, bir teki bile bilmez nasıl okunması gerektiğini. bir senaryoyu okumak ve bir filmi "görmek" için sinema eğitimi almış olmak ya da naiflik gerekir; bu özellikler ise stüdyo yöneticilerinde bulunmaz.

    • yönetmenin işi, senaryodaki çekim listesini oluşturmaktır. setteki iş hiçbir şeydir. film, çekim listesi yapılırken yönetilir. setteki iş, kayıt için seçilenlerin kaydedilmesidir. filmi oluşturan "planlama"dır.

    • stedikam (elde tutulan kamera), diğer teknolojik mucizeler gibi pek çok zarara yol açtı. amerikan filmlerine zarar verdi. kahramanın etrafında gezinmeyi o kadar kolaylaştırdı ki, artık kimse "çekim nedir?" ya da "kamerayı nereye koymam gerekiyor?" diye düşünmüyor. bunların yerine sinemacılar "hepsini sabah çekebilirim" diye düşünüyor; ama böyle yaptığınızda, o sabah yapılmış çekimlerin günlük gösterimlerinden hoşnut kalsanız da, montaj odasında bunlardan nefret edersiniz. çünkü günlük gösterimlerin amacı sizi mutlu etmek değildir; çekimleriniz 'küçük piyesler'e dönüşmemelidir. bunların, işin sonunda öyküyü anlatmak üzere birbirine bağlanabilecek, müdahale edilmemiş çekimler olması gerekir.

    • filmin mekanik işleyişi tıpkı düş mekanizmasına benzer, çünkü sonuçta film de bir düş olmaya varır, değil mi? düşlerdeki imgeler çeşitlilik gösterir ve fevkalade ilginçtir. çoğuna müdahale edilmemiştir. düşe gücünü veren, bu imgelerin art arda sıralanmış olmasıdır. düşteki korku ve güzellik, geçmişteki, birbirleriyle bağlantısı olmayan, önemsiz olayların art arda sıralanmış olmasındandır. ilk bakışta bu art arda sıralanma sürekliliği olmayan, anlamsız bir iş gibi gelse de, bilinçli bir şekilde yapılan çözümleme, en yüksek ve en basit düzenleniş biçimini ve böylece, en derindeki anlamı açığa çıkarır. aynısı film için de geçerlidir. iyi bir film, tıpkı düşte olduğu gibi, kahramanın yaptıklarını kaydetmekten kendini kurtarmış olandır. sonuç olarak film, bir "düşler silsilesi"dir. amerikan filmlerinin çoğu o kadar izlenimci, daha da kötüsü o kadar zorlayıcıdır ki. aslında platoon, dumbo'dan daha az ya da daha çok gerçekçi değildir. her ikisi de öykülerini kendi çaplarında iyi anlatabilmişlerdir. başka bir deyişle, tüm filmler kurmacadır; mesele, öykünün ne kadar iyi kurulmuş olduğudur.

    • bizim işimiz öyküyü ilginç kılmak değildir. öykü, ancak serüven boyunca kahramanın gelişimi ile ilginç olabilir; çünkü bizim için ilginç olan bu süreçtir. bizi koltuğumuzda tutan, kahramanın amacıdır. aristoteles'in de 2000 yıl önce söylediği gibi, karakter aslında alışkanlık haline gelmiş davranıştan başka bir şey değildir. karakter yoktur. "karakter", nihai hedefine ulaşmaya çalışırken insanın gerçekten yaptıkları, sahnenin amacıdır. gerisi hesaba katılmaz. mesele, seyircinin kendisini "kahraman"la özdeşleştirmesini sağlayarak, neler olacağını merak ettirmektir. öyküyü geliştiren, kahramanın ne istediği sorusudur. kahraman ne istiyor? istediğini elde etmek için ne yapıyor? bunlar seyirciyi koltuğunda tutacak sorulardır. kahraman istediğini elde edince sahne biter. başta ortaya atılan sorunun çözümü, öykünün sonunu oluşturur. kahraman bir şeylere ulaşmayı istediği sürece, izleyici de bir şeyler bekleyecektir. kahraman ulaşmayı istediği şey için açıkça girişimlerde bulundukça, izleyici kahramanın istediğini elde edip edemeyeceğini merak edecektir. kahraman ya da filmin yaratıcısı, bir şeye ulaşma isteğinden vazgeçtiği ve birini etkilemeye çalıştığı anda, izleyici uyuklamaya başlar.

