1. bu mektup sana değil
    konuşma yaşına gelen eşyalara
    demiri dövenin elinden canıma geçen ağrı büyüyor
    sabahları beni dışarı çıkaran acı ağacı
    geceleri beni eve gönderen zaman
    yapmaman gereken şeyler
    kalbimde sürtünüp büyüyen delik
    zaman hızlı ama vakit geçmiyor
    öyle ki bazen yukarıdan attığım öfkeyi
    aşağıdan toplayabilecek kadar hızlı çarpan bir kalbim var
    okudum
    öfke yavaş yavaş düşüyormuş aşağıya


    bu mektup sana değil
    bakma yaşına gelen eşyalara
    utandığım bir yüzü oluyor bazı eşyaların
    durmadan bir yerimi kurcalıyor yoksulluk
    kalbi kırık bir ok nereyi vurabilirse orası oluyorum bazen
    gövdemi doldurduğum alkolle
    gözlerimi kırmızı kırmızı edip bakıyorum yüksek binalara
    hepimiz dünya soğuktur diyen o nineden olmadık mı
    inin aşağı
    izledim
    öfke yavaş yavaş çıkıyormuş yukarıya


    bu mektup sana değil
    duyma yaşına gelen eşyalara
    günün öğünlerinden yapılmış bir mutsuzluğa çağırıyorsunuz birbirinizi
    günde kaç kere yanımdan geçiyorum
    aklımdan hem ekmek hem gül geçiyor
    siz yoksunuz
    ayın ortası her pazartesi


    bu mektup sana değil
    susma yaşına gelen eşyalara
    dünyanın kaç harikası var biri de yutkunmak
    önümü ilikleyip çıktığım dışarılar
    biliyorsunuz bazı fotoğraflarda canı sıkılan bir ağaç gibi bakıyorum dünyaya
    umduğum felaket bu değildi diyorum
    bu dünyada birini sevdik o da öldü diye karşılandığım bir yasta
    göğe bakıyorum
    ben de aferin diyorum tanrıya
    çünkü şöyle savaşlara inandım
    sonuncu dünya savaşında kaç asker intihar etti
    kaç kez yutkundu dünya
    olsam mutlaka yanlış yerde nöbet bekleyen bir asker olacaktım
    kırk gün kırk gece aynı dalgınlıkla


    bu yüzden
    bu mektup
    sabaha karşı yalnız olan bütün eşyalara
    araf