• izledim
    • izliyorum
    • izlemek istiyorum
  • youreads puanı (9.00)
ergo proxy
insanların ve androidlerin birlikte yaşadığı ütopik bir dünyada, romuno isimli şehirdeki katı kurallarla korunan barış ortamı, bir dizi gizemli cinayetle sarsılır.
yurttaş danışma kurulu'nda görevli lil mayer, ortağı android iggy ile birlikte bu cinayetleri araştırmak üzere görevlendirilir.
bu soruşturma sırasında, evinde bir mesaj görür: "uyanış"; ve saldırıya uğrar. bu süreçte, kendisi ve şehrin gizledikleri hakkında daha çok şey öğrenecektir.
  1. evet, labirentinde kaybolduğum serial experiments lain kadar kasvetli yapısı ve esasında labirent referansı alan içeriğiyle hazzın doruklarında izlediğim 23 bölümcük anime.

    daidalos ismini gördükten sonra bir dürtüklendim gerçi, ilk 13 bölümde yalnızca bir kütüphane sahnesinde tüm kitapların vincent law ismini göstermesi de bir rüya - gerçeklik sürecine tutturdu ama, baylar bayanlar 23 bölüme birden yayılan labirent uzuvların o muazzam 14.bölüm ophelia ile kendi inşa ettiği labirentte insan kaybolabilir ve 15. bölümwho wants to be in jeopardy adını taşıyan bölümde zihin uyuşturan yarışma programları üzerinden alışagelmedik biçimde bir yöntemle gerçekliğin iklimine rüya katmanını sıkıştırıyorlar. hatta disney'e gönderme yapılan bölümde üst-kurmaca tekniğinden dahi faydalanıldığını söylemezsek milimlik aksamış olabiliriz.

    çok labirent dedik. velhasıl mitolojinin daidalos'u, bir yan karaktercik olarak çarpıtılıp kırpılmadan edindiği rolde zanaatini sergiler; karakter sergisinin en güzel yanı ise tahmin edilebileceği gibi zanaatın gönül oyacak biçimde zanaatkarı deşmesidir. ergo proxy'de daidalos'un latif görünüşünde saklanan zarif bir aldatma sanatı olduğunu ilk bölümlerden itibaren az çok gözlemlemiş olsam da daidalos hünerle rolünü sergiliyor.

    ilk bölümünde tüketim kültürüne yönelik bir süzgeç sunuyor anime, izleyicisine. "daha çok tüketin, tüketin, bokunuzu bile tüketin" dercesine bir şeyler geveleniyor. tüm bu kasvetli ağın yamacında distopya, robotlarla insanlar arasında bir ortak yaşam şemasına götürüyor. ama şunu unutmamak gerekir ki distopya ve ütopya arasında ince bir çizgi vardır. distopya aydınlanma sonrası kendine gelmek, bir uyarılmadır. ütopya ise uyuşturucunun sanalında dolaşmaktır, hayalin zevcesidir. (bkz: cockaigne) ergo proxy'de kaçınılmaz olarak bu varoluşun temelini dürtüklüyor. rel mayer daha ilk bölümlerde monoton yaşamına asılmaktan bunalmış ekşın peşinde uçuruma doğru çekilmekte iken vincent karakteri ise kilit karakter olarak varoluşunu kimliksizleştirme gayretiyle afallamış bir haldedir. tabi kendisi de bu durumdan bihaberdir. ama işte otoravlara yerleşen cogito ile birlikte insan ve otorav yaşamının bileşkesinde, insan yapımı mekaniğin duygusal istismar edilişi tek boyutlu insana bir pencere açabilir.

    şimdi anlamayanlar için ben şöyle bişi özet geçeyim, dünyayı mahvedip arkasında bırakan insanoğlunun dünyaya geri dönüş için tekrar ağzına sıçacakları sistemli bir planlı kurdukları ortada. son bölümde dünyanın virüsü olan insanlar tekrar görünüyorlar semada. olan tabi tüm bunlardan habersiz klonlara olacak.

    walt disney'den tutun pek çok noktaya sert göndermeler vardı ergo proxy'de. ancak özetin özetini çıkarırsak şöyle diyebiliriz; varoluş, tanrı, yaratı (tanrıdan gelen insanoğlu, insan elinden çıkan robotoğlu), kimlik ve distopyanın tek bir potada eritildiğini görüyoruz ve beyin devrelerimizi yine japonlar yakıyor.