1. ilkokula dair hatırladığım üç beş şeyden birisi yanımda oturan arkadaşımın uç yemesiydi. 0.9 uç kullanıyordu canı sıkılınca da takır tukur yiyordu. 20 yıl oldu sarsıntıyı atlatamadım hala aklıma gelir gri dişler, bol gülüşler.
    abi
  2. 1. sınıfta katiyen -kek- yazamamam sonucu sınıfın önünde öğretmenin kafama tahta silgisini basması. k harfinin yanına e geldiğinde bambaşka bir harf oluyo zannediyodum.

    özenle yapılan saçım toz olmuştu. "öğretmenin vurduğu yerde gül biter" avutmalarıyla ağlayarak yerime oturmuştum.
  3. eğer sınıfın uslu, sessiz, çalışkan öğrencisiyseniz öğretmeniniz mutlaka yanınıza yaramaz birini oturtturmuştur. öğretmen çocuğu zapt edememiş ve sizden bunu bekler. açıkçası bu taktiğin işe yaradığı bi öğrenci de görmedim
    gamit
  4. bir valize kaç çocuğun gülüşü sığar? bir can kaç hayata can katar? öğretmenlik öyle bir meslek ki bir öğretmen yüzlerce hayatı ihya da edebilir heba da. hele ilkokul öğretmenleri.

    birleştirilmiş sınıflarda okumak ne demektir çoğu bilmez. bizim okulumuzda birinci sınıf ayrı, diğer sınıflar birleşikti. 2 ve 3 bir sınıf, 4 ve 5 bir sınıftı. sınıflarda iki sıra halinde dizilmiş sıralar sınıfları temsil ederdi. iki sınıf arasında adeta görünmez bir duvar vardı. hiçbir zaman bir üst sınıfın sıralarına oturamazdık. çok korkardık.

    bizi ürkütmekten başka meziyeti olamayan hocamız, sınıfta dolaşır özellikle erkek öğrencilerin saçlarına bakar hep aynı aptalca espriyi yapardı. sınıfta dışı
    saf içi temiz bir kemal vardı. kara lastiğini çocuklar okulun damına attılardı da alamayınca ağlamıştı. pabucu dama atılmak deyimini de pek severim bu yüzden. hoca, kemal'in saçını karıştırır (cetvelle) "kemal'in bitleri daha çorbalık olmadı" derdi. şimdi ne zaman etli çorba görsem kemal'in bitlerini hatırlarım, içemem.

    bir başlık açtınız, beni nerelere götürdünüz.
  5. ilkokulda babam dersime giriyordu. beşinci sınıftaydık. sınıfta bi şeyler cereyan etti sınıf dolabı ve camı kırıldı. babam bileti bana kesmiş, sınıfta bana tokat atmıştı. dersler bitti arabaya bindik baba ben yapmadım neden bana tokat attın dediğimde de senin yapmadığını biliyorum demişti. ben de gelincik gibi kin güdüp anneme şikayet ettim dedim ana böyleyken böyle. üzerinden o kadar sene geçti, her sorduğumda sen olsan sen de kendi oğluna tokat atardın diyor. öyle sadist bi aile.

    bu olayın ana karakteri olan öğretmen (babam) ben lisedeyken siz benim oğluma nasıl hakaret edersiniz diyerekten 4 öğretmeni öğretmenler odasında haşat etti. üçü de arkadaşıydı. işte eğitimde şiddetin yeri ve önemi falan filan.
    kuz
  6. sanırım 2. ya da 3. sınıfta bir ödevi yapmayıp yalan söylemiştim oldukça basit. tabi o zamanki tabirle örtmenim yememişti. beni tahtaya kaldırıp sınıftaki 45 kişiye yalancı yalancı sana kimse inanmaz isimli tekerlemeyi söyletmişti. çok utanmıştım. o günden sonra ödev yapmamaya devam ettim ancak yapmak istemediğim için yapmadım demeyi öğrendim.
  7. zamanında annemle pazar pazarından aldigim delice mutlulukla sahip oldugum ve hic unutamadigim bir oyuncagim olmuştu kendisi dalgıçti yanda kurma aparati vardi kurup su dolu birseye ki o genelde kirmizi genis leğendi icine koyardim o şipsip bacak cirpa cirpa hareket ederdi tüpü falan da vardi ama öyle uyduruk birseydi ama o an benim icin en guzel seydi leğenin icine onu koyar sonra babamin kagittan yaptigi gemileri koyar icine de şap diye oturur saatler gecirirdim balkon büyüktü havalar çok sicakti onumuzde de bir incir agaci vardı ne de güzel olurdu o incirler suyu akardi yapis yapis beyaz ama aldirmaz onu da o anda mideye hüpletirdim tabi sudan dolayi burusmus parmaklarimla :) annemin hızlıca gelip beni pembe tavsanli bornozuma sarmasiyla maceram sona ersene yarin icin yine heyecanliydim ^^
  8. bana yaptığı büyük haksızlık yüzünden anneme küsmüştüm bi defasında. kendini affettirmeye çalışıyordu, o üstüme geldikçe ben naz yapıp kaçıyordum. sezon yavaş yavaş açılıyordu, annem de kardeşimle beni plaja götürme kararı aldı. ben yine istemedim hayır gelmiycem dedim ama kararını uyguladı. halamları falan da çağırdı uzun süre takıldılar orda. bense inadımdan kıyafetlerimi bile çıkarmadım sadece ayakkabılarımı çıkarıp köşede somurttum. sonra o yaz birkaç hafta boyunca ayaklarım vücudumdan iki ton bronz vaziyette gezmek zorunda kaldım. penguen gibi
  9. bir caminin yakınında gökyüzüne bakarken hareket eden bulutları görüp sabit olanın minare değil bulutlar olduğunu zannedip "minare yıkılacak, kaçın" diye bağırmama müteakip işgüzar bir esnafın gelip yanıma çömelerek "hıaa o mu, çok uzun sürer o, yıkılırsa ben haber veririm, korkma sen" diyerek beni sakinleştirmesi. çocukluk işte, o minarenin bir gün yıkılacağına olan inancım, zaman zaman gidip minareyi denetlemem, hatta yıkılmadığı için içten içe hayıflanmam, kimseye de söylemiyorum bir de, müptezel müptezel ortalıkta dolanmam.