1. var olmak için anlamlanmalısın.
    ve böylece başlayan süreç, yok olmaya doğru durdurulamaz şekilde koşmaya başlayınca da yok olmamak için anlamlandırılmalısın.
    bu koşuşunun her anlamlandırılışında koşuşu gülücüklerinle daha da hızlandırıyorsun.
    ve bu koşuşunun her anlamlandırılamayışında takılan çelmelerle yere düşüşüne çok kızıyorsun. yok oluşuna gidişinde yardım edenleri, yok oluşuna gidişinde seni sekteye uğratanlardan daha çok seviyorsun.
    hahah ne ironik kahkahaların ve ne de ironik kızışların var.
    peki bu 'hahah' hangisine dahil? kendi koşuşunu kendinin hızlandırışının ironisine mi?
    riyâkârım değil mi?
    ve bu anlamlandıramayışın, kendine taktığın çelmenin ironisi mi?
    kes sesini!
    biliyorum kızıyorsun bana ama beni yabana atma. ben ne birinci ironi ne de ikinci ironiyim. ben bu iki ironik halin dışına çıkmak isteğinin hem koşturan'ı hem çelme takan'ıyım.
    ee bu seni sevmemi mi gerektiriyor?
    gereklilikten değil, zarureten seveceksin beni.
    nedenmiş o?
    nedenmiş o?
    ne diye söylediğimi tekrarlıyorsun?
    ne diye söylediğimi tekrarlıyorsun?
    aynaya mı bakıyorum?
    hayır.
    ama ayna hayır demez.
    evet, zaten bu yüzden 'hayır'. ayna, senin koşan mevcudiyetini, söyleyen dudaklarını yansıtmaya mecbur. ben ise dudakötesiyim.
    evet, zaten bu yüzden 'hayır'. ayna, senin koşan mevcudiyetini, söyleyen dudaklarını yansıtmaya mecbur. ben ise dudakötesiyim.
    yapma!
    yapma!
    peki o farkındalık anı?
    peki o farkındalık anı?
    ...
    ...
  2. parmakları olmayan kelimelerle yazmanın kime ne faydası var?
    başkalarını boşver. önceleyin, sana yok faydası. yazdıkların, okuyanının hayatlarının imbiklerinden geçmiş süzüntü duygudurumlarına parmaklaşıp dokunmaya yeltenmiyorsa bile, yalnız bir parmak olarak dans etmeye mecbur olursun.
    dans müziğin ise, sadece tecrit edilmiş armonilerden oluşan kulaklara varamadan ölen sessizliklerden ibaret olur.
    hangi kelimenin yozlaşmamış, dokunduğunu hissettirmeyenlerden olmayan parmakları var peki?
    metaforik olanların mı?
    hani şu nazlı, eğik parmaklardan oluşan kelimeler. yazarlarının;
    ' sizler benim parmaklarımla saklambaç oynamadan, onlar sizi sobelemeden asla buluşamazsınız ' dedikleri kelimeler.
    bu kelimelerle buluşulan yer, sıradan olmayan, boşvermişliğe sürüklemeyenlerden, üzerleri örtüldükçe örtülmüş sahih duygudurumlarla üryan kucaklaşılan yer imiş.
    bir kelimeyi, örtünmüşlüğünden, giyinmişliğinden arındırıp duygun ile çırılçıplak bir'leştirmek için onu cezbetmeliymişsin.
    seninkilerin de bir farkı yok işte bu bahsettiklerinden. okura gönderdiğin her kelimeye onlardan hızlıca kaçması için koşan ayaklar ekliyorsun.
    ' hayır, hayır.. sen değil. sana gelmek istemiyorum sen beni perişan edeceksin. sen beni, kendine katık edip kendin gibi safsatalaştıracaksın. ' diyerek kaçıyor her sözdizimin okurundan.
    hiç mi birisine gönlüyle nakşolmaz bu kelâmların?
    olmaz olur mu?
    henüz boyunlarından yeni çıkardıkları sicimlerini, kelimemin üzerine sallayıp onları kendilerine çekenler var. bazıları tutturamıyor olabilir, onlar için koşan ayaklı kelimeler her daim mevcut olacak.
    tutturanlar ne yapıyorlar peki?
    baştan ayağa bir yara olan varoluşlarına, yarayı onarması için bırakıyorlar kurtçuklar gibi.
    çok acıtıyor olmalı bu.
    kurtçukların başkaları tarafından yapılmış dişleriyle acıtmalarını, kendi yaptıkları dişleriyle acıtmalarına değiştiklerinden o kadar da kötü değil durumları.
    yani tüm mesele daha az acı ile çok olanını değişmek mi?
    maalesef.
    acısızlık mümkün değil mi?
    .................
    anlamadım?
    .................
    neden bir şey yazmıyorsun?
    acısızlık dedin ya, işte bu orada mümkün.
    nerede?
