• izledim
    • izlemek istiyorum
  • youreads puanı (7.88)
fargo - joel coen, ethan coen
jerry lundegaard borçları olan bir sahtekârdır. ihtiyaç duyduğu meblağda parayı acilen edinmeli ve borçlarını temizlemelidir. karısının babası oldukça zengin bir adamdır; ancak gamsız bir sahtekar olan jerry’ye yardım etmesi imkansız gibi görünmektedir. jerry’nin aklına şeytani bir fikir gelir. jerry, karısını kaçırmak ve kayınpederinden fidye istemek üzere iki adam kiralar. lakin hiçbir şey planlandığı gibi ilerlemeyecektir.
sinemalarının ilk döneminden bu yana çizgilerini hiç bozmadan ilerleyen coen kardeşler’e büyük bir şöhret kazandıran fargo, orijinal senaryo ve en iyi kadın oyuncu dallarında oscar kazanmıştı.
  1. coen kardeşler'in popülerliğini pekiştiren 1996 yapımı film. aslında bu film kardeşlerin alamet-i farikasıdır da denebilir. nitekim hem şiddeti ve gerilimi, hem de mizahı oldukça dengeli bir şekilde aynı potada eritmeyi başarmışlardır bu filmde; bembeyaz ve durağan bir kuzey dakota atmosferinde amansız bir coen dehşeti.

    iki adet akademi ödülü olan filmin bir de dizisi yapıldı yine fargo adıyla. coen'ler bu dizinin de yapımcıları konumunda.
  2. enteresan ve güzel bir olaydan esinlenmiş bir film olmasına rağmen film olarak pek beğendiğimi söyleyemeyeceğim. güzel sahneleri yok demiyorum ancak beklentilerimin altında kaldığını da söylemeden edemeyeceğim.
  3. kup
  4. dizisi daha güzel olan filmdir.
  5. tam bir karakter filmi. her karakter itinayla çizilmişti. en farklı ve en beğendiğim naif güzel insan, serinkanlı dedektif, anne adayı marge idi. sevinöle izliyor insan onun macerasını, tüm bu vahşetin içinde bin yıllık anaçlık abidesi gibi soğukkanlı biçimde dolaşıyor. finalde de benzer basitlikte bir miktar para için ne gerek var diyerek bitiriyor. güzeldi, izlemeyen kaldıysa tavsiye ederim. aslında dizisine bakmaya niyetlendim ama üşendim filmini izleyip geçeyip ne olsa aynı konuymuş dedim, usc beni affetsin.
    abi
  6. karakterleri özümsemek vakit gerektirdiği ve özümseyip empati kurduğunuz karakterlerin olduğu bir yapıttan daha fazla keyif alacağınız için dizisi bana göre filminden daha kaliteli olan coen kardeşler yapımı.
  7. ekşın beklerken biten film.
    top 250 yi hak etmiyor.
    ramel
  8. polis şefi marge gunderson'ın (bkz: frances mcdormand) son derece hamile bir şekilde bir dizi cinayeti aydınlatmasını konu alan 1996 yapımı coen kardeşler filmi. fargo'yu fargo (dolayısıyla coen kardeşleri de coen kardeşler) yapan, filmin başrolündeki karla kaplı minnesota arazisi ve marge karakteridir.
  9. peşinen uyarayım, spoiler içeriyor. içeriyor olmalı yani yer yer, ama sınır belirleyemedim.


