• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (8.00)
can pazarı - curzio malaparte
zamanının adamı olmalı insan.
alçaklaştı mı, ta dibine değin inmeli alçaklığın.

ikinci dünya savaşı’nın yakın tanıklarından malaparte, avrupa tarihinden trajik bir kesit sunuyor okuruna. can pazarı’nın odağında italya, napoli vardır: italya’da savaşın son evreleri, 1943 eylül’ünden 1944 mayıs’ına kadar olup bitenler... malaparte, bir yandan tarihin trajik akışına müdahale edemeyen subay kimliğinin, diğer yandansa acımasız gözlem ve çıkarsamalarını esirgemeyen yazar kimliğinin yarattığı ikircikli konumundan hareketle alman ordusu ile “kurtarıcı” amerikan ve ingiliz ordularının arasında sürüklenmiş bir halkın yazgısını öyküler. bunu yaparken de, bir savaşı kazanmak ve kaybetmek arasındaki, mağluplar ile galipler arasındaki belirleyici sınırların aslında ne denli kaygan olduğunu, savaşın neticesi olarak ortaya çıkan sefaletin daima her yana sızdığını kendine özgü çarpıcı anlatımıyla anımsatır.
  1. okurken bazen kahramanlarına merhamet duyacağınız bazen dehşete kapılacağınız, bazen elinizden bırakamayacağınız bazen fırlatıp atmak ve bir daha kapağını bile görmek istemeyeceğiniz bir roman.

    ikinci dünya savaşı sonlarında italya’nın taraf değiştirip amerika ve ingiltere’yle müttefik olduğu dönemlerin napoli’si… hitler almanya’sının, mussolini’nin ve faşizmin son dönemleri… kaybedilen savaşın kazanılması için son çırpınışlar… ve yaşananlara savaşın içinden bakan bir yazar olarak malaparte… başlarda mussolini’yi desteklemiş, sonrasında onu eleştirdiği için sürgüne gönderilmiş, savaşı tüm çirkinlikleriyle görmüş, yaşamış biri…

    küçük çocuklarını satmak zorunda kalan insanların insanlığını hâlâ yitirmediği çünkü onları satmazlarsa pişirip yemek zorunda kalacakları kadar derin bir açlığın baş gösterdiği bir süreç… çocuk ticaretinin, kadın ticaretinin, ölü eti yemenin, ahlaksal çöküntünün ve dokunduğu her şeyi küle çeviren vezüv yanardağının zirvelerinden okura sesleniyor yazar: “savaşın kazananı yoktur.” ve bunu söylerken, dümdüz edilmiş bir insan bedeninden yapılan bayraklar, marksizm adı altında yüceltilen çöküş, savaşın canlı ve insani olan her şeyden nefret etme gereksinimi yaratması, yaşamın kapalı kapısının önünde duran ceninler, ölümün kapalı kapısının önünde duran cesetler, boğazlanıp ayaklarından çengele asılan mussolini, ölmek üzere olan bir askere yaşamının son dakikalarını güzel geçirsin diye yapılan saçmalıklar, üstünde bir çift serçe sevişiyor diye gömülemeyen bir ayak, amerika’nın uzun boylu erleriyle evlenen cüceler, bir patlamada kopup yemek tabağına konduğu düşünülen bir asker elinin imgesi ve daha bir sürü ayrıntı sunuluyor okura. bir de, savaşı kazanmanın bir yüz karası olduğu bilgisi…

    can pazarı’nı okurken kurtuluş savaşı yıllarını anlatan türkçe romanlar geldi aklıma. örneğin ateşten gömlek’in bazı sahneleriyle bu roman arasında benzerlikler kurulabilir. kimin savaşı olursa olsun, savaşın insanlık onurunu yerle bir eden bir olgu olduğunu bir kez daha düşündüm.

    ve sonuç:
    “amma da pis oluyormuş zaferi diye düşünüyordum, insan etinin! ne denli sefil bir zafer varmış insanın bedeninde, gençliğin ve aşkın göz açıp kapayıncaya kadar geçiveren mevsiminde bile!”