1. ''klinikte vakit geçirmek dikenli bir gül bahçesinde yürümek gibi. her an bir yerlerine diken batabilir korkusuyla ama güllerin mükemmelliğini daha yakından görüp koklayabilmek arzusuyla yürümek...

    evet, acıların dikeni acıtacaktı ama insanı anlamanın yüreğime verdiği yumuşaklık, bu yolu yürümek için ayaklarıma kuvvet veriyordu.

    severim hüznü... çünkü, her acı biraz mizah barındırır içinde. bu mizahı ayıklayıp, ufak ufak gıdıklayacak parçaları bulmak sevdiriyor hüznü. sonunda da mutlaka o parçayı bulup gülümsetirim kendimi. sadece bir tür acıda mizah parçası bulamam. çocukların acısında... minik yüreklerin kalbini inciten hiçbir acıda mizah bulamam.

    melek... her çocuk gibi, melek gibi bir kız... ismi gibi...

    melek okula gitmek istemiyormuş, arkadaşlık kuramıyormuş, insanlarla konuşmak istemiyormuş. varsa yoksa iki bez bebeğiymiş. tüm gününü evcilik oynayarak geçiriyormuş.

    konuşma taraftarı olmadığı için resim çizmesini istedik ondan. çizdiği resimler bize sorunun adresi hakkında ipucu verecekti. heyecanla baktık resmine. sadece bebeklerini çizmişti. tüm hayatı o iki bez bebekten ibaretmiş gibiydi.

    nihat hoca bekleme salonunda melek'le oyun oynamamı istedi. odada sadece melek ve ben olacaktık. nihat hoca'nın bana insanlaşma deneyimi altında bebek bakıcılığı yaptırmasına kızmıştım. ta ki, melek'le evcilik oyunumuz başlayana kadar. ben tüm dünyasının iki oyuncağı olduğunu sanıyordum. oysaki tüm dünyası ailesiymiş. bebekleri ise aslında anne ve babası...

    insanlar anne ve babalarını seçemezler. bu yüzden melek kendine hayali bir anne ve baba seçmiş, onlarla mutlu, şirin bir aile oluşturmuştu.

    akşam babanın işten koşarak evine geldiği, annenin yemekten sonra meyve soyduğu, birbirlerine günlerinin nasıl geçtiğinin sorulduğu, en büyük kavganın ''yine mi bu dizi''den ibaret olduğu sıcacık bir aile...

    ıhlamur kokan, masumiyet taşıyan, kastaneleri kapıp gitmek isteyeceğiniz türden bir aile...

    böylece hiç canı yanmayacaktı. evden dışarıya kavga sesleri yükselmeyecekti. ertesi gün okula giderken göz göze geldiği komşu teyze ona ''vah zavallı, hep çocuklar heba oluyor'' bakışı atmayacaktı. büyük akrabalar ''annenle baban kavga ediyorlar mı yine?'' diye ağzını arayıp zaten hiç unutamadığı acısını hatırlatamayacaklardı. sanki o, evde yokmuş gibi ağır sözler, hakaretler havada uçuşmayacaktı. ayrılmamalarının sorumlusu olarak kendisini görmeyecekti. anne ve babasının mutsuzluğunun sebebi olmanın azabını yaşamayacaktı. gece yatmadan önce anne ve babasının birbirlerine gülümsediği hayalini kurmayacaktı... kurtulacaktı tüm gerçeklerden. o da öyle yapmıştı.

    melek bebekleriyle oynadığında ailesiyle sohbet ediyordu aslında. babasına, annesiyle ona yaptığı keki anlatıyordu. yumurtayı elinden düşürdüğünde annesiyle nasıl gülüştüklerini...

    o güne kadar karşılaştığım her durumdan hep gülümseyecek bir ayrıntı bulup çukarırdım. ancak melek'le hikayemin nefesi yavaşladı.

    bir çocuk mutsuzdu. bir melek üzgündü ve bunda gülünecek hiçbir şey yoktu.

    o gün anladım ki, bir anne baba sadece kendileriyle meşgulse, o çocuk kayıptır...

    herkesin herkesten öğrenecek bir şeyi varmış. hayaller kurtarıcıymış. hayallerine sığınmalıymış bazen insan.

    ben o gün küçücük bir kız çocuğundan acılarımı anılarım yapıp yazmayı, hayallerime sarılmayı öğrendim.''


    seçil çömlekçi, ''keyfin yerinde değilse annen bir yere kaldırmıştır'' kitabından.