    filmden bahsetmeden evvel genel hatlarıyla coen sinemasını irdeleme ihtiyacı hissediyorum zira coen sinemasına hakim olunmadan hak ettiği değerin, sahip olduğu derinliğin ve yapı taşındaki mananın anlaşılmayacağı bir film benim bakışımla. hakim olmak için de filmi (hatta filmleri; coenlerin diğer çalışmalarını da bu kümeye dahil ediyorum) anlayarak izlemek gerek. paradoksal bir örgü oluşuyor gibi duruyor ama değil. bir kere coen filmlerini sindirmek için sabırlı bir izleyici olmak şart. ikinci koşul, beklentisiz olmak. "en iyi filmler" listesine girmiş olması ya da imdb'nin kendisine 8.1'i layık görmüş olması ziyadesiyle beklentinizi artıyordur. fakat bu tongaya düşmemeniz gerek. zira size beklediğinizi değil vermek; vaat bile etmez. bu yönüyle çok başına buyruktur, her filmde "canın isterse" atmosferi vardır. size bir hikaye ve bu hikayenin çevresinde gelişen, çoğunlukla gündelik, hatta olay akışıyla alakasız olmasına rağmen kendisine yer bulan olaylar sunar. başlangıçta anlam verememeniz ve tatmin olmamanız olağandır. bu noktada da sabır devreye girer. yeterince sabrederseniz bu adamların elinden çıkma filmlerin bir ders verme güdüsü taşımadığını, neden sonuç ilişkilerine takılmadığını, her karakter ve sahnenin herhangi bir noktada bağımsızlașabileceğini ve bu kopukluğu hikayenin bütünlüğüne yamamaya çalışmanın gereksiz olduğunu, zira "hikaye bütünlüğü" diye bir olgunun bu filmlerde var olmadığını anlarsınız.


    bazı filmler hayatınızı değiştirir, bazıları değiştirmez. işte coen filmleri ikinci sınıfa dahildir. beğeni çıtanızda zirveye çıkabilir, kendisine yapılan bir gönderme duyduğunuzda hakkında konuşmak üzere iştahınızın kabaracağı kadar önemli de olabilir kişisel hayatınızda, ama hayatınızı değiştirmez. çünkü ortalama insanların ortalama ve bölük pörçük hikayeleridir. hayatınızı değiştirme motivasyonundan bilinçli olarak uzak duran bir yönetmen stilinden bahsediyorum. adamlar da filmleri gibi, tamamen "canın isterse" havasında çünkü. "sinema dünyası bizi rahat bırakıp kum havuzunun bir köşesinde oynamamıza izin vermiş durumda. biz burada mutluyuz." diyerek çok net bir şekilde ifade etmişler kendi halindeliklerini. biraz da bu yönüyle mizahı zorlu, kurgusu içine kapanık, her kitleye hitap etmeyen ama hitap ettiği kitle için de tarif edilemez bir değere sahip filmler çıkıyor ellerinden.


    bir coen filmini tarif etmenin dayanılmaz zulmü diye bir durum var hakikaten. tarif etmeyi bu kadar güç kılan, ilk adımda hikayeyle kurduğunuz temasın sizde bıraktığı etkiyi kategorize edemeyișiniz. basit ve birkaç sıradan cümleyle özetlenebilir hikayeler gibi geliyorlar (örneğin fargo: para ihtiyacını eşini iki adama kaçırtıp kayınpederinden fidye talebinde bulundurtarak gidermeye çalışan, saf bir dolandırıcının hikayesi. ya da the big lebowski: odasını dolu gösteren halıya işenmesi sonucunda bir vietnam gazisi ve bowling müptelası ile birlikte, zengin olan adașının peşine düşen, elinden white russian'ı eksik olmayan işsiz bir adam) ama aslında her şey alt katmanda çok komplekstir. bir hikayede her parçayı bir bütün olarak birleştirmek ne kadar zorsa, eldeki parçaları birbirini bütünlemeyecek kadar dağıtmak - ve bunu kasten yapmak- o kadar zordur. her senaristin yahut yönetmenin altından kalkamayacağı bir metot bu.


    coen sineması kavram zıtlıkları üzerine kuruludur. birlikte bulunması neredeyse saçma derecede olanaksız olan her olay, bir buçuk saatlik filmlerin içine sıkışır. bir şeyler hep ters gider, sonra düzlüğe çıkar, sonra yine tepetaklak olur, en ufak bir itme bütün dengeyi bozar, lüzumsuz bir olay veya karakter her şeyi toparlayabilir. ana hikaye sadece bir kılıftır. altında ise yüzeydeki her şeyi delik deșik edebilecek, işgalci yan hikayeler vardır. "bu bir coen filmi" fişekleri burada atılmaya başlar. aynı zamanda bu dünyaya aşina olmayan seyircinin filmden kopmaya başladığı, "bunaldım, sıkıldım, hiçbir şey olmuyor, nasıl olmuş da en iyi filmlere girmiş bu saçmalık" dediği aşamadır. aşina olmak şöyle dursun, fanatik olan biri için de orgazmik zevklerin eşiğidir. ortası yoktur.