    • "dumbo" mükemmel bir film örneğidir. dumbo'nun sorunu, büyük kulaklarıdır. kulakları doğuştan kocamandır. kulakları büyüdükçe, çevresindekiler onunla daha çok alay eder. bu sorununa bir çare bulmak için çabalamayı öğrenmek zorundadır. bu klasik mitte dumbo yol boyunca, ona yardımcı olacak küçük dostlar edinir. uçmayı öğrenir. o ana kadar hiç fark etmediği bu yeteneğini geliştirir ve kendisini tanımaya başlar. arkadaşlarından hiç de aşağı kalır bir yanı olmadığını, onlardan belki daha üstün değil, ama farklı olduğunu anlar. kendisi gibi olmalıdır. bu gerçeği fark ettiği anda yolculuğu biter. büyük kulak sorununu onları küçülterek değil, kendini keşfederek çözer ve öykü burada biter. çizgi film izlemek yararlıdır; film yönetmek isteyenler için de sıradan filmleri izlemekten daha yararlıdır. sanatçılar ne isterlerse onu yapmalarını mümkün kılan montaj kuramının farkına eski çizgi filmlerle vardılar. çizgi filmlerde her şey hayal gücü üzerine kuruluydu; filmlerde gördüğümüz çekimler de, sanatçının hayalinde kurduğu çekimlerdir. çizgi film izlerseniz, çekimleri nasıl seçmeniz, öyküyü görüntülerle nasıl anlatmanız ve kesmele nasıl yapmanız gerektiğine ilişkin pek çok şey öğrenebilirsiniz.

    • filmlerde, televizyonda yapıldığı gibi bir karakter ya da bir mekan yaratılmaz. önemli olan "öykünün nerede geçeceği" değil, "ne hakkında olduğu"dur. bu, bir filmi diğerinden farklı kılan şeydir. izleyicinin ilgisini nasıl sürekli kılabiliriz? tabii ki, fazla bilgi vererek değil, tam tersine bilgi vermeyerek; eksikliği, öykünün ilerleyişi bakımından engel oluşturmayacak tüm bilgiyi saklayarak. hitchcock, amerikan filmlerine çamur atıp, onların "konuşan insan görüntüleri" olduğunu söylemişti gerçekten de çoğu öyledir.

    • alfred hitchcock'un gerilim filmleriyle ilgili olarak söylediklerinin benzerini the uses of enchantment'te bruno bettelheim peri masalları için söyler: oyunun kahramanına ne kadar az müdahale edilir, kahraman ne kadar az kimliklendirilir ve niteliklendirilirse, ona kendi iç dünyamızdan o kadar şey mal eder, onunla o kadar çok özdeşleşir, yani kahramanın aslında kendimiz olduğuna o ölçüde güçlü biçimde ikna oluruz. "kahraman beyaz bir ata binmişti" yerine "uzun boylu bir kahraman beyaz bir ata binmişti" denmez; çünkü dinleyici eğer kısa boylu ise kendisini kahraman ile özdeşleştirmeyecektir. "kahraman" dendiğindeyse, dinleyici bilinçaltında kendisini o kahraman olarak canlandırır. hedefe giden yola ne kadar az müdahale edilirse izleyici o kadar memnun kalacaktır. kahraman ne kadar az betimlenirse, o denli başarılı oluruz. özdeşleşmenin nedeni, yazarın anlatıyı bir kenara bırakmasıdır. bizim gördüğümüz sadece öyküdür. kahramanla, o hedefinin peşindeyken özdeşleşiriz. bu yolla özdeşleşmek, "karakter özellikleri" üzerinden özdeşleşmekten çok daha kolaydır. çoğu filmde, kahramanın girdiği mücadele yerine, bizi ondan ayıran bir sürü özelliği anlatılır. yönetmenin anlatması gereken öykü, zorluklarla dolu dünyaya karşın kahramanın istediğini elde etmek için gösterdiği ısrarın öyküsüdür.

    • herkes iyi film yapmak için ilk makarayı yakmak gerektiğini söyler ve bu doğrudur da. sinemaya her gidişimizde bunu yaşarız. 20 dakika sonra kendimize "filme neden buradan başladılar ki?" sorusunu sorarız. karmaşık olanla başlayın ve vurgunun, düzeni sağlamak için harcanan çabayla ilgili olmasını sağlayın.

    • entropi, mantığın en basite, en düzenli duruma doğru mantıksal ilerleyişidir. drama da böyledir. entropi, yani drama, karmaşık durum dinginliğe kavuşuncaya dek sürer. her şey karmakarışık olmuştur ve dinginlik durumuna dönmelidir.

    • çekimler bittikten sonra film üstünde biraz daha çalışma ihtiyacı duyabiliriz. bu olaya bilim adamları jesus factor diyorlar. jesus factor, "kağıt üzerinde gayet doğru gibi görünüp, bir nedenle uygulamada istenen sonucu vermeyen" anlamına gelen teknik bir terimdir. o zaman şu sözü hatırlamak gerekir: "bir şiir asla bitmez, ancak terk edilir."

    • film dünyası, yozlaşma çemberi içinde sıkışmış durumda; çünkü pusulası olmayan insanlar, bu dünyayı yönetmekte. bu baskıya karşı yapabileceğiniz tek şey ise doğruyu söylemektir. doğruyu söyleyip muhalif kuvvet oluşturan birileri her zaman bulunur. çağdaş amerikan filmleri, neredeyse her zaman saçma, uyduruk ve müstehcendir. amacınız "endüstri" içinde başarıya ulaşmaksa, çalışmanız ve ruhunuz yıkıcı etkilere maruz kalacaktır. eğer bu endüstri tarafından kabul görmeyi çok istiyorsanız, onlardan biri haline gelirsiniz.

