• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (8.57)
damızlık kızın öyküsü - margaret atwood
bir kadın bir sabah kalksa, işe gitmeden önce her zaman sigara aldığı dükkana uğrasa ve kendisine kredi kartının geçerli olmadığı söylense, ardından işten atılsa ve bunların sadece kadın olduğu için başına geldiğini öğrense neler hisseder?
evet, olan olmuştur. bunca mücadele boşa gitmiştir. kadın gene erkeğin bakımına muhtaç, ona hizmetle yükümlü bir yarı köledir. hükümranlığı eviçi ile sınırlandırılmıştır. üstelik artık ortada fazla çocuk da yoktur. hava kirliliği, kimyasal atıklar, nükleer sızıntılar kısırlığa yol açmakta, doğan az sayıdaki çocuk ise sakat olduğundan imha edilmektedir. bu durumda kadın koloniler'e gönderilmek, hizmetçilik ya da fahişelik yapmak dışında dördüncü bir seçenekle karşı karşıyadır: komutanlar'a sağlıklı yavrular üretmek. (kitap yurdundan alınmıştır)
  1. atwood okurken insanı silkeleyen en önemli şey, kelimelerle oynadığı oyunlardır; damızlık kızın öyküsü'nde ise bahsi geçen bu oyunların çok az gerçekleştirildiğini görürsünüz. bu yalın ve soğuk anlatım yine yazarın inanılmaz dehasını gösterir çünkü anti-ütopya demek, biçemden tutun da metaforlara kadar yaratılan her düşüncenin yazıya aktarılırken geçmesi gereken o süzgecin çok dikkatli seçilmesi demektir. bu anlamda, damızlık kızın öyküsü'nü distopya olarak nitelendirmemek gerekir; zira gerçekliği ve iç içe geçmiş olay, karakter, nesne anlatımları romanı tam olarak imkansız olan ile mümkün olan arasına sıkıştırmaktadır. misal, romandaki kadınların okuma-yazma öğrenmesi yasak: bunun mümkün kılan şey mağaza tabelalarından kelimelerin silinmiş ve yerlerine tahta tabelaların asılmış olması; bilimum etler dükkanının tabelasında tahta bir pirzola var. kadınların okumak ya da yazmak zorunda oldukları bir adları yok. ama en önemlisi atwood'un bir roman yazarken bunu anlatış şekli, kelimelerin olmadığı bir dünyayı, kelimelerle anlatma çabası. illa bir kalıba sokmak gerekirse - bu zorunluluk her ne kadar kavramın özüyle tezat olsa da - damızlık kızın öyküsü bir heterotopyadır. şöyle ki:

    ''heterotopyalar rahatsız edicidir, belki de buna bir isim vermeyi imkansızlaştırdıkları ve yaygın isimleri kördüğüm haline getirdikleri veya paramparça ettikleri için; daha baştan söz dizimini -yalnızca cümle kurarken kullandığımız söz dizimini değil, aynı zamanda, kelimelerin ve şeylerin (birbirlerine yakın ve aynı zamanda da karşıt) "bir arada durmalarını" sağlayan daha az belirgin bir söz dizimini de- yok ettikleri için.'' (bkz: kelimeler ve şeyler - michel foucault)

    atwood'un diğer eserlerine bakarsak da aynı şekilde damızlık kızın öyküsü'nün başka bir yerde durduğunu görürüz: özellikle ilk üç romanı - the edible woman, surfacing, ve lady oracle - öfke ve erkek egemen güç imgelemlerinin karmaşıklığını yansıtır; bu bağlamda söylenebilir ki atwood önce erkek ve kadını ayrı ayrı yazmıştır. cat's eye ve robber bride'da durum biraz daha farklılaşmış ve kadın ile kadın'ı yazmıştır, ancak kadınlar arasındaki karşıtlıktan ziyade ilişkiyi/beraberliği yazmıştır. çünkü atwood feminist geleneğin ilk dalga savaşçılarındandır; liberal bir feminist olduğunu söylersek yanılmışız olmayız. bu arada eklemek gerekir ki yazar, hiçbir zaman eserlerini feminist olarak tanımlamaz, kendisinin feminist olduğunu ise altını çize çize yazar. atwood'u okurken feminist bir kadının dişil yazı yazmamak uğruna verdiği mücadeleyi de görürüz bu yüzden - ki bu oldukça sıkıntılı ve zor bir iştir, ancak eserlerinin yaftalanmamasını istemekle çok da haksız sayılmaz. damızlık kızın öyküsü ise öncekilerden farklı olarak kadın-kadın savaşını anlatır; atwood'un ikinci dalga feminizmi eleştirisidir denebilir. birlikten vazgeçerek, karşı cinse saldırı halini alan ve dolayısıyla farklı olana saldırmanın verdiği alışkanlığın, kadın cinsi içinde yayılması ve bir fikir ve özgürlük savaşı olarak addedilen feminizmi çürüten, eskiden gelen bir hayalettir ikinci dalga. atwood damızlık kızın öyküsü'nde yalnızca erkek egemenliğinin ve bu geleneğin uç bir hikayesini değil, kadınların birbirlerini bastırarak, bu erkek boyunduruğunda beraberliklerini yitirerek, kendi gibi olanı aşağılamasını da anlatır.