    şimdi gelelim "coen mizahı"na. filmografiye az biraz hakimseniz, filmleri özetleyebilecek yetkinliktesinizdir zaten. hep bir adam kaçırma, fidye, cinayet, ekonomi sarsıntısı söz konusudur. tüm bu tehlikeli ciddiyete sahip durumları alttan alta sarsan bir mizah baş gösterir. hınzır bir şeydir, kendi kendine teklifsizce alan açar ve sizi terörize ediyormuş hissine kapılırsınız. sizi üzerinden ittiği alana kendisi yerleşir, sizi de bir çeşit sinematik arafa bırakır. sizin mizah algınızla oynarken müdahale edemeyeceğiniz bir hava boşluğudur burası. zıtlıklar ve alakasızlıklar durdurulamaz bir şekilde gülünç olur. çünkü bazı ayrıntılara en ufak bir anlam bile yüklenmemiștir. bu da ayrıntı ve kurguyu yan yana getirmeye çalışmayı saçmalaștırır; işte tam o anda bu saçmalık mizahi bir unsur olur. bazı sahnelerin kendi başlarına bir manası yoktur, "her karenin ana fikri oluşturmada mutlaka bir payı olmalı" algısı yerle birdir yani. olay gelişimiyle alakasız karakterler ve diyaloglar serpiştirilmiștir. madem fargo'ya ışık tutacağız, ısınma turlarına başlayalım. polis memuru marge bir kadının kaçırılması vakasında çalışıyorken eski okul arkadaşıyla yemek yer ve tuhaf bir muhabbete maruz kalır. muhabbetin ya da eski arkadaşın olaylarla hiçbir ilgisi yoktur. "fazlalık olmuş ve gereksiz" yorumlarına da maruz kalabilir haliyle. ama burada bir şeye dikkat edilmesi gerek bence. kendi hayatlarınızı düşünün. çok önem verdiğiniz şeylerle, çok da ehemmiyeti olmayan rutin işlerin - perde takmak, otobüs beklemek, buzdolabını açıp boş boş bakmak ya da bir arkadaşla yemek yemek gibi- bir aradalığı diye bir realite var. duygusal ilişkinizin bittiği bir günün içinde dramatik modlara girdiğiniz kadar birileriyle ayaküstü muhabbetler de yapıyorsunuz; duygusal çöküşlerle baş etme yönteminiz kendinizi yemeğe, uykuya ya da temizliğe vermekse hakikaten bunlara veriyorsunuz ve bu bir süre devam ediyor. yok, sosyalleșerek eşiği atlatıyorsanız belki birilerine, bir yemek masasında iç döküyorsunuz. sonuç itibariyle sıradan ve rutin olaylar öyle ya da böyle, hep var. filmlerde neden olmasın? bir filme "gerçekçi olmuş" yorumunu yapabilmek için içinde süper kahramanların, konuşabilen hayvanlar ya da yaratıkların, kozmik güçlere sahip insanların bulunmaması şartı yeterli olmamalı. ve coenler gerçekçilik kavramına, sıradan hayatlarda bulunan detaylara ağırlıklı olarak yer verme yoluyla erişiyorlar. detayları olabildiğince sıradan tutarak elbette.