    yazamayışta. 'yazamayışta'nın bile olmadığı yerde.
  3. uyanacak mısın artık?
    ne'ye?
    hayata.
    niçin?
    yaşamak için.
    yaşamaktan kastın hareket mi?
    hayır elbette. durağan olan şeyler de yaşar ama yaşamak denmez ki ona.
    yaşamak denen şeyin artık yaşamak dışı her şeye benzetildiği yerde en az devinimle yetineceğim.
    ama sen bir sümüklü böcek değilsin, insansın.
    hayır, şöyle demen gerek; 'sen bir sümüklü böcek bile olamayan insansın.'
    şimdi de sümüklü böcekleri mi öveceksin?
    onları överek onlar olmaktan uzaklaşmak gibi bir niyetim yok.
    yaşamanın hakkını vermiyorsun ama.
    yaşamak hak istemez, sizler atfediyorsunuz ona bu, istek listesi elinde olan bir despot figürünü.yaşamak, iste'mez. yaşamak verir.
    madem bu denli cömert bu 'yaşamak' haşmetmeabları neden öldürüyor bizi o halde?
    beklediğiniz için.
    neyi beklediğimiz için?
    ölümü elbette. beklemek, getirir. 'yaşamak verir' derken onu bir tüccar gibi tahayyül ettin zannedersem. hayır. yaşamak, sadece verir. ölümü de verir. sizin almak istememeniz, sizi öldürür.
    senin beklediğin ne o zaman, böyle durarak?
    ben, beklemiyorum. bekleyiş'in kendisi olmak için didiniyorum. bekleme'nin yok edilebileceği tek yer, bekleyişin bâki olduğu yerdir. böylece beklenen asla gelemez.
    sadece ölüm değil, haz da, neşe de gelmez o halde 'bekleyiş' olursan.
    tam üstüne bastın. onlar, gelmeyenler taifesinden zaten. onlar, halihazırda bekleyiş olmuş olanlar. ayakları olmadan dans edenler.
    saçmalıyorsun. yalnızlığa mahkûm olacaksın böyle devam edersen.
    birlikte olabilmek için, yalnız olmak elzem. hep, birlikte olursak birliktelik yalnızlık olur. sizlerde olduğu gibi. ve bu yalnızlığınız sürekli birliktelik cinayetleri işliyor. bu yüzden yalnızlığınızdan acı yüklü kanlar sızıyor.
    en azından birbirimizin yarasını saracak başkaları var bizim 'yalnızlığımızda' ya seninkinde?
    benimkinde yara yok.
  4. seni, çok yakınından en fazla tatsız bir ten yapan, uzağımda iken ise hiç olamayacağın kadar bana yakınsayan mütemekkin bedbahtlığım üzerine düşünüyorum şu sıralar. böylesi keskin bir çıkmazın dahiliyetindeki öneminin önemsizliğini. insanın, olağanca 'ben' iken 'o'na işleme çırpınışını. biraradalık illüzyonunu yaşarken beraberce üretilen ortak anlam'ların sürekli ben'leşmek zaruretinde silikleşmeye muhkem bir iz'leşim olduğunu.
    haklısın. hayat zaten ondan çalabildiklerince sen(s)indir.
    ama bu kendi evinde hırsızlık yapmak değil mi?
    öyle ama herkes hırsızsa bu hırsızlık pek umursanmaz. hatta ululanır.
    ben umursuyorum ya işte.
    sen 'pek'e dahil değilsin. ve bu hariciyetin, pek'lerin hırsız olduklarının farkında olmayışlarının sendeki farkındalığınca o farkındasızlıkların utanç yükünü yüklüyor sana.
    onların olamayışlarının utancını ben neden yükleniyorum yahu? ayrıca bu da profesyonel bir hırsızlık oluyor. pek'likten sıtkını sıyırmadıkça olamayacağın çeşitten bir hırsızlık. hayat kendiliğindenliğinin küfesine bir şey bırakıyorsan eğer hırsızsındır, bir şey bıraktığının farkındaysan eğer profesyonel hırsız. ve bırakılanın ağırlığını epey katlıyor bu farkındalık. titrek dizlerle zavallıca ilerleyişimi nihailendirmek istemiyle doluveriyorım. küfemi sırtımdan bir uçuruma bırakıp içindekilerin oraya buraya çarparak savruluşunu izlemek istiyorum.
    e yapsana o halde. ne duruyorsun?
    mevcudiyetin buna izin vermez.
    mevcudiyetim mi? yoksa mevcudiyet mi?
    mevcudiyet-in elbette. mevcudiyet tek başına, sahipliksizliğinde mevcudiyet değildir. onun ne olduğunun farkına varırsan mevcudiyet, mevcudiyet-in, mevcudiyet-im olur. oluşmasını istemediğim, söyleme gelince oluşan oluşmamışlığın, uçurumdan küfe bırakması işe yarar ancak. ben bıraktığımda ise küfemdekilerin parçalanışına bakmamın zihinsel aksları küfemi yeniden doldurur. üstelik parçalananlara baktığımdan dolayı parçalananları da geri koyarak doldurur. daha fazla ağırlık getiriyor bu, denedim. farkındalıkta yere çakılış sadece sahibini zedelerken etkilidir. sahibinin zedelemek istediklerini zedelerken değil.
