1. dilin sadece olguları betimleyen, kişisiz protokol cümlelerinden ibaret olmadığını, yani konuşan ve dinleyen tarafların bireysel özelliklerinin, içinde bulundukları şartların da etkili olduğunu, dilin ve söylenen sözlerin gücünün, insanların yaşamlarını değiştirebilecek kadar etkili olduğunu, “bir söz söylemenin bir

    edimde bulunmak olduğunu” en iyi görebileceğimiz yerlerden biri de shakespeare’in eserleridir. aristoteles
    poetika
    ’da, tragedyanın, kişilerin eylemlerinin, mutluluk ve felaket içinde geçen bir hayatın taklidi olduğunu belirterek, “mutluluk ve felaket, eyleme dayanır; hayatımızın son ereği ise, eylemdir, yoksa eylemin dışında olan bir şey değil” demektedir (aristoteles, 2005, s. 24).
    belit
  2. orijinal adı speech-act theory olan john langshaw austin tarafından ortaya atılan kuram.

    kuram, söz söylemedeki sözün muhtevasının imlediği eylemden ziyade söylenen sözün eylemselliğine eğilir. yani, tasvir ederken tasvir edilene değil tasvir ederkenki hale bakıyor. söz verme, ilan etme, emretme, bahse girme sözcük türlerini içeren sözler birer eylem içerir der. örneğin;

    ' bahse giriyorum ki yarın yağmur yağacak. ' cümlesini söylerken bahse girme eylemini gerçekleştiriyor söyleyen kişi. işaret ettiği geleceğin eyleminden ayrı bir şekilde eylemsel oluyor. yani yağmurun yağmasının niteliği kadar bir eylem gerçekleştiriliyor söz vererek, kurama göre.

    bu da dil'in bahsedilen durumlarda 'gerçeklikler' yarattığı savına çıkıyor. lâkin bu durum için de kriterleri var austin'in. bunlar da şu şekilde;

    '' - ortada, belirli bir uylaşımsal etkisi olan kabul görmüş uylaşımsal bir işlem olmalı, bu
    işlem de belirli koşullarda belirli kişiler tarafından belirli sözlerin sözcelenmesini içermelidir
    ve ayrıca belirli bir durumda her bir kişi ve koşul, sözü edilen o belirli işleme başvurmaya
    uygun kişiler ve koşullar olmalıdır.
    -işlem, işleme katılan bütün kişilerce hem hatasız hem de eksiksiz bir biçimde yürütülmüş olmalıdır.
    - işlemin, belirli düşüncelerle duygulara sahip kişilerce kullanılmak üzere ya da işleme
    katılanlardan herhangi birinin belli bir biçimde davranmasını sağlamak üzere tasarlanmış
    olduğu bir durum söz konusuysa (ki sık sık olur), işleme katılıp ona başvuran bir kimse
    gerçekten de o duyguları ya da düşünceleri taşımalıdır; işleme katılanlar söz konusu
    davranış şeklini sergileme niyetinde olmalıdır ve ayrıca buna müteakip olarak gerçekten de o davranış şeklini sergilemelidir. ''

    şimdi kurama göre belirli durumlarda söylenen kriterlere bağlılıkla eyleşimleşim toplumsal gerçeklikleri ayyuka çıkarıyor, dolayısıyla bir anlamlılığı.
    lâkin bu durum, yine dil ile ilgili örülen, dilin ördüğü anlamlılığın ne'liği sorgusunun duvarına tosluyor. wittgenstein'ın birinci döneminde getirdiği eleştiriye yani dil'in anlamlılığı sadece kendi içerisinde yapay bir biçimde olur'a. derrida da bu eleştirellik üzerinden yüklenir kurama ve şu soruyu sorar;
    ' gerçekten de elimizde titizce sınırlanmış bir bağlam kavramı mevcut mudur; ya da bir bağlamın koşulları hakikaten mutlak anlamda belirlenebilir midir? '
    cevabı, olması gerektiği gibi hayırdır. çünkü dil içerisinde hâsıl olan her şey yine dil içerisinde başka bir imlemeye oturtulabilir. şöyle der tam olarak;

    '' hiçbir bağlam bir sözcelemin anlamını tamamıyla çevreleyip tüketemez. bir sözcelem alıntılanıp başka bağlamlara taşınabilmesiyle her zaman yeni anlamlar kazanır. böylece bir sözcelem verili bir bağlamdan bağını kopararak sınırsız bir bağlamlar zincirlenişine dâhil olabilir. mutlak bir bağlayıcılıktan uzak sonsuz bir bağlamlar akışı içerisinde bir sözcelem her zaman yeni anlamlar taşımaya açıktır. '' (*:signature event context makalesi)