    murat özer the big lebowski için şu tanımı kullanmıștı: "her an her şeyin olabileceği, aynı zamanda her an hiçbir şeyin olmayacağı bir film." bu tespiti hemen hemen tüm coen filmografisine yayabiliriz aslında. attığınız her adımın zemin çökmesiyle sonuçlanabileceği gibi, hatalı olduğunu düşündüğünüz bir çıkarımın sizi haklı çıkarabileceğine de tanık olabilirsiniz. böyle de sağı sollu belli değildir. finaller seyirciye her şeyi yapabilir. bir yığın şeyin olduğu, çok yol alındığı ama sonunda yer değiştirmenin sıfır olduğu örnekler de vardır (the big lebowski ya da inside llewyn davis gibi), olayların sürekli evrildiği ama seyirciyi çok da ferahlatmayacak kadar silik umut ışıklarının yakıldığı örnekler de. (miller's crossing gibi, ya da barton fink)



    kurgu dedik, biraz da karakterler diyelim. her biri tek kelimeyle sıradandır. absürtlükleri onları değil, sıradanlıklarını ilginç yapar. sığ suda boğulmamaya çalıșan trajikomik profillerdir. ne iyilerdir, ne kötü. mutlaklık taşımazlar. suç unsuru birçok olay işlediklerine değinmiștim. tamamen kötü karakterlere özgü olabilecek eylemler bunlar da. ama coen karakterlerinin üzerinde eğreti, yapıştırma dururlar. salt kötülük motivasyonuyla hareket edemeyecek kadar saf, küçük hesapçıdırlar. avcı olmak isterken av olan; hatta belki de acınası. fargo ve blood simple'da aza kanaat etmeyen, çarpık ve iyi planlanmamıș şekilde dalavere çeviren karakterlerin sonu hazin olur. fargo' da jerry misal. basit planı tamamen bir kaosa döner. inside llewyn davis'te hataları olan ama inatla burnundan kıl aldırmayan llewyn için tek opsiyon başarısızlıktır. no country for old man'de asla kötü diyemeyeceğimiz llewyn, bir çanta dolu para bulması sonucu birçok kişinin - kendisinin de- ölmesine sebep olur.


    kendimi durduramayacak gibiydim ama zorladım. coenler hakkında yemeden içmeden sayfalarca yazabilirim ama fargo'ya dönmenin zamanıdır artık. umarım yüzeysel de olsa fikir verebilmișimdir coen stiliyle ilgili.


    kaç yılında çekildiği, kaç ödül aldığı, ya da kimlerin oynadığı gibi künye bilgilerini pas geçiyorum. bir de unutmadan "based on a true story" olayı bile bizzat kurmaca. yalnızca bazı sahneler yaşanmış olaylara dayanıyor. öte yandan frances mcdormand'ın iddiası tam aksi yönde. yine de buna dair bir kanıt yok.



