• izledim
    • izlemek istiyorum
  • youreads puanı (8.00)
duel - steven spielberg
1971

is adami david mann, bir musterisi ile gorusmek icin arabasiyla kaliforniya'dan yola cikip amerika'nin ucsuz bucaksiz bir colunde ilerlemektedir. agir agir ilerleyen eski bir tiri sollayip ilerler iken bir sure sonra bu tir tarafindan kovalanmaya baslar.
  1. once cocukken tv'de, buyuyunce de bilgisayarda yerimde duramayarak izledigim heyecan firtinasi film... muhtemelen siz de izlemsisinizdir, haberiniz yok, spielberg'in ilk filmi.

    ayrica bu filmin basrol oyuncusu, yani peterbilt 281, sinema tarihinin en urkutucu karakterlerinden biridir herhalde... diger aklima gelenler de terminator 2; judgment day - james cameron'deki (freightliner fla 9664) ve jeepers creepers'taki (1941 chevrolet coe) kamyonlar...
  2. “a” noktasından “b” noktasına becerip gidemeyen adam david mann'in hikayesi ancak bu kadar heyecan dolu anlatılabilirdi...

    “tamamı yolda geçen, dümdüz bir film, ne kadar heyecan yaşatabilir ki? “ derseniz; spoiler’in içindeki kadar bir şeyler yaşatıyor.

    şimdi bu filme puan vermek için bir çok etken bulabiliriz ama “ilk film” dedin mi, sağlam bir etken olmuş oluyor. "bi' spielberg kolay olunmuyor" diyorsun, haliyle abanıyorsun puana...

    filmi izlememiş ve izlemeyi düşünen arkadaşlar için spoiler içindeki yazıyı okumamaları yönünde tavsiye verebilirim. film zevkinizin içine edebilir.

    !---- spoiler ----!

    filmin başında radyodaki programda nüfus sayımı yöntemine itiraz için olsa gerek -sanırım canlı yayında ve mizansen olarak- ilgili kurumu arıyor mikrofon başındaki adam. ve dağıtılan anket formundaki sorulara, örnek olarak da “evin reisi kimdir?” sorusuna olan itirazını anlatıyor. önce diyor ki, “biz bilemedik, kimdir evin reisi (anlattıklarından adamın evin hanımı olduğu ortaya çıkıyor) siz söyleyin.” çağrı merkezindeki temsilci de “bu durumda eşiniz evin reisidir, o şekilde işaretleyebilirsiniz” diyor. ancak gel gör ki başkalarının bu durumunu öğrenmesini istemiyor arayan kişi, temsilci bu sefer “içiniz rahat olsun, kimseyle paylaşılmıyor bu bilgiler. ” falan diyor, gizliliğe ne kadar önem verdiklerini anlatıyor. (tanıdık geldi mi?)

    neyse, biz bu radyoyu niye dinledik? niye buraya yazdık?
    baş kahramanımız david mann, uğradığı ilk benzincide karısına telefon ediyor. burada anlıyoruz ki bizim mann, aslında pısırık bir adam.
    bu detaylar ne işimize yaradı?
    sanırım film boyunca mann’ın pısırıklığını, korkaklığını ve beceriksizliğini bize kabul ettirerek mann karakterine katlanabilmemizi sağladı.
    filmde can sıkıcı onlarca detay var, can sıkıcı olmasının sebebi “kullanılmamış” olması.
    bak şimdi, ilk mola yerinde kamyon şoförünün ayakkabısını belli belirsiz gördün, bir sonraki mola yerinde bu detayı kullandın, eyvallah.
    ilk mola yerinde pompacı çocuk benzini arabanın üstüne döküyor biraz. insan tabii sonra o detayı arıyor. ne bileyim, bir sigara içilsin, camdan atılsın, yanlışlıkla alev alsın araç, sonra çabucak söndürülsün de facia ucuz atlatılsın falan... tabii yok öyle bir şey :) daha var böyle ayrıntılar, şu an gelmiyor aklıma.

    filmi izlerken ta ki yaşlı kadının olduğu mola yerinde (sanırım üçüncü mola yeri) polisi aramaya kalkınca gelip ortalığı dağıtana kadar kamyonun mann’in halüsinasyonundan ibaret olabileceğini düşündüm. oraya kadar kamyonun başka kişilerce göründüğüne dair kesin bir şey yok. (ilk istasyonda benzin alıyor, korna çalıyor ama o da halüsinasyon olabilirdi pekala.)
    ikinci mola yerinde ortada bir kaza var, kimsenin umrunda değil. adam “beni öldürmeye çalıştı” diyor, millet gülüyor, kamyon geri geliyor, bir allah’ın kulu da demiyor ki, hayırdır? bizim salak da “kimdir bu kamyonun sahibi üleyynnn” demiyor (kibarca da soramıyor, sümüklü.). sonradan, hesaplayıp kitaplayıp karara varıyor, budur sahibi diye, dalıyor buna. bi sor be adam, bi sor değil mi?
    burada da küçük bir detay, bu daldığı adam aracına giderken kamyonun tamponunun tozunu alıyor parmak ucuyla, sonra aracına biniyor. sanki burada artık seyirciye “kamyonun halüsinasyon olduğu fikrine kapılmanızı istedim, kapıldınız. şimdi yavaş yavaş bu fikri yere bırakın” diyor gibi...

    her neyse.
    filmin sonuna kadar yolların hakimi olan kamyonu şaşkınlıkla izledik, %15 eğimli yolları ferrari gibi çıkarken bizim v8 plymouth valiant kağnı gibi kalıyordu. “(ulan, bu tır nasıl olur da arabanın götüne yapışabilir?” sorusunu ise canımız mann’ımız david abi iç sesiyle cevaplıyor “bir tür güçlendirilmiş dizel motora sahip olmalı. ben ne kadar dikkat etsem de bir anlık dalgınlıkla hızım tekrar düşecektir, ondan kaçmam imkansız” diyerek. biz de bunu yedik. yememiz lazım, yoksa filmi izleyemiyoruz çünkü.
    “hay çekecek olduğun filmin de, senin de” dememek için yiyoruz bunu da, ne yapacan mecbur.
    zaman zaman david mann’i düşünüyoruz, nasıl bir adam bu, bir bildiği mi var? zaman zaman randevusuna yetişip yiteşemeyeceğini merak ediyoruz, zaman zaman ne iş yaptığını, randevuya yetişmesinin neden bu kadar önemli olduğunu...
    en sonunda david’im mann’im de sıyırıyor tabii, basıyor zumzuğu. “arabasının da kamyonunun da...”
    heeyytt ülennn!
    bu zekayla bir tuzak kuruyor. ve işte benim için hayal kırıklığı olan bir an...
    kamyon/kamyoncu bunu yiyor.
    sen ki yolların fatihi, sen ki rampaların ustası, sen ki altındaki kamyon zaman makinesinden hallice...
    nasıl yedin bu numarayı?
    kaldı ki madem niyetin gerçekten öldürmekti, bunca fırsatın oldu, onlarca kez öldürebilirdin...

    numara da ney? kamyonu kendine çekeceksin, uçurumun kenarında kamyon arabana çarpacak, sen arabadan atlayacaksın, kamyonla araba uçurumu boylayacak.
    yalnız dikkatini çekerim david’ciğim, uçurumdan düşmeden hemen önce kamyonun da şoför kapısı açılıyor... lan!? yoksa?


    !---- spoiler ----!

    bu kadar tek düze sayılabilecek bir film için bu kadar uzun bir yazı yazacağım aklıma hayalime gelmezdi...

    ekleme: şunu da şuraya bırakayım...