    erkek gücünün, geleneksel mizojininin anaerkil olguya verdiği zararın sonuçlarından bahsederken, kadının kadına olan düşmanlığını da gözümüze sokar; anaerkilliğin ve doğurganlığın ve tabi doğanın yok oluşunun en önemli sebebinin, kendini, kadınlığını, yaratıcılığını yitiren kadınların suçu olduğunu yazar. bu yönüyle kehanet gibidir, bir şeylerin değiştirilmesinin gerekliliğine çağrı yapar. kadının kadına olan düşmanlığının, erkeğin kadına olan düşmanlığından bir farkı yoktur. gilead'ın anaerkil düzeni ile bugünün ataerkil düzeni arasında korkunç bir benzerliği tasvir ederek, tersine dönmüş aynı yapıdaki bir düzenin de bu hastalığın çaresi olmadığını gösterir. offred'a ne olduğunu bilmeyişimiz de bundandır sanıyorum; romanın kocaman bir boşlukta bitişinin sebebi, bu düzenin sonunu bugün de öngöremeyişimiz.

    tabi yine de margaret atwood'un söylediği gibi, ''edebiyattan aldığınız cevaplar, sorduğunuz sorularla ilgilidir.''
  2. okuduğum en başarılı distopya kitaplarından birisi damızlık kızın öyküsü. bu tarzı sevenlerin çok sık gözden kaçırdığı,atladığı,ancak mutlaka okuması gereken bir kitap. distopyaya bu sefer kadınların penceresinden bakılmış. kitabı bulmakta oldukça zorlandım. çünkü ankara'daki büyük kitapçılarda, kitap yurdu, ilk nokta gibi internet üzerinden kitap satışı yapan web sitelerinde kitabın satışı yoktu. azmettim ve aramaya inandım. sonunda nadir kitap isimli web sitesinde kitabı buldum.

    kitapta özellikle dikkatimi çeken şey baskının bir süre sonra oldukça normal kabul edilmesi oldu. sanki farklı bir hayatı hiç yaşamamış gibi kısa süre içinde bütün yaşamı tepetaklak olan kadınların bunu çok normal karşılamaya başlaması, hatta bazı kadınların bunun doğru olduğunu düşünmeye başlaması insanın doğasına ilişkin de fikir veriyor. baskı bir süre sonra iç dünyasında çok da sağlam olmayanları sistemin içine çok rahat sokabiliyor. hatta düşüncelerini çok rahat değiştirebiliyor.

    ancak kitaptaki ana karakter bütün bu baskılara rağmen içinde hala direnen birisi. üstelik kendisi gibi direnen başka insanlarla da iletişime geçebiliyor sonunda.

    margaret atwood karakterinin korkusunu, yılgınlığını, kadın olmanın zorluklarını, ezilmişliğini son derece başarıyla işlemiş bu kitapta. yasağa eğilimin, baskının sonunda mutlaka ters tepeceğini, korkunun bunu engelleyemeyeceğini, gizliden gizliye bile olsa durdurulamayacağını da başarıyla yansıtmış.

    bana sorarsanız erkeklerin mutlaka okuması gereken bir kitap bu.
  3. distopya denince akla gelen ilk birkaç kitaptan biri olmasına rağmen ülkemizde basımını yapan yayınevi kapatıldığından sadece sahaflarda bulunan kitap.
    başta konuya girmek benim için kolay olmadı, zamanla açılan bir kitap diyebilirim. kitapla ilgili en sevdiğim şey diğer türdaşlarının yarattıkları dünyadan neredeyse bütünüyle farklı bir dünyayı anlatması. hoşuma giden diğer noktaysa karakterlerin günümüz dünyasını hala hatırlıyor ve özlem duyuyor olması.
  4. distopya sevenlerin üzerine atlaması gereken kitap.
    basılı halde ancak sahaflarda bulunabiliyor ama onun dışında e-book formatında da bulup okuyabilirsiniz.

