1. başlığı felsefenin çöküşü bilimin zaferi diye de açabilirdim, ama yapmadım.
    birazdan yazacaklarım kimilerini rahatsız edecektir ancak gayem kimsenin rahatı bozmamak değil aksine sokrates gibi rahatsız edebilmektir.

    felsefe ve bilim arasındaki bahse konu çatışmayı görebilmek için öncelikli olarak felsefeyi tanımlandırabilmek gerekir.
    insanoğlu fıtratı gereği düşünebilen ve merak eden bir canlı olduğu için ilk çağlardan itibaren, ben kimin, neyim, nerden geldim, nereye gidiyorum, burası neresi? gibi ontolojik ve antropolojik soruları kendi kendine sora gelmiştir. bu sorulara cevaplandırabilmek adına da m.ö. 800’lü yıllardan itibaren antik yunanda, günümüzde anladığımız anlamdan felsefenin metodolojisi oluşturulmuş sorular ve cevaplar bu metodoloji ile çözümlenilmeye çalışılmıştır. çözümlemeler adına epey yol katedilmiş olmasına rağmen henüz cevaplanmayı bekleyen milyonlarca soru da 21. y.y.’da yanı başımızdadır.
    felsefe düşünmenin aracıdır ve kelime anlamı; philosophia - philo: sevgi ve sophia: bilgi kelimelerinden oluşturulmuştur. ilk kullanımı pisagor’a atfedilmektedir.
    buradan anlayacağımız üzere antik dönemde bilim ve felsefe ayrımı yoktu. modern anlamda bir bilim tanımı henüz olmadığı için filozof bilgiyle uğraşan kimseydi.
    peki bu felsefe neden antik yunanistanda ortaya çıktı? esasında adı felsefe olmaksızın daha önce tarih öncesi çağlarda bile felsefenin alanına giren çalışmalar yapılmaktaydı. fakat felsefe kavramının antik yunanistan’da ortaya çıkmasının özel bir nedeni vardı. yunan mitolojisi. yunan mitolojisinde uranüs ve gaia’nın kızı olan themis adalet ve düzen tanrıcasıdır. buradaki düzen aynı zamanda doğanın düzenidir. yani değişmez olan ve insanları olduğu kadar tanrıları dahi bağlayan kanunlar. işte bu dışına tanrıların bile çıkmakta güçlük çektiği “doğa kanunları” aslında “doğa bilimleri”nin kendisiydi. hal böyle iken kabuğunu kırıp da felsefenin ortaya çıkmayacak olması beklenilemezdi.
    böylece thales senin socrates benim, platon senin aristo benim şeklinde burada tek tek sayabilmemizin mümkün olmadığı akımlar ve filozoflar sayesinde felsefe ve bilim, felsefe adı altında matematiği, doğa bilimleri, kimi zaman kaynak götüm olan fikirler, tezler, öngörüler ve varsayımlar birbiri ardına kapıları açarak güle oynaya epey bir zaman gittiler. bu zaman aralığında antik dönemde arşimet, orta çağda roger bacon, ve rönesans döneminde galileo galilei gibi daha isimlerini şimdi sayamayacağımız onlarca filozof bilime daha çok yakınsamaya başladılar. ortaçağ sonrası (ki felsefe açısından bu dönemde bilimsellikten uzak ve kafayı tanrı’ya takmış durumdadır) bir dönemde epistemolojinin çerçevesi oldukça belirginleşmişti. akılcılık, sezgicilik, kuşkuculuk, bilginin diğer kaynakları ve nasıl kazanıldıkları, düşünceleri sıralana dursun.
    ancak devri kapatarak felsefe ile bilimin arasındaki farkı net çizgilerle ortaya koyan 16. yy.’lın başlarında “hypotheses non fingo” diyen isaac newton olmuştur. peki newton neden “ben hipotez uydurmam” deme ihtiyacını hissetmiştir? elbette newton’un hipotez ve savcılık düşmanı olduğundan değildir.
    demiştir çünkü, newton’a kadar gelinen süreçte “bilim” tanımlaması net çerçevelerle çizilmemişti. bir teorinin ya da düşüncenin bilimsel olması için onun, gözlemlenebilir, modellenebilir ve deneylenebilir olması gereklidir. aksi taktirde o düşünce bir varsayımdan öteye geçemez ve bir kurala bağlanamadığından herkes için bağlayıcı da olamaz. newton’un kütle çekim kanununa ilişkin vermiş olduğu formülün şimdilerde yanlış olduğu ortaya çıktı. ancak bazı kara propagandacı bilim düşmanları newtonyen bakış açısını top yekün yanlışmış gibi newton’un ve kütle çekim kanunun düşüşü olarak lanse ettiler. oysa yanlış olan kanun değil kullanılan formüldü. mevcut evrende fizik kanunları değişmediği sürece dünyada elmayı her atışımızda yere düşecektir. işte bu yanlışlanamaz bilimdir.

    16. yüzyılın sonlarından itibaren rönesans felsefesi, 19.yüzyıla kadar machiavelli’sinden bacon’una, descartes’inden kant’ına, john locke’sından, diderot’una envayi çeşitte filozof ve felsefi akımın çıkmasına bunun yanı sırada türlü çeşitte yanlışlanabilir fikir kirliliği ve kavram kargaşası oluşmasına da neden olmuştur. bunların içinde bir doğa bilimcisi ve matematikçi olmasına rağmen bir safsatadan öteye geçmeyecek komik düşüncelerin sahibi “tanrı mümkün olan en iyi evreni yarattı”cı sözümona akılcı, teklikçi “bele güçük güçük monadlar var her bişey bu monadlar”dırcı tiplemeleri de doğurmuştur. gerçi leibniz'i voltaire reyiz candide ya da iyimserlik adlı kitabında yerin dibine sokmuş çıkarmıştır. ayrı konu.

    şimdi ben bu kadar teraneyi neden anlattım?



    çünkü 19. yüzyıldan itibaren newton reyizle birlikte felsefe ile bilim arasında açılan çatlak, bilimin bayrağı devralmasıyla iyiden iyiye belirginleşmiştir. 19. yüzyıldan sonra felsefe onu temsil eden filozofların doğa bilimlerinden yoksunluğu ve ortaya sürdüğü düşünceleri bilimsel ve pozitivist argümanla destekleyememeleri nedeni ile kendini hepten sosyal bilimler alanına atıvermiştir.
    peki bu bilim yoksunu geveze adamlar kimlerdir?
    başta hegel ve nietzsche, søren kierkegaard, karl marks, arthur schopenhauer gibi laf ebesi tek işi düşünürlük olan ve içine düştükleri ben merkezci, politize olmuş, insan ruhunu saplantı haline getirmiş kargadan başka kuş tanımayan, evreni ve doğayı tamamiyle anlamaktan yoksun, ahlak, varlık, hiçlik gibi kavramlarla havanda su dövmeceli fikir ve hezeyanların peşinden giden adamlardı.
    açıkçası bu adamların fikirlerine ve bakış açılarına önemli ölçüde ben de katılmaktayım. fakat evren bu felsefelerin anlamlandırabileceğinin çok uzağında kalıyor. bu alan artık kısırlaşmış olan felsefenin konusu değil bilimin konusudur.
    devamında da 20. yüzyılda yine aynı kabilden satre, camus gibi adamlar hiçbir bilimsel birikimleri olmaksızın varoluş gibi tanımlarla toplumun ortasına atılmışlardır.
    hem satre’yi hem de camus’u birer edebiyatçı olarak hem de çok iyi edebiyatçı olarak ben de severim. ama bilim anlamında antik dönem gfelsefesinden fersah fersah uzaktadırlar. felsefenin ruhuna aykırı bir kuru sözden ziyade değildirler.
    21. yüzyılda artık felsefenin bilim karşısında söyleyebileceği tek söz kalmamıştır. artık felsefe ludwig josef johann wittgenstein’ın yaptığı gibi laf üretme bir dil sanatı üzerine kendi çapında kalmalıdır. bu bakımdan ölçüsünü bilerek en güzelini wittgenstein yapmıştır.
    artık felsefe, stephen hawking, alan turing, darwin, karl sagan, einstein gibi kuantum fizikçisi, astro fizikçi, teorik fizikçi, kimyacı, matematikçi, biyolog, genetikçiler gibi filozof ve pozitivist doğa bilimcilerinin himayesindedir.
    japonyada sadece 3 üniversite hariç sosyal bilimlerin kapatılmış olduğunu biliyor muydunuz?
    sebebi, artık pozitivist bilimin her türlü belgiyi büyük ölçüde matematikle formülüze etmiş ve bir veri haline getirmiş olmasıdır. artık insan doğası ve davranış biçimleri bile beyin kimyası ile izah edilebilir durumdadır ve bir çok insan davranış ve alışkanlıkları bilimsel olarak kodlanmış ve tahmin edilebilir duruma gelmiştir. işte bu pozitivizmin gücüdür.
    sen kişinin satın alma alışkanlıkları ve toplum yapısına göre verdiği tepkileri vitvitvit yazana kadar adamlar bu bilgileri kodladılar ve istediklerini istedikleri gibi doğasını öğrendiklerinden dolayı yönlendirebilir oldular.
    hal böyle iken sözlükte multiple personality syndrome gibi yazarların felsefeyi sanki mahkeme kadıya mülk, felsefe de bu niçeci adamlara mülkmüş gibi alabildiğine savurması niçeden inciler paylaşması abesle iştigaldır.
    yer yer doğa bilimlerine ve özellikle evrime karşı aldıkları saldırgan konum bilimden ne denli uzaklaşarak sözüm ona insan ruhu dedikleri karanlık dehlizde kaybolduklarını göstermektedir. nazarımda düğmesine basınca bir hadis söyleyiveren hadisçilerden bu halleri ile hiçbir farkları yoktur. bunlar da düğmelerine basınca niçeden bir vecize yazıverirler. ve komplekslerinden dolayı bilime küfrederler. 21. yüzyılda bir felsefecinin bilime karşı olan bu yobazca taassuba saplanmış skolastik tutumunu ilkellikten ötesