• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (9.33)
Yazar arno gruen
empatinin yitimi kayıtsızlık politikası üzerine - arno gruen
“ekonomik çöküntü, konjonktür gerilemesi, savaşlar, yıkım, nefret, kardeş kavgası, şiddet, uyuşturucu tüketimi, suç, kadınların ve çocukların hor görülmesi, kabalık ve zulüm neden tüm dünyada artıyor?” arno gruen’ün sorusu bu. insanlık, insanlığa ne olduğu, insanı insan yapanın ne olduğu.

çocukların başka çocukları öldürdüğü, insanların birbirine acımasızca davrandığı bir dünyada yaşıyoruz ve gruen kitabında bunlara bir çıkış yolu arıyor. ilkel toplumları, ruh hastası olarak adlandırılanları ve ölüm kamplarından çıkanları inceleyip karşılaştırmalar yapıyor. gruen’e göre, insanlar kendi acılarını yaşayamadıklarında, bu acıyı başkalarında yaşama ihtiyacı duyuyorlar.
  1. "uygarlığımızın hastalığı bu şekilde aktarılır: insan kendisinin kurban konumunda olduğunu görmek zorunda kalmamak için kendisine kurbanlar arar."

    arno gruen için sadece şiddetin kökenlerini araştıran psikanalist diyebilir miyiz? bilemiyorum. ancak bu konuyu çok iyi analiz ettiği ve içimizdeki uyuyan düşmanı uyandırmayı başardığını söyleyebiliriz. içimizdeki öfke ve siddetin nedeninin kendini sevmemek olduğunu söylerken bize getirdiği vakalar yadsınabilecek türde değil hiç mi hiç. o yüzden “rahatsız” edici.

    yazar, kitabını hastalarına adamış. onların “ kişisel gerçekleri için verdikleri mücadele, onlarla geçen her günü benim için yeni bir yaşantı haline getirdi.” diyerek, bu adanmışlığın nedenini de ifade etmektedir.

    bugün ve yakın zamanlarda okuduğum iki gazete haberi bu kitabı hatırlattı. empati kurabilmek bu kadar mı zor?

    ingiltere'de suriye deneyi

    survivor suriye
  2. 'her insanı ailesi mahveder' tezini destekleyen kitap.
    aile ilk ve en büyük katildir. zirâ kendisi de kendi ailesinin kurbanıdır. bu durum 'insan' değişmedikçe, değişmeyecek bir devinim. sürekli olarak gerzek üreten bir dünya içre fabrika olmuş ve olacaktır insanlık.

    '' çocuklar varlıklarından dolayı değil de, ortaya koydukları ve bir zamanlar anne-babalarından da beklenmiş olan performanstan dolayı sevildiklerinde sorun çıkıyor.
    erikson (1958) bu konuda, çocuğun kimliği uğruna uğursuz bir kavgaya itildiğini, zira şöyle bir ikilemle karşı karâ­şıya bırakıldığını yazıyor: çocuk anne-babası tarafından kendisi olduğu için sevilmek ister, ancak anne-babası onu sadece yaptığı şeyler için sever ve ödüllendirirler, o olduğu için değil. bu ayrım bazılarına anlaşılmaz gelecektir. pek çok insan için, insanın ne yaptığıyla ne olduğu aynı şeydir, çünkü tanımlama hep bu şekilde yapılmıştır, insan kendisini de böyle tanımlar. erikson, bu konuda yazdıklarınadevamla, anne-babaların, çocuklarının kendilerini haklı çıâ­kartmak, doğrulamak için var olduğuna inandıklarını belirtiyor. dile getirilmemekle birlikte çok net bir biçimdeçocuğa yöneltilen talep şudur: ne performans gösterdin,benim için ne yaptın?
    burada birbirine ayrılmaz bir biçimde bağlı üç duygu ortaya çıkar:

    birincisi, beklentiyi karşılayamama korkusu.

    ikincisi: çocuğun kişiliğini tanımayan güçlülere karşı (haklı) saldırganlık. bu saldırganlık, anne-baba böyle bir şeye izin vermediği için çocuğu aynı zamanda korkutur.

    üçüncüsü: çocuğun varlığı nedeniyle sevilmesi yerine, ödül ve övgü yoluyla yaratılan itaatkarlık. bütün bunlar çocuğun anne-babaya olan bağımlılığını artırır ve ödül ve övgüye, motivasyon olarak gerçek sevgiden daha fazla değer verildiğini öğrenmesini sağlar.
    böyle bir toplumsallaşma süreci ileri medeniyetlerdediğimiz kültürlerin hepsinde aynı görünüyor.

    insan,kendini sevdirmeyi öğrenmesi gerektiğini, sevginin kendi başına bir hak olmadığını öğreniyor.bu örnek bir yandan da, insanları bilince vardırmayı görev edinenlerin bile ne denli aynı bilinçâ­sizlik içinde olduğunu gösteriyor. aynı zamanda da kimliâ­ğin bu olağanlığına ne kadar kapılıp kaldığımızı, bunu sorgulamaktan ne kadar uzak olduğumuzu da vurguluyor.
    öğrenmenin ödüllendirilmeye yönelik olması ve ödüllendirilmenin bir gereksinim haline gelmesi de -buna baâ­ğımlı olmamız- ayrıca vahim sonuçlar doğuruyor. bu şekilde kendiliğimize yabancılaşıyoruz, bunun yıkıcı sonuçâ­lar doğurması da kaçınılmaz.

    helen bluvol (1972) ve ann roskam (1972), city university of new york'ta bağımsız kendilik üzerine yapılan araştırmalarda, onaylanma ihtiyacı aşılanmış lise öğrencilerinde bilinçaltında kendi sınırlarından duyulan korkunun en üst düzeyde görüldüğünü saptadılar. bu öğrenciler, buna bağlı olarak anne, baba, öğretmen gibi otorite figürlerine mesafeli bakma ve onları iyi ve kötü özellikleriyle bağımsız insanlar olarak değerlendirme yetisinden de yoksundular. bu figürleri topyekûn olumlu sınıflandırıâ­yorlardı. öğrencilerin tipik bir özelliği de, başkalarını ezdiklerinde kendilerini bağımsız hissetmeleriydi. yani baâ­ğımsızlığın onlar için bağımsızlıkla hiçbir alakası kalmamıştı. isteklerinin odağına kendiliklerini, kendi duygularıâ­nı, kendi algılarını koymak yerine savaş açabilecekleri başâ­kalarını -kendilerine rakipler- arıyorlardı. yani bağımsızlıkları adına başkalarını baskı altına alıyorlar ve bunu yaparken davranışlarının ardındaki güdünün otorite temsilcileri tarafından onaylanmaya duyulan derin bir ihtiyaç olduğunu fark etmiyorlardı. yeterli olamama, başarısızlıâ­ğa uğrama, anne-babaların veya diğer yönlendirici figürlerin isteklerine cevap verememe korkusunu bilinçaltına bastırmışlardı.

    gerçeklik karşısındaki tavrımız da aynı. bu durumda gerçeklik duygusu gerçeği olduğu gibi algılamak değil, aksine sevginin yapısı hakkında kendisine yalan söyleyen ve bu yalanı gerçeklik düzeyine yükselten bir toplumun davranış normlarına uyum sağlamak oluyor. buna karşı
    çıkan insanlarsa ruhsal bakımdan hasta kabul ediliyor. ''