• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (7.57)
devir - ece temelkuran
"ben artık susmak istemiyorum. çünkü insan belki hiç konuşamaz bir kere susarsa. kuğu gibi dili dışarıda kalır, ses çıkmaz. ben artık hep konuşacağım."bu bir devir romanı. herkesin zamanı bir başkasına devrettiği hayatta, ali ve ayşe'nin beraber kurdukları gizli bir dünya var içinde. sadece o iki çocuğun gördüğü ve bir tek dilsiz kuğuların bildiği bir yer. o dünyada bugün yaşadıklarımıza asıl biçimini verenler, yani unuttuğumuzu hatırlamadığımız şeyler var... ece temelkuran, yalnızca çocuk gözümüzle bakınca hatırlayacaklarımızı anlatıyor. dilsiz kuğuların dün söylediklerini yarına devrediyor... (tanıtım bülteninden) (kitap bilgileri idefix'den alınmıştır.)
  1. saflığımdan mı bilmiyorum, evren ve kenan isimlerini hiç böyle düşünmemiştim. devrimci ebeveynlerin çocuklarına simge isimler koymaları çok yaygın ve alışıldık bir durum. insanlar çocuklarına bir cunta liderinden esinlenen isimler de koymuş olabilir mi harbiden? %92 verdiklerine göre neden olmasın?
    mutlu
  2. hakkında şöyle güzel bir eleştiri yazısı mevcut: tık tık.

    bu yazıdaki üsluba ve kelimelere dair eleştirilerin doğruluğu tartışılabilir ama şu intihal konusunda yazarın bir açıklama yapıp yapmayacağını merak ediyorum gerçekten.

    bir de, beni üzen bir kısım var. ben ankara hakkında verebileceği bilgiler beklentisiyle okudum bu kitabı. kuğulu parka atfedilmiş ankara temalı bir kitaptan, kitabı süsleyici, zenginleştirici zamanının ankara ritüelleri, kültürü hakkında bir şeyler öğrenmeyi bekliyordum. ece temelkuranın gazeteci olması dolayısıyla bu işi güzel yapacağını tahmin ediyordum ama olmamış, yapmamış.
  3. ecetem'in yeni kitabı. oya baydar -ki kendisi kitapta anlatılan devrin önemli isimlerinden- romanı çok beğenmiş. bu konuyla alakalı bir yazı yazmıştı.
    ecetem hala gazeteci. kelimeleri özenle seçiyor,anlatıma duygusallık katıyor. bir kadın olarak olaylara farklı bakıyor ama hala "hah !işte bu" diyebileceğimiz bir roman yazamadı. ama bu roman gösteriyor ki o devirde sadece siyaset yoktu. insanlar aşık oluyor,insanlar zeki müren ve bülent ersoy'u konuşuyordu.
    konu güzel,yöntem güzel ama anlatım daha güzel olabilirdi.
    severiz ecetem'i.
  4. 12 eylül ve öncesi, iki küçük çocuğun, ali ve ayşe'nin gözünden anlatılıyor. başlarda bunu sevmedim hiç. ama okudukça ayrıntıları, çocukların yaşadığı mutlulukları, hayal kırıklıklarını sevdim. tam "ece artık yazabiliyor" diyecektim ki son üç bölümde yine yapacağını yaptı. sevgi, darbe sonrasında "millet daha başına gelenin farkında değil." diyor ya, sanki yazar da milletin başına gelenin farkında değilmiş gibi, darbe sanki devrimcileri destekleyenlerin de yaşamını rahatlatmış gibi yazıvermiş bu bölümleri. bu eksikliği göz ardı edilerek okunmalı, değerlendirilmeli. 

    tabakalar arasındaki farklılıklar, en büyük bedelleri her durumda halkın ödemesi, alevilere yapılan aşağılayıcı hareketler, sanatçı diye adlandırılan ve içine konduğu kabın şeklini alan kişiler, değer diye sunulan ve yüceltilen yaşam şekilleri, demirel'in, özal'ın, ecevit'in söylemleri ve niyetleri, kendi rahat yaşamını idame ettirebilmek adına suya sabuna dokunmayan ve daha güzel günler için çalışanların emeğini kendi küçük çıkarları için hiçe sayan komşular, ilkokulda insanlara ünite ünite öğretilen bilgilerin gerçek yaşamda karşılığını bulamaması ayrıntılı ayrıntılı, ince ince işlenmiş. 

    bir devir romanı bu. devrilemeyen ve günümüzde daha da kökleşmiş biçimiyle yaşamımızı belirleyen, şekillendiren bir anlayışın romanı. o dönem toplumunun neredeyse her kesimi romanda yer almış. 

    en sevdiğim bölüm, hüseyin'in (evet tanısam o dev yürekli gence âşık olabilirdim) ali'ye ankara'nın dibinde ne olduğunu anlattığı bölüm oldu. 

    --- alıntı ---

    bence ankara’nın dibinden çok şey çıkacak ali. binlerce yıl önce bu bozkıra varan ilk adam ve ilk kadının, kırkikindi yağmuru öncesindeki rüzgârı işaret sanıp diktiği ilk çadır direği. ‘azıcık aşım kaygısız başım’ diyen o adamın çömlekleri çıkacak mesela. imparatorlukta gözden düştüğü için bozkıra gelen, yalandan iki sütun dikip keyfine bakan bir romalı beyin taht yıkılırken içtiği şarabın çanakları çıkacak. bir osmanlı sultanını ilk ve son kez esir düşüren memlekettir ankara, biliyor musun ali? timur’un, sultan yıldırım beyazıt’ı esir düşürdüğünde içtiği keyif esrarının külleri çıkacak buralardan. sonra, ellerinde damgalı, imzalı kâğıtlardan kafası karışıp deliren, sonunda ulus meydanı’nda el ele tutuşup kaybolmuş gibi yürüyen köylülerin kasketleri. sümerbank basmasından biçilmiş donlarla nükleer fizikçi olmayı hayal eden, yıldızlarla köyündeki yanağı sinekli çocuklar arasında sıkışıp kalmış gençlerin üniversite yolunda delinen ayakkabıları da… hep bir memleketi kurtarmak çilesiyle şiir yazan onca doktor, öğretmen ve muhasebecinin ikinci dünya savaşı,’ndan kalan ekmek karneleri de vardır mutlaka. ‘bu ülke böyle kurtulur!’ diye yazmış binlerce daktilo, teksir makinesi, kurşun harfler, yeni maltepe sineması’nda gösterilen seks filmlerinin parçalarına, o filmler izlenirken çitlenen çekirdek kabuklarına karışmıştır. hokkalar ve mühürler, maktalar ve hamayıllarla yazılıp, parlatılıp, saklanmış bütün dualarla karışmıştır, üzerine ‘tek yol devrim’ yazılmış plastik kalem kutuları. büyük muharebelerde kırılmış t cetvelleri, romalı beylere karşı, anayasa ve idare hukuku kitaplarından kurulmuş barikatların kalıntıları, istanbul’da boğaz’a dalıp, ‘bu insanlarla olmaz,’ diye kederlenen aydınlara bir ümit taşradan yazılıp gönderilmemiş mektuplar, binlerce resmi geçitte hep aynı yolu yürüyen bandocu kızların trampet bagetleri, köy enstitülü çocukların ‘avare mu’ çalarken düşen mandolin penaları… insanların daha iyisini hak ettiği hıncıyla büyüyüp insanımızın pusuculuğuyla karşılaştığı o ilk seferinde ağlayan çocukların üçgen mendilleri… ‘bu halkı anlamazsak onlara hiçbir şey anlatamayız,’ diyerek boşuna ezberlenmiş kuran mealleri. çıkar bunlar ali. olgunlaşma enstitüsü’nde türk bayraklı bindallılar diken kızların kırık yüksükleri ile silah kardeşliğinden kurulacak bir ülkede eşit ve özgür olacaklarına boşuna inanan eşkıyaların kopmuş dizginleri… tekerlekler elbette, hep ezberleyip duracağın, kurtuluş savaşı’nın kağnı tekerleriyle sadece bizim bileceğimiz, yakıp durduğumuz patlak lastik tekerlekler iç içe duruyor olabilir aslanım. buraya gönderilen keltlerin denizsiz kalınca kederlenip bira içtiği hayvan boynuzları ile gülhane askeri tıp akademisi’nde kesilen asker kolları ve bacaklarının kemikleri… arap prensesi zenobia’nın kurduğu devletin cam kırıklarıyla on iki yaşında kuşcağız’da ensesinden vurulmuş nergis’in önlük düğmeleri. osmanlı’ya karşı başlayıp kanında boğulmuş isyanların yırtık sancakları ve söylenmiş bütün türkülerin kopmuş bağlama telleri… pabuç tekleri en çok da. zonguldak’tan maden işçilerinin, izmir’den tariş işçilerinin, işçilerin, köylülerin ve makam şoförlerinin, cumhuriyet balolarında aradığını bulamamış kadınların ayakkabıları, milyonlarca. aslanım, size öğrettiler mi? ankara ‘gemi çapası’ demek. bir hayalle çıkılan yolda atılan çapa gibi düşün. kralların hep eşek kulaklı olduğunu bildiği için bütün kuyular bunu bağıracak diye kuyulardan korkan kral midas’ın şehri. biz, ‘kralın kulakları eşek kulakları,’ dedikçe, kaçarken cebimizden düşürdüğümüz telefon numaraları, sevgili vesikaları, sahte kimlikler… kazmak tehlikeli ali.”

    --- alıntı ---

    okuyun derim ben. 
  5.     hep üzüntülü kokuyor salon. sessiz gibi. jale’anım teyzelerin evi gibi kokmuyor. onların teyplerinde müzik çaldığı için, hem de jale’anım teyze kırmızı oje sürdüğü için –bir de topuklu terlikleri var onun– onların evi, kokulu silgi kokar. onlar esas tabii haberlere hiç üzülmedikleri için. jale’anım teyze’nin kocasının bıyığı yok bir de, ondan da üzülmüyor onlar haberlere. jale’anım teyzelerin hafta sonu gazeteleri var, ses dergileri var. orada neşeli şeyler oluyor. ayıp gibi olduğu için annemle babam sevmez jale’anım teyzeleri. “ama yine de insanlar.” biz haberlere üzüldüğümüz için başka türlüyüz. babamın bıyığı hep televizyonda ölenlere benzediği için üzülürüz biz haberlere.