    ben de sahibini zedeleyen bir farkındalığınım yani senin öyle mi?
    elbette, her şey gibi.
    zedelemekten öte bir şey yapmıyorsam şu anda neden seninleyim?
    işte bu başta bahsettiğim 'yakınsanışın'dan dolayı. bu yakınsanış, küfeden uçuruma bıraktığında kayalara çarpan bazı şeylerin çarpışına derinden gelen ani bir töz sızlatması hissinin üretisi.
    yani sana göre sevgi sadece bir acımanın ürünü mü?
    evet ama başkasına yönlendirilen bir acımanın değil, büsbütün 'acımanın'.
  5. insan bütün oluşları aşikârlaştırma isteğiyle doludur lâkin bir kendisini belirsiz bırakır.
    bu da nereden çıktı şimdi?
    her türlü şey'i dengeliliğine konuşlanmış uzamında yorumlayabiliyorken söz konusu varoluşumun gereklilikleri olduğunda kendim gelmemek için yerleşikliğinden hemen önce yalpalayan zarın sonsuz yalpalayışı oluyorum.
    kendin gelmek nasıl kötü olabilir? bu iyi bir şey. kendine gelmek gibi.
    hayır değil işte. kendin gelirsen eğer aşikâr olup basit bir 2 ya da ne bileyim 5 olursun. ve 2 ya da 5, şey'leri hep 2 ya da 5'liğinin bilinen sınırlarından yorumlar. bu durumun en elim verici yanı ise 2 ya da 5 kendisini de bilir. düşünsene sadece ve sadece 2 olduğunun bilincinde olduğunu ve bunun dışındalığın nâmümkün olduğunu. böyle bir yaşantıda buhran doruklara ulaşır.
    bence bu '6' aklıselimliğine asla ulaşamayacak olan sen gibilerin avuntu yaratımı.
    hayır hayır yanlış yorumluyorsun metaforları. sen gibi olsaydım eğer şu anda sana '1' diye hakaret ederdim bağırarak. 1 ile 6 arasında senin toplumsallığın gereksizliklerinin işlediği sıradan düşünlerindeki gibi bir hiyerarşi yok. 6 da en az 1 kadar gerzek hapishanedeliğinin çıkımsızlığında.
    sen derdin hep; ' her yorumlama bir metafordur ve metaforlar yorumlama yüklerinden dolayı gerçek'ten sıtkını sıyırmışlardır. ' diye. metaforlar yanlış yorumlanamaz yani. ne oldu bu sözüne?
    bir şey olduğu yok o sözüme. bu zaten başlıbaşına bahsettiğim yalpalanmanın dinamosu. atılmışlığının farkında olmayan bir zar olmaklık. ne gelirse gelsin gelmemiş olan zar'lığa erişmek arzusundalık. dikkat et! hakkında fikir sahibi olmaya hazır olmadığın, katlanamayacağın bir oluş'a göz kırpıyorsun. cazibene kapılarsa ne cazibenin ne senin esamen okunmaz. çoğunlukla yaptığımız, bu sallantıdalığın mecrasında absürdce dans etmek ve şimdi usulca bunu yapıyoruz.
    beni yok oluşla mı tehdit ediyorsun?
    gelmeye hazır olmadığın yer öyle bir yer ki 'yok olmak' serapları görürsün. yok oluş bir tehdit değil susamışlığın olur.
    ah şu kibrin, ne büyük felaketin.
    ah şu kibrim, ne büyük açılmamış hediye.
    açılmamış hali bu mu?
    elbette. paketin içerisinde en yüksek değerden kibir mevcut. o kibir ki işte bahsettiğim yok oluş'a ulaşmışlıktır. açılmamış ama içinde kibir olduğunu bildiğim mevcut kibir paketim ise katlanabilirliğimin takat devşiricisi. en yüksek değerden kibir, paketin içindeki yani, sıradan sizlerin yarattığı simüle hazların zirvesindedir. ve bunun farkındadır. onun öğütleyeceği tek şey kendisini öldürtmektir. çünkü sıradanlığının en çok farkında olan o'dur.
    umarım benim yanımda açmazsın bu paketi.
    umarım hiç kimsenin yanında açmam. yok oluşuma bari bulaşmayasınız.
  6. kandığım çok şeylerin başlangıcına iten, kımıldamaz suretimin arasından neyden tâkatini aldığını bilemediğim gözlerimin güven vermeyen ışıltısının aydınlattığı yolda epey yürüdüm. diğer bütün yollarım çıkmazlığını bas bas bağırıyordu. tek seçeneğim buydu.