    1990 yapımı film uyarlanmasını ise internette bulmak imkansız gibi bir şey.
  5. (bkz: youreads eş zamanlı kitap okumaları) kapsamında dün bitirdiğim kitap. ancak bu kapsam dahilinde yaptığım okuma faaliyeti bir ödev hüviyetine bürünerek, koşullanarak okumama neden olmadı. buna özellikle dikkat ettim, etmeye çalıştım. zorunluluğun sınırlarıyla kesişimsiz bir kümede bağımsız eylemin sonuçlarının yoğunluğunu sağlamak için çabaladım.

    atwood'un biçeminde gördüğüm ve algıladığım kadarıyla kısa cümleleri ayrıntıların derinliklerine inebilmek için etkili bir araç olarak kullanmış olmasıydı.
    distopik bir düzeni anlatan kitap aslında çok da uzak olunan bir durum değil gibi. zaten radikal dinciliğin egemen olduğu toplumlardaki kadınlar bu kitaptakine doğru evrilen bir işkence içerisinde devam etmekteler hayatlarına. mesela kitaptaki kadınlara giydirilen kıyafetler bana çarşaf, burka vs gibi giysileri direkt olarak anımsattı. bunların dışında pek çok distopyada ya da totaliter rejimde ortak olan durum yine bu romanda da geçerliydi ki şudur o:
    ne kadar sıkı, korkunç, ezici,umutsuz gözükürse gözüksün her zaman insanlar kötülüğün egemenliğine karşı bir direnç oluşturuyor ve hangi distopya ya da totaliter rejim olursa olsun; şöyle ya da böyle, görünerek ya da görünmeyerek her zaman direnebiliyor ve kendisine dayatılanlara hayır diyebilme onurunu elden bırakmıyor. mayday yeraltı örgütü de burada gilead toplumunda hayır diyebilenleri ve köleliğin ruhuna işlemesine itiraz edenleri gösteriyor, sembolize ediyordu. ayrıca yasakların çiğnendiği, sistemin baskısından kısmen de olsa uzaklaşılan oda sahneleri, bende 1984 romanındaki odada gerçekleşen benzer sahneyi (sistemin yasakladığı eylemleri orada özgürce yapabilme) çağrıştırdı.

    biraz da alıntı yaparak bitirelim:

    !---- spoiler ----!

    & uyuşturulmuş hissediyorum kendimi. bu olasılığı hesaplıyorum. belki de bana ilaç veriyorlar. belkide yaşadığımı düşündüğüm hayat paranoyak bir kuruntudan ibarettir. umut yok. nerede olduğumu biliyorum, kim olduğumu ve günlerden ne olduğunu. böylece sınırlıyorum kendimi, aklım başımda. akıl sahip olunacak değerli bir şey; bir zamanlar insanların para biriktirdiği gibi biriktiriyorum onu. saklıyorum, zamanı geldiğinde, elimde yeteri kadar olacak.

    & bir şeyi tastamam gerçekleştiği biçimiyle anlatmak olanaksızdır, çünkü anlattığınız şey asla tam olmaz, daima bir şeyleri atlamak zorunda kalırsınız, bir alay ayrıntı, taraf, karşıt akım ve ince ayrımlar; şu ya da bu anlama gelebilecek bir alay hareket, asla tam olarak betimlenemeyecek bir alay biçim, havada ya da dilin üzerinde bir alay tat, ara renkler, bir alay.

    & gereksindiğim şey bir bakış açısı. derinlik yanılsaması, bir çerçevenin yaratacağı, düz bir yüzeyde biçimlerin düzenlenişi. bakış açısı gereklidir. yoksa sadece iki boyutla kalırsınız. yoksa yüzünüz bir duvara bastırılmış yaşarsınız, her şey devasa ön planda oluverir, ayrıntılar, yakın planlar, saçlar, çarşafın dokuması, yüzün molekülleri. deriniz bir harita gibi, boşunalık diyagramı, hiçbir yere varmayan ince yollarla çaprazlanmış. yoksa anın içinde yaşarsınız. bu da olmak istediğim yer değil. ne var ki bulunduğum yer burası, bundan kaçış yok. zaman bir tuzak, ben de içine düştüm.