    başlangıç fişeği jerry'nin zengin kayınpederini, kafasında tasarladığı kadarıyla hasarsız bir şekilde söğüșleyerek para ihtiyacını gidermeyi kafasına koymasıyla atılıyor. çalıştığı araç kiralama şirketine de ufak darbelerle dolandırıcılık bulaştıran jerry, elbette varlık içinde yokluk çekmeye dayanamıyor, ve anlaştığı iki suçluya eşini kaçırmaları için fidyeden belirli bir yüzde teklif ediyor. planını irdelediğimizde jerry'nin değer yargılarının maddiyata yöneldiğini, hatta bu yönelim uğruna, her ne kadar kan dökülmeyecek şekilde tasarlasa da eşini iki suçlunun ellerine bırakıșından çok net bir şekilde anlayabiliyoruz. taşra hayatından sıkılmış, ortalama işinden memnun olmayan ve ailesiyle arasında manevi bir bağ bile bulunmayan, eşinden ve oğlundan saygı görmeyen, kayınpederi tarafından en ufak fırsatta yerin dibine gömülen bir adam profiliyle karşı karşıyayız. bıkkın ve gözünü para hırsı bürümüş birinden beklenilecek bir hamlede bulunuyor haliyle. lakin jerry'yi iyi anladığımızda, tek ya da en önemli motivasyonunun para olmadığını görürüz. açlığını çektiği şey para objesi olduğu kadar, kontrol olgusudur da. kendisine duyulmayan saygının yokluğunu "kurnaz bir plan" ve bir balya parayla dindirmek ister. jerry aslında henüz kukla olmaktan öteye gidememiș olmasına rağmen ipleri elinde tutan kuklacı rolüne çok tezcanlı ve acemice soyunan bir arketiptir. nitekim olaylar ilerledikçe tasarısı yavaştan yırtılmaya ve gerçekten olanlarla olmasını istedikleri arasındaki çatlaklar gitgide uçurumlașmaya başlar. kayınpeder wade parayı vermeye yanaşmaz misal. ensesinde polis memuru marge gunderson'ın nefesi vardır hem. çok sağlam çizilmiş bir karakter. taşranın kokușmuș düzenine, çarpık etik anlayışına karşı dimdik duran bir doğruluk timsali. marge ile ilgili bir diğer dikkat çekici detay, eşi norm ile birlikte kurdukları sıcak ve duygusal bağları gelişkin bir yuva. coen sinemasındaki aile yapısına tamamen ters bir samimiyet. jerry'nin ailesindeki kopukluk, umursamazlık, sokaktan geçen rastgele yabancılar bir çatı altına tıkılmıșçasına birbirinden ilgisiz ve bağımsız olmalarına zemin hazırlayan manevi boşlukla zıt bir kontrast oluşturacak kadar kuvvetli ve parlak bir aile yapısı. filme yansıtılmasa da marge ve eşinin geçmişiyle ilgili çok detaylı bir kurgu yapıldığını da belirteyim. oyuncuların bunu bilmesinin, iki karakterin arasındaki uyumun doğallașmasına katkısı olacağı düşünülüyordu, zira oldu da. tüm o çuvallayan plana, dökülen kana ve beklenmedik şekilde vuku bulan kaosa rağmen finalde marge, eşine sarılır ve o kimyayı seyirci olarak hissederiz, içerisinde telafi edici bir sıcaklık vardır. dikkat çekici bir istisna. zira aileye toplum sigortası payesi biçen amerikan sinemasının muhafazakarlığını yerle bir edecek kadar kasvetli bir çizgileri vardır genelde. kopuk, yozlaşmış ve histerik bile olamayacak kadar manevi boşlukta olan huzursuz, hatta kapı zillerinde yazan ortak isim haricinde hiçbir şeysiz aileler. jerry ve eşi jeannie gibi. yeri gelmişken jeannie'yi de ele alalım. jeannie film boyunca bir çeşit fonksiyondur. değiş tokuş edilmek üzere sunulan bir objeden daha fazlası değildir. hatta jeannie, erkek karakterler arasındaki ilkel bir iletişim ve alışveriş aracıdır. jerry için, kayınpederi tarafından nakde çevrilecek bir jetondur. kaçakçı carl ve gaear için, jerry ve kayınpeder wade'in de bir şekilde dahil olduğu çemberde birbirlerinden istediklerini elde etme aracıdır. (wade parayı kaçakçılara vererek kızına kavuşur, kaçakçılar paylarını alıp kalanı jerry'ye verirler, jerry de kaçakçılar da paraya kavuşur; elbette planda.) fakat işler planlandığı gibi gitmez. ve ölümler patlak vermeye başlar.


    bu noktada, ana fikir konusunda bir yanılgıya kapılmak olası. ana fikir "aza kanaat etmesini bilin" değil. bir ana fikir yok, ve filmin anlattığı şey, "aza kanaat edin ya da etmeyin, bu sizin muhasebeniz, ahlaki muhasebelerinizi yönlendirmek gibi bir derdimiz yok, sadece bir hikaye anlattık"tır. coen filmi. bir hikaye anlatır ve giderler. filmin anlamı işte tam olarak budur ve başka da bir şey değildir. klasik film anlayışınızdan bir miktar feragat etmeniz haricinde hiçbir şey talep etmezler. bir kez içine tam olarak girdiğinizde bir daha çıkmak istemeyeceğiniz bir evren coen sineması. sizinle inatlaşmasına ya da hevesinizi kırmasına takılmayın, bunların hepsi test!



    the big lebowski hakkında da yazmak niyetindeyim, ama joker kartımı biraz daha saklamak istiyorum, ciddi ciddi sayfalarca sürecek çünkü.