    • oyuncu her fiziksel hareketin, "oyundaki" ya da "sahnedeki" anlamı taşımasına ne kadar uğraşırsa, filmi o ölçüde katleder. oyuncu, kendini müdahale edilmemiş belirli fiziksel hareketlere ne kadar verirse filminiz o kadar iyi olur. eski film yıldızlarını çok sevmemizin nedeni de budur. onlar son derece sadeydiler. "ben bu sahnede ne yapıyorum?" koridorda yürüyorsun. nasıl? oldukça hızlı. oldukça yavaş. kararlı. bu basit belirteçlere kulak verin. oyuncuları yönetme sanatı, hareketlerin ve belirteçlerin seçiminden oluşur. çoğu oyuncu filmin ana fikrini canlandırmak için kendi zihinsel yeteneklerini kullanmaya çalışır; ama bu, onların işi değildir. onların işi, her vurguda yönetmenin ve senaryonun ortaya koyduğu belli hareketleri mümkün olduğunca basit ve başarılı bir şekilde yapmaktır. provalardaki amaç, her vurguda oyunculara yapmaları gereken hareketleri söylemektir. sete geçildiğinde, dikkatle not almış iyi oyuncular bu hareketleri sahnelerler. işi duygusallığa vurmadan, bir şeyler keşfetmeye kalkmadan, yalnızca kendilerine ödenen paranın karşılığını ortaya koyarlar; yani tam olarak provalarda çalışılmış hareketleri, mümkün olduğunca sade biçimde gerçekleştirirler. oyuncunun görevi duygusal olmak değil, dosdoğru olmaktır.

    • oyunculukla diyaloğun sorunları aynıdır. oyunculuğunki gibi, diyaloğun amacı da çekim listesindeki zayıf noktaları toparlamak değildir. diyaloğun amacı "karakter" hakkında bilgi vermek değildir. insanların konuşma nedeni, sadece istediklerini elde edebilmektir. filmlerde ya da sokakta kendini anlatan insanlar size yalan söylemektedirler. fark şudur: kötü bir filmde adam "selam joe, bu akşam senin evine geleceğim; çünkü benden borç olarak aldığın paraya ihtiyacım var" der. iyi filmde ise "dün hangi cehennemdeydin?" der. erkek kıza "ne kadar güzel bir elbise!" der. hiçbir zaman "altı haftadır kimseyle yatmadım" demez.

    • diyalogla anlatma zorunluluğunuz, görüntü ve oyunculukla anlatma zorunluluğunuzdan fazla değildir. ne kadar az anlatırsanız, o kadar çok izleyiciye "vay be!" dedirtirsiniz. "burada neler oluyor? peki sonra ne olacak?" öyküyü görüntülerle anlatıyorsanız, diyalog, dondurma üstündeki küçük çikolata kırıntılarına benzer. olan bitenin üstüne atılmış ciladır. öyküyü çekimler taşır. aslında iyi bir filmde diyalog olmaz. bu nedenle her zaman sessiz film yapmaya çalışmalısınız (charlie chaplin'in de savunusu bu yöndedir). yoksa amerikan film endüstrisinin başına gelen, sizin de başınıza gelir. çekim listesi hazırlamak yerine, öğrenciyi ayağa kaldırır ve ona "bu mr. smith değil mi? sanırım ona kararını değiştirteceğim" dedirtirsiniz. ses, sinemada kullanılmaya başladıktan sonra amerikan filmlerinde yapılan budur ve o zamandan bu yana amerikan filmleri beter olmuştur. öykünüzü çekimlerle anlatmalısınız, çünkü böylece gerek duyulup da en beğendiğiniz diyalog çıkarıldığında -gerçekten de, film seslendirilirken ya da filme altyazı eklenirken bu olabilir- güzel bir film hemen hiç zarar görmeyecektir.

    • eğer yönetmen için filmin özü bu ise, aktör için de öyledir. büyük aktörler bunu bilir. humphrey bogart, şu öyküyü anlatmış: casablanca'yı çekerken, s.z. (cuddles) sakall ya da başka biri, bogart'ın yanına gelip şöyle der: "marseillaise'yi çalmamızı istiyorlar. naziler burada, marseillaise'yi çalmamız hiç iyi olmaz. neyapacağız?" humphrey bogart yalnızca başıyla müzisyenlere işaret verir; orkestraya kesilir ve "da-da-da!" müzik başlar. bu sahne çalışmasını bu kadar güzel kılanın ne olduğunu soran birine, bogart şöyle demiş: "bir gün beni çağırdılar, yönetmen michael curtiz, "şuradaki balkonda dur, ben 'başla!" dediğimde başını salla" dedi. bogart da öyle yaptı. işte büyük oyunculuk budur. neden? daha başka ne yapılabilirdi ki? izleyiciler, onun bu kadar duygusal bir sahnede duygularını göstermeyişine bayıldılar.