1. bazı yerlerde duhem-quine tezi olarak geçiyor lâkin yanlışlanamaz olduğundan mütevellit tez değil varlığının yadsınması mümkün olmayan bir problemdir. bilim dünyasının kendilerini anlamsızlaştıracağı korkusuyla çokca görmezden geldiği bir problem.

    geçelim probleme,
    pierre duhem ile willard van orman quine adlı ikilinin öne sürdüğü bu problem şunu der;

    !---- alıntı ----!

    belirli bir teorinin veya hipotezin sınanması sırasındaki çoklu etkileşim, sınama sonucunun yorumunu kesinlikten uzaklaştırır. buna göre, bir ana hipotez sınanırken onunla beraber bir çok yan hipotez de sınanmaktadır. sınama sonuçlarının teoriye yahut beklentiye aykırı çıkması, sınanan ana hipotezin geçersizlğinden kaynaklanabileceği gibi deneyi düzenleyenin sınamayı düşünmediği diğer hipotez veya varsayımların yanlışlığından da kaynaklanıyor olabilir. böyle bir durumda herhangi bir sınamanın ortaya çıkardığı sonucu kesin olarak yorumlamak imkânsız hale gelebilir.

    !---- alıntı ----!

    duhem, quine'e göre biraz daha ılımlı davranır bu hususta lâkin quine haklı olarak epey ileri gider ve şöyle der;

    ' dış dünyaya değin önermelerimiz, geniş bir duyumsal deneyim demetiyle teker teker değil, bir tek örgül beden olarak karşı karşıyadır. hepsi bir arada ele alındığında bilim hem dile hem de deneyime bağımlıdır. ama bu çifte bağımlılık birer birer bakılırsa bilimin önermelerinde işlevsel değildir.
    kullanımdaki bir simgeyi tanımlama düşüncesi locke ile hume'un birer birer terimlere dayalı olan olanaksız görgülcülüğünün yanında bir ilerlemedir. görgül eleştirinin ele alabileceği en küçük anlamlı birimin terim değil önerme olduğu bentham sayesinde tanınmaya başlamıştır.
    ama ben burada önermeyi bile bir birim olarak görmenin elimizdeki cetveli gereğinden fazla bölümlediği konusunda diretiyorum. görgül olarak anlamlı olan birim, bilimin tümüdür. '

    işte bu, ' görgül olarak anlamlı olan birim, bilimin tümüdür.' yadsınamazlığı postmodern düşüncenin kökenine oturttuğu perception is reality (*:gerçeklik, algılamadır. ) düsturuyla bilime karşı duruşunun dinamiğini oluşturur.
    bu yerleşikliğe karşı yapılan nihai çırpınışlar, zamanında bayağı bir ilgi çeken sokal vâkâsında ve sonrasında alan sokal'ın jean bricmont ile yazdığı son moda saçmalarkitabında görülür.
    postmodernizmin söylevlerini 'son moda saçmalar' olarak gören bu gereksizlik abidesi alan sokal bahsolunan bu duruma şöyle karşı çıkar;

    ' bilim insanları uygulamalarında quine'in bahsettiği sorunun farkındadırlar. bir deneyin kuramla çeliştiği her durumda bilim insanları kendilerine bir sürü soru sorarlar: acaba yanlış, deneyin yapılışında ya da sonuçlarının çözümlenmesinde mi? acaba sorun kuramın kendisinde mi yoksa ek varsayımlarda mı?
    bu durumda ne yapılması gerektiği konusunda deneyin kendisi hiçbir zaman yol göstermez. bilimsel önermelerin birer birer sınanabilecekleri düşüncesi (quine buna görgülcü dogma diyor) aslında bir masaldır. '

    yani bir oluş'u güya bilimsel bir 'objektifliğe' oturtmanın hâlâ mümkün olduğunda diretir. lâkin bunu yine insansal subjektivitelliğin fatallığından ortaya çıkacak 'problem' çözme'ye dayandırır.

    karl popper, paul feyerabend, thomas s. kuhn, david hume öte yandan kurt gödel(*:eksiklik teorisi) 'in dekonstrüktifliklerine rağmen yine de şöyle söylemeye devam eder sokal;

    '' gerçek dünyaya ilişkin önermeler hiçbir zaman sözcüğün tam anlamıyla 'kanıtlanamazlar';
    ama anglosakson yasalarındaki, çok yerinde ifadeyle söylersek, kimi zaman da herhangi bir akla yatkın kuşkuya yer vermeyecek biçimde kanıtlanabilirler. ''

    bu sözde kanıtlanabilirliğe felsefi, güneş doğması(*:güneş her gün doğuyorsa yarın da doğacağı beklenir) örneğiyle arka çıkmaya çalışıyor;

    ' daha önce de gördüğümüz gibi, ussallığın yalnızca tümdengelim mantığından oluştuğu savı fazla ciddiye alınırsa, güneş'in yarın doğacağına inanmak için de iyi bir neden kalmaz. oysa gerçekten güneş'in ertesi gün doğmayacağını bekleyen yoktur. '

    burada yeniden yanılıyor işte. güneş'in yarın doğacağını yine insansal buradalığın deneyimlediği eksik tümdengelime dayandırıyor. ve bunu tümdengelimin eleştirisini yaparken yapıyor olması ayrıca ironiktir. tümdengelimsizlik mümkün değildir. tümevarımın yollarında bile insan biteviye tümdengelir. algılama var olduğu sürece algıladığı şey bir 'tüm'den algılanır.

    aslında bu bilim tarafgirlerinin objektivitenin mümkünlüğünde bunca dayatmasının sebebini anlayamıyorum. çok basit değil mi yahu? sürekli tekrar ediyorum.
    şeyleri kendi optiğimizden ayrıksı göremeyiz. ne olurlarsa olsunlar, nasıl gelişirlerse gelişsinler, bugüne kadar böyle olmaları, yarın da öyle olacak olmaları v.s. fark etmez. bu objektiflik mümkün olmayan bir dava.
    ya bunu kabul edip - ki bazıları ediyorlar- bu kısıtlılık içinde aspirin yapıp, uzay araçları icat etmeye devam edebilirsiniz ya da alan sokal gibi tarafgirliğe bürünerek, bilimi insandan öte bir konuma yerleştirerek rezilleşebilirsiniz.