1. piotr młodożeniec tarafından çizilen; islam, musevilik ve hristiyanlık ortak yaşamını savunan bir çizim.

    ilgili görsel linki

    sonrasında pek çok farklı görsel türetilmiş sanıyorum;
    bunun gibi
    veya bunun gibi

    şimdi gelelim eleştiri kısmına.

    "coexistence", bir diğer deyişle "ortak/bir arada yaşam" hep savunulagelmiş bir düşüncedir. özellikle de "birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu yıllarda", dünya savaşı görmüş ve çok yaralar almış her ulustan çıkar böyle söylemler. fakat bu ne kadar geçerli bir fikirdir?

    şurası bir gerçek, ülke yönetimlerinin tarafsız olma şansı hiç olmadı. en basitinden eğitimi ele alalım. ne yazık ki coğrafyamızda din eğitimini okullardan hariç tutabileceğimiz bir biçimde bırakamıyoruz, çocukların okuldan değil de tarikatlardan bir şeyler öğrenmesi çok daha tehlikeli çünkü ilk elden tecrübe ettik ve ediyoruz bunu. matematik, fen bilimleri ve hatta tarih dahil sosyal bilimlerde hiçbir ideolojik bombardıman olmadan çocukları yetiştiriyoruz diyelim. bunun yapılabilmesi için, biyolojide yaratılışın bir bilimsel teoriymiş gibi anlatılmaması gerekir, bunun yeri ya "din kültürü" dersidir, veyahut felsefedir.

    şimdi olayları biraz daha yerelleştirip "din kültürü ve ahlak bilgisi" dersine gelelim. "din" diyor, değil mi? "x dini", "y inancı" ve "z ahlakı" gibi bir deyiş yok. öncelikle, "ahlak nedir?" diye sorulması gerekmez mi? dinlerin empoze ettiği şeyi ahlak olarak ele almak için, önce dersin etiğe hakim biri tarafından verilmesi gerekiyor, fakat böyle olmadığını biliyoruz. zaten etik de aslına bakarsak biyolojiye kadar uzanan bir konu sayılır, bu durumda din kültürü dersinde verilmesi hatadır. peki din kültürü?

    yöneticilerin doğru kabul ettiği inanç/fikir sisteminin haklı çıkarılacak şekilde anlatılmadığı bir ortam yaratmak mümkün müdür? örneğin ben agnostiğim, dürüstçe söyleyeyim, müfredatı uygulayan kişi ben olsam oturur ona göre ayarlardım her şeyi. tüm çoluk çocuğu bildiklerini ve hayatın anlamını sorgulayacak şekilde yetiştirip, ergenlikte veya orta yaşta girdikleri krizlerdense bunu kendileri gibi şeyler yaşayan insanlarla birlikte atlatmalarını sağlardım. veya kendilerini dine sığınmak zorunda hissetmelerindense, sıra arkadaşlarından o desteği bulmalarını isterdim. pek çok inancın anlatıldığı, hepsinin tartışıldığı ve sorgulandığı, şayet varsa tutarsızlıklarının ya da bu dünyaya uygun olmama nedenlerinin ele alındığı bir ortam kurardım. din kültürü değil, varlık felsefesi ve etik üstünden giderdim, bilgi felsefesi de katılırdı, biyoloji de, fizik de.

    şimdi gelelim çalışma koşullarına. bahsi geçen eğitim sistemini oluşturmadım ve ülkede nüfusça baskın dinin eğitiminin verilmesine izin verdim diyelim. fakat çalışma saatleri? mesela 5 vakit namazın, çoğunluğu ya da azınlığı müslüman olsun olmasın fark etmeden, iş saatleri içindeki yeri nedir? veya, diyelim ki ben iş saatlerine denk gelen iki buçuk saat sürecek bir ibadetle yükümlü hissediyorum kendimi, herkes giderken ben fazla mesai mi yapacağım? bunu yapamayacağım yerlerde ibadetimi gerçekleştiremeyecek miyim? "öyle bir din yok" buna cevap değil, samimiyetsiz düşündüğümüz gerçeğini değiştirmiyor bu çünkü.

    aynı şekilde, coexist düşünürsek, insanların birbirine "senin yaşam tarzın yanlış" dediği bir durumda onlarla bir arada yaşıyor oluyoruz. bu insanlar demokratik toplumlarda oy veriyorlar, talepleri oluyor. örneğin benim bu ülkede bahsini ettiğim eğitim sistemini getirmek gibi bir şansım olabilir mi? hayır. zaten "insanların haklarını savunalım" diye diye bugün ılımlı islam'ın önünü açtık ve o da radikal islam'ı getirdi, bakın çok enteresan.

    özetlersek, ne hristiyan yönetim diğerlerini yeterince kollar/kollayabilir, ne müslüman, ne de ateist veya budist. tatil günlerinden, saatlerinden tutalım, günlük yaşam tarzına, desteklenen yasalara, beklentilere kadar uzar gider bu.

    işin bir de siyasi kısmı var. demokrasiyi reddetmek, bir vatandaşın hakkı mıdır, değil midir? veyahut meritokrasiyi, monarşiyi ya da başka bir şeyi savunmak, hakkımız mıdır? yeterince çok insanın istemesi, birini mutlak hakim ya da idam mahkumu kılmaya yeter mi?

    er geç fikirlerden birinin baskın gelmesi gerektiğini biliyoruz, sadece yüzleşmek-tartışmak-tersleşmekten çekiniyoruz. nasıl ki "ortalama internet müslümanı" aslında hiçbir cevap sunmayan ve yeterli argüman üretemeyen youtube linkleriyle tartışma yürütüyorsa, ya da ortalama ateist karikateist esprileriyle dalga geçiyorsa, bu çekince de hayatımızı öyle kaplamış durumda.

    coexistence bir yalandır, herkesi mutlu etmenin yolu yoktur ve günümüzde sayıca herkese yaklaşabileceğimiz bir yol da yoktur. herkesin kendi görüşünü yaşayacağı bir toplum ütopyası ise baştan aşağı mantıksızlıklarla doludur. bunu görelim, sorgulayalım, insan haklarını savunalım derken satanistleri de savunmuş olabileceğimizi unutmayalım. hümanizm denen şey en başta insanlığın "insan ve mantık merkezli" bir görüşle yaşamasını savunduğunu bilelim. (hümanizmin türcü davranmaması gerektiği de bir gerçek tabii, eğer bir ad uydurursam 'evrenselcilik' için henüz hazır değiliz yine de.) (üniteryen üniversalizm olmasın da yanlışlıkla)

    dürüst olmak için hâlâ geç değil, insan nüfusu her şeye hükmeden distopik yönetimlerin eline düşmeden önce bazı şeyleri aşalım.

    edit: 3. resim linki düzenlendi