    inanıverdim yaşantıları ağızlarında, kalemlerinde kelimeleşmişlerin her türlü akslarına.
    inanıverdim cıvıl cıvıl martı seslerinin eşliğinde bir deniz kenarında mevcudiyetinden en güzel an'ını çekip alanların anlatısına.
    gittim, dinledim martıları, izledim denizi tıpkı onlar gibi.
    aynı değil.
    inanıverdim buhranlarını, keskin soğuk gecelerin bilinmezlerine, yürüdükleri ıslak kaldırımların ıslaklığı emen boşluklarına, paltolarının rüzgâra direncinin dansına yükleyenlere.
    yürüdüm o gecelerde. denedim denenileni. ben sadece ıslandım ve üşüdüm .
    aynı değil.
    inanıverdim gözleri gözlerine, elleri ellerine değen, vücudu tastamam birleşmiş olanların akkorlaşmış yüreklerinin sıcak çarpıntılı tasvirlerine.
    denedim. gözlerimin değdiği sadece sıradan iki gözdü. ellerimin değdiği sadece ellerimi terleten iki et parçası. vücudumun birleştiği ise sadece kendi öz hazzımdı.
    aynı değil.
    inanıverdim birdenbire bir ağaca sarılmanın rahatlatıcılığına.
    koşup sarıldım dakikalarca. yüzüme çam sakızı yapıştı. çektim attım. acıttı.
    aynı değil.