    & tümüyle küçümsenemez dik başlılığın kanıtı ( hoşuma giden bir tamlamaydı)

    & tarih çalışmalarından bildiğimiz gibi, hiçbir yeni sistem eskisinde bulunan birçok unsuru bir şekilde işe koşmadan dayatamaz kendisini: tıpkı ortaçağ hristiyanlığında pagan unsurların varlığına şahit olmamız ve rus "kgb" teşkilatının kendisini önceleyen çarlık gizli servisinden evrimleşmesi gibi.

    & etkili bir totaliter sistemi ya da aslında herhangi bir sistemi kurmak için, kaldırdıklarınızın yerine başka çıkarlar ve özgürlükler sunmanız gerekir, en azından ayrıcalıklı bir azınlığa.

    & gücün kıt olduğu yerde birazcığı bile baştan çıkarıcıdır.

    & bütün tarihçilerin bildiği gibi, geçmiş devasa bir karanlıktır ve yansımalarla doludur. ondan gelen seslere ulaşabilir bize; ne var ki, bize söyledikleri şeyler, içinden çıktıkları dölyatağının belirsizliğine bulanmıştır. dahası ne denli çabalarsak çabalayalım, kendi çağımızın daha aydınlık ışığı altında, anlamlarını her zaman tam tamına sökemeyebiliriz.

    !---- spoiler ----!
  6. amerikada darbe sonrası değişen bir rejimle birlikte kadınların toplumdaki statü ve özlük haklarının yeniden düzenlenerek insan hakları sözleşmesinde yer alan haklardan mahrum kalışları kurgusunda ilerleyen bir hikayesi var.
    anne karakteri ile feminizmin ne kadar gerekli olduğu vurgulanmış. “eşitlik”, “özgürlük” gibi kavramları politik bulduğu için kullanmaktan çekinen bir gençliğin kayıtsızlığı hissediliyor. olayları bakış açısından takip ettiğimiz kahramanımız hep birilerini, annesini savaşırken otoriteye başkaldırken görmek istiyor. ama kendisinin bu yolda attığı bir adım yok. insanın her şarta uyum sağladığını görüyoruz. haberlerde okuduğumuz öldürülen kadınların, kadın düşmanı erkeklerin haber sayfalarında kalacağı yanılgısı bizi bu sona taşıyor. romanda o kadınların damızlık yapıldığı bir toplumun inşa edilmesi tek bir geceye bakıyor. bir distopya olmasına rağmen öykünün anlatılışı bizi geçmişte olduğunu işaret ediyor. nitekim sonunda yer alan “tarihsel notlar” ile bu durum iyice netleşiyor. en çarpıcı olan da bu kısım. yeniden tıpkı eski zamanlarda gazetelerde kalan kadınlar gibi, tarihte kalan bir acı görüyoruz. gerçekliği espriler eşliğinde bir konferansta tartışılıyor. bu kısmı okurken roma hukuku derslerini anımsadım. kadınların mülkiyet hakkının olmadığı bir toplum düzeninden bahsederken erkek düşmanlığı ile tanınan hocamız espriler yapıyordu. bazı gülüşler tiksinme duygumuzu tetiklemiyor mu ?
    var olan haklarımızın insanın insan olmasından kaynaklandığını ve doğumu ile kazandığını söylerken yanılıyoruz. her hak savaşarak kazanıldı. kelimeler her şeydir. eğer siz doğuştan bu hakka sahipsin derseniz o hakkın elinden alınmayacağı simülasyonunu yaratırsınız. nitekim kaygan yasalarla sokakta yürümeniz, ağaç dikmeniz yasaklanabilir. arabanızın renginin ne olacağı belirlenebilir. sorusu olmayan var mı ?
    not : daha müsait vakitlerde eklemeler yapılacaktır.
  7. “bu öyküde bu kadar çok acı olduğu için üzgünüm. parça parça olduğu için de üzgünüm, çapraz ateşe yakalanmış ya da zorla parçalanmış beden gibi. ne yazık ki, değiştirmek için yapabileceğim hiçbir şey yok.”

    1985’te margaret atwood tarafından kaleme alınan damızlık kızın öyküsü, erkek egemen, teokratik ve totaliter bir toplumda kadınları doğurganlıklarına göre sınıflandıran, üreme merkezli bir baskıcı düzeni anlatır. “iki bacaklı rahimler”in erkeğe hizmet ettirilerek totaliter bir rejimin sürekliliği sağlanıyor. yalnızca rejimin devamı için, damızlık olarak seçilen kadınlar komutan’ların hizmetine sunuluyor. komutan’ların eşleri, yaşanılan doğal felaketler ve doğaya verdikleri zarar yüzünden doğurganlık özelliğini kaybetmesi dolayısıyla damızlık olarak ayrı bir sınıf doğar. alınıp satılan, ihraç ürünü olarak görülüp ticareti yapılan bir sınıf.

    amerika’da totaliter bir rejim olsaydı, nasıl olurdu sorusuna bir yanıt aradığı gerekçesiyle damızlık kızın öyküsü yazılır. margaret atwood, bunlar dünyada yaşanmaz diyen insanlara karşılık vermek için, ele güç geçirilince her zaman her yerde her şey olabileceğini söylemek için yazdığını söyler bir söyleşisinde. 1984’te batı berlin’de yazmaya başlamış yazar. o dönem berlin duvar’ı hâlâ durmaktadır. kitabın yazılış sürecinde bunun da etkisi görülür. o dönem boyunca sık sık gazete kupürlerini biriktirdiğini ve bu kupürler neticesinde romanın şekillendiğini de belirtir yazar. özellikle doğa olayları hakkında yorumlamalarını sistem üzerinden dikkat çekici bir şekilde ilişkilendirir. bunu babasının mesleği gereği doğa ile iç içe olmasından kaynaklı edindiği birikime borçlu görebiliriz. doğanın dengesizliğini, tahrip edilen yönlerini, yaşanılan olayları rejim çerçevesine yerleştirerek özgün bir yön açar. sistem eleştirisi yapmakla birlikte doğa ve insan ilişkisi üzerine söylenebilecek en güzel sözü söyler margaret atwood.

    kadın eşitliğini ifade eden, sadece salt eşiklikle değil yasal eşiklik, politik eşiklik ve sosyal eşitliği de barındırarak bir ifade biçimi olan damızlık kızın öyküsü, karşıtlıklardan doğan güçle yaratılmış bir dünyadır. kadın ve erkek arasındaki ilişkiyi kurgusuyla irdeler yazar. doğal ortamdan izole edilmiş bir topluluğun, iletişim kuramaması, düzen içerisinde yer alamayanların sömürüldüğü bir yabancılaşma sorununa da ışık tutar. vücut politikasının bu topluluk içinde nasıl bir yıkıcı güç haline geldiğini sağlam bir şekilde izah eder ayrıca. modern kadının, cinsiyet rolünün güç yapısına bakar. atwood, bunun üzerine şöyle demiş söyleşisinde, “derin bir apolitik yazar olarak başladım. ama sonra romancıların ve bazı şairlerin yaptıklarını yapmaya başladım. etrafımdaki dünyayı tarif etmeye başladım.” bu sözlerine dikkatle neden gazete kupürlerini biriktirdiğini daha iyi anlamamızı sağlar. tam manasıyla toparlayacak olursak, çevre felaketinin yaşam döngüsünü nasıl bozduğunu ve kadınların doğası hakkında değişen düşüncelere ve iktidarın değiştirdiği, mecbur kıldığı, baskıladığı düşünceleri iktidar üzerinden anlatmasıdır damızlık kızın öyküsü.

    “kadın hakları insan haklarıdır. çünkü kadınlar insandır. bu zor bir kavram değil,” diyerek, distopya alanında kendi edebi geleneğini yaratır. yeryüzünde neyin iyi olduğuna dair bir ağıt olan margaret atwood geleneği, insan türünün olumsuz özellikleri anlatır. “cahilliğin” dünyayı nasıl yaraladığını, insanoğlunu nasıl yaraladığına dair verilebilecek distopya türünde verilebilecek en güzel örnektir.

    türkiye’de 1992 yılında afa yayınları tarafından sevinç kabakçıoğlu ve özcan kabakçıoğlu çevirisiyle yayımlanır. 25 yıl gibi uzun bir süre ardından doğan kitap’tan çıkar.

    (bkz: youreads eş zamanlı kitap okumaları)