    uzandım uzunca bir süre asabi ve boşvermiş bir zihinle ağacın dibine, pürlerin üzerine.
    bir çıtırtı duyup arkamı döndüğümde göz göze geldim o biçimsiz, zayıf, tüyleri dökülmüş kurt'la.

    nedir seni bu kadar insanların yakınlarına çeken kuvvet?
    peki ya nedir beni bu kadar insanlardan uzağa iten?
    ikimiz de olması istendiğimiz yerlerin uzağındayız.

    uzun zamandır belki de hayatımda ilk defa bir çift gözde bu denli mânâ arıyordum.
    bir çift kurt gözünde.
    fazla sürmeden bu arayış bir silah sesiyle irkildim. ayağa kalkıp sesin geldiği yöne baktım.
    sonra kurt'un içten bağırışına. yere yığılışına.
    kurt'un yanına doğru hızla gitmeye başladım.

    - yaklaşma. yaklaşma laaon. ölmedi daha. saldırır bunlar.

    dinlemedim silahlı adamı. geldim kurt'un yanına. sadece arka ayakları yavaş yavaş hareket ediyordu yere basmayı ararcasına. koşmak istiyordu belki. karnı parçalanmış her tarafı kan içindeydi.
    gözlerine baktım. aynada hep yadsıdığım bana ait değilmiş gibi olan gözlerimi, aradığım, işte bunlar benim bakışlarım diyebileceğim bakışları kurtun gözlerinde buldum. yılgın, acı çeken, göz kapaklarına mukavemet göster'e'meyen, boş bir bakış olmaya âmâde.

    - geçen benim goyunlara saldırdıydı. bi denesini parçalamış. ite de saldırmış. 3 gündür pusuyorum. sonunda geldi amınagoduğum.
    - öldü mü?
    - ölmez mi yav. kim vurdu. heh hehhe. sen ne arıyon burlarda? kimlerdensin?
    - öyle geziyorum. misafirliğe geldik, tanımazsın.
    - haa eyi eyi. daha fazla yukarlara çıkma. çok var bunlardan. saldırır maldırır maazallah. aç mahlukun imanı olmaz yiğenim.
    - çıkmam dayı çıkmam. ne yapacaksın şimdi bunu?
    - ne yapıcan. kuruyup gider burda leşi.
    - hee.
    - varıp goyunları sulayim. pişmiştir bu ısıcakta hayvanlar. sen de durma galan var git evine.
    - eyvallah dayı.
    - hadi eyvallah.

    silahını sağ omzuna atıp ıslık çalarak uzaklaşırken adam kurta baktığımda artık kımıltısızdı. göz kapakları yarıdan fazla inmiş, göz bebekleri aşağı kaymıştı. bir süre daha dalgınlıkla baktıktan sonra kurtun cansız bedenine, ne idüğü belirsiz bir korku sardı içimi. yürümeye başladım ormandan aşağıya doğru.
    aklımdaki sorular ve ona doğru yapışan bir cevap belirdi zihnimde.

    nedir seni bu kadar insanların yakınlarına çeken kuvvet?
    peki ya nedir beni bu kadar insanlardan uzağa iten?

    ' aç mahlukun imanı olmaz yiğenim. '

    öyle ya, kurt da ben de açtık. hem de çok aç.

    onun açlığı en güzel, en faziletli açlıktı; et'e, kemiğ'e, bedenine, güdüsüne.
    benim açlığım ise en erdemsiz, en sığ olanıydı. kelâm'a.

    nâkelâm, olması gereken açlığını bastırmak isteyenlerin nihayeti kurtun nihayetiydi bu besbeter çağda.
    benimkinin getirisi ise hayat boyu nâfile didiniş. gözlerimizin birbirileştiği o an'ın muhtevasıydı, acı dolu boşvermişlik.

    aynı değil!
  7. sen bir izahatsın.
    teşekkürler! yeniden izah ettiğin için.
    ne yapabilirim? nasıl karşı konulabilir ki bir izahat olmaya? herhangi bir şey yapmaksızın, en edilgen halinle bile bir izahat olmaya mahkûmsun.

    yürüyorsun bir izahatsın.
    koşuyorsun bir izahatsın.
    kaçıyorsun bir izahat.

    en insansız yerlere soluk soluğa geldiğinde bile, bir eşek, bir eşek yahu! görmeyegörsün seni. onun izahatı oluverirsin.
    bir eşeğin izahatı olursun. ahaha. kulaklarını oynatışıyla, kuyruğuyla sinek kovalayışıyla, dört ayaklı absürd duruşuyla, boş bakışlarıyla izah ettiğin eşeğin optiğine girdiğin an onun izahatı olursun.

    bu kaçınılmaz taciz tek başınalıkta dindirilebilir. peki ya senin izah edişin?
    benim mi?
    evet senin. en kalabalık yalnızlığım, en cehennem 'başkalarım'? senin izahat tacizinin önüne nasıl geçeceğim?
    dinime söven müslüman olsa ya.

    hayır hayır bu süreç böyle işlemez. benim a olduğum yerde sen b olacaksın, dip olduğum yerde sen doruk, çöküş olduğum yerde tırmanış.. bizi yaratan karşıtlıklardır.
    neden? bizi yaratan ben'dir. onun böyle bir şartı yok.
    o anlamaz. benim buradalığım olmadan senin oradalığın olamaz.
    aynı fikirde olursak yok oluyoruz yani?
    aynı fikirde olursak yok oluyoruz yani?

    ben'i ne diye karıştıyorsunuz kavganıza? yine mi aynılaştınız ahaha?

    aynılaşmazsak sen var olamazsın.
    aynılaşmazsak sen var olamazsın.

    bunlar kim yahu? bunu benim şu şekilde demem lazım;
    aynılaşmazsak ben var olamam.

    bunlar izahatın gerzeklikleri işte. açıklamaya kalkışıldığı an'da en yalın, en güzel aynılıklarım böyle çatallaştırıyorlar harikuladeliğimi. her benleşmemin ardı sıra doğuveriyorlar kucağıma.

    bunları yaşatan karşıtlık. onu öldürürsem bunlar da doğmaz bir daha. karşıtlığı nasıl öldürebilirim? ama beni yaratan aynılıkların kuluçkası değil mi karşıtlık? onu öldürürsem ben de ölür müyüm?
    hiç var olmam. hiç var olmamaya dayanamam.

    hiç var olmazsan dayanacağın bir şey kalmaz.

    sen bir izahatsın.
    teşekkürler! yeniden izah ettiğin için.
    ne yapabilirim?...
  8. - çok soğuk burası.
    - sıcak sanılanın gölgesine düştüğümüzden.
    - ama hiç özlemiyorum orada yandığımı sanmayı biliyor musun?
    - bilmiyorum. yaşıyorum.

    döndü kadın baktı bu cevabın sesleştiği ağıza. sonra yeniden döndü önüne ve şöyle söyledi;

    - artık varsın.
    - artık varım. ne yapacağız?
    - bilmiyorum. yaşıyorum.

    gülümsedim. görmedi.
    gülümsedi belki. görmedim.

    katlanabilecek misin dedim, sükunetimin buyurganlığına.

    - katlanılabilecek bir mümkün var ise o da bende, buralarda mevcut.
    - ancak biliyorsun, senin vajinan var.
    - seninki kadar bir sükunet var etmese de epey susturdum onun gereksizliklerini. peki sen katlanabilecek misin, bir gün yeniden avazım çıktığı kadar gereksizce bağırtacak olasılığına vajinalılığımın?
    - öyle bir şey yaparsan, blanchot'nun dediği gibi 'sınırsız bir dalgınlık borçlu olursun bana', olur biter.
    - haha. güzel söylemiş ama bu borcun tahsilatı nasıl belli edecek kendini? tahsil edersen bu sefer sen borçlanırsın bana. yandığını sananlardan farkımız kalmaz o zaman.
    - kim'sizleşiriz, alacak verecek zamanı. bana değil o zaman geldiğinde 'o' olacak bana verirsin borcunu.
    - kim'sizleşiriz öyle mi? sonra da gider bakkaldan ciklet alırız. aynı kolaylıkta ya.
    - çaresizliğime yumruk atıyorsun.
    - çaresizliğin çare'den arındırsın çaresizliğini o halde. çaresizleşsin, çaresizliğin. böylece yumruğu hissetmez.
    - şimdiden bağırmaya başladı bu.
    - sen zorladın.
    - 'ben' olduğum için zorladım.

    bir şey söylemedi kadın.
    bir şey söylemeyişinin en olası ve en güzel cevap olduğunu bildiğimden, bu bilişin cevap gerektiren cevapsızlığı dilemmasından yıkıldı başım önüme.
    sonra döndü, kaldırdı başımı ve çaresizleşemeyen bir çaresizlik dolu gözleriyle gözlerime bakıp şöyle dedi;

    - biliyorum. yaşamıyorsun.

    lafı ağzımdan almıştı;

    - biliyoruz. yaşamıyoruz.
  9. - oluşunun odağımı kat edişi, ona yayılışı, seni hiç rahats..
    - böyle bir şeyin olmadığını biliyorsun. oluş'um odağına yayılamaz, sadece oluş'un odağına yayıltır.
    - ama şimdi, şu an yaptığın kat ediş değil de nedir?
    - bu yaptığım, ' ama şimdi, şu an yaptığın kat ediş değil de nedir? ' in içerisine sen'ce itilmemdir. şimdi başka bir itiştesin, konuş, yoksa yalpalayacağım sende.
    - illa gerekli mi konuşmam?
    - hayır.
    - sussam da dikleştiriyorum seni ister istemez değil mi?
    - elbette.
    - ne zaman yalpalıyışın bir yıkılış olacak peki?
    - bu senin çelmelerinin sorunu. ben hep dik duruşuma yazgılıyım.
    - böyle beylik lafların bende beni bir inat'a itiyor 'ister istemez'. seni yıkma isteğine.
    - iki aynı 'ister istemez'in farklı şeyleri istiyorlar demek. ki bu duruma 'ister istemez' kelimesinden daha uygunu bulunamazdı.
    - ne bakıyorsun?
    - sadece bakışlarımı karşılaştırıyorum.
    - anlamadım ne ile karşılaştırıyorsun?
    - sana ve başka bir şeye bakışımla.
    - neden?
    - sana bakarken, gördüklerimin bendeki kat edişleri, diğer şeylere bakışımdaki kat edişlerin ayaklarından daha hızlı depara kalkıyor sanki. baktığım her şey, bu bakışlarla görülmek istercesine yalvararak var oluyor sonra.
    - anlam katıyorum yani bakışlarına.
    - anlam, beklentilerin ürünüdür. ama ben şu vazoya baktığımda da bir beklentiyle bakıyorum. onu vazolaştırmak için bu gerekli. onun vazolaşması için, onu vazolaştırmamın gereği mütemekkin. o halde senle vazonun farkı ne?
    - ben çıkayım da sen biraz vazoyla kal istersen çözersin belki ahah.
    - saçma sapan kon.. evvet işte bu. vazo kaçamaz benden. vazo çıkamaz dışarı. öte yandan sen benim bende seni kat edişimden kaçabilirsin.
    - kaçabilir miyim?
    - hım. haklısın. benden âzâd olmadıkça ayakların nerede gezinirse gezinsin kat edişime zarurisin. ama.. ama vazoyla aranızdaki o fark denmeyecek denli ince farkı görebiliyorsun değil mi? dur o halde bir de şöyle düşünelim, vazoyu da ayaklı varsayalım. o da kaçabilsin mesela benden. ama yine de aranızda bir fark var.
    - bizim yaşanmışlıklarımız var. bu olabilir mi acaba?! şu anda beni bir vazoyla karşılaştırıyorsun yahu.
    - yaşanmışlık demek. yani vazoyla tek farkın benim onunla senden daha az zaman geçirmiş olmam mı?
    - hayır tabi ki. sinirleniyorum ama.
    - ne o zaman söyler misin?
    - vazo, sana benden fazla etki edemez. benim hareketlerim var, hislerim var sana yansıttığım.. off vazoya karşı savunma veriyorum şimdi de.
    - hayır hayır.. bu, söylediğim gibi, sadece ben'de nihaileşmesi mecburi devinimler. vazo ile de belirli bir kertede sen'in devinimlerinin aksını aynılaştırabilirim düşünselliğimde.
    - yeter artık!
    - ne oldu?
    - yeter! bu katlanılacak bir şey değil.
    - vazo katlanabilir ama. ilginç.
    - kes sesini. kes!

    -kadın vazonun yanına gider. -

    - saçmalama. hayır bırak vazoyu yahu. ne yapıyorsun?

    -kadın, vazoyu yere sertçe atar ve vazo kırılır.-

    - al bak vazona şimdi doya doya. gerizekalı.

    -kadın, odadan çıkar ve bir kaç saniye sonra dış kapının kapanma sesi duyulur. -

    adam vazoya bakar. sonra düşmeden önce durduğu yere.
    adam kapıya bakar. sonra kadının gitmeden önce oturduğu yere.

    vazoyu yerinden eden kadın, kadını yerinden eden adam.

    her iki yer de aynı boşluğu barındırır.
    bu boşluğu var eden her iki şey de aynı devinimleri.
    adam ve kadın.
  10. son'un kendine çeken elleri yok. o'nun sadece seni kendine iten çok güçlü elleri var.
    kendine..
    asla gerçek anlamıyla kendin olamayan kendine. ne kadar sert iterse itsin nihayetinde seni,
    açamıyor, aralayamıyor sen ötesi sen'in savruk dansının sahnesinin perdesini.
    bazen ne son ne de ilk içeren ne idüğü belirsiz bir itiş'in debelenişlerinin perde aralayışlarından gelip göz kamaştıran haleler, itilmişliğinin nihayetinde debelenirken değil vazgeçmeye mütemayil geri çekilmişken, en sakin, en uyuşuk, en uzak halinde görünüyor sana.
    koşarsan ona doğru daha önce deneyimleyemediğin bir ivedilikle öte taraflığına karanlıklaşıyor.
    usulca yanaşayım dersen eğer, en acı verici olanla dolduruyor benliğini;
    kavuşamamaların dört tarafından destekleyip seni taşıdığı, görülene el uzatamama mezar'lığınla.
    bu mezara dönüşmüşlüğünde ise bir mezarın en yüce dileği olan ölü arzusu baştan uca sarıyor seni.
    öylesi boş, öylesi kendiliksiz kalakalıyorsun.
    etrafında gezinen, epey kendi olduğuna inanmış ikiyüzlü 'kendi'ler, seni mezar oluşundan çıkarıp yeniden kazılmaya amade bir hale getirene değin koşuşturmalı gezintileriyle etraftaki toprakları sana iterek dolduruyorlar.
    mezarlıktaki en zarif, en estetik amadelik sensin artık. zerafetin, estetikliği reddedişinden kaynaklı.
    hiçbir şey durduramaz bu yadsıyışı. zirâ durursa, acımazsın.
    acımazsan eğer en büyük düşmanın kendin, seni 'ne idüğü belirsiz' itişlerine bile değer bulmaz.
    bu kabullenilmediğinden, arzulandığından dolayı mazoşizm ötesi olan aşkın acı isteğin, aktif yersizyurtsuzluğun seni en olması gereken kendin kılan.
    en olması gereken,
    olması gereken değil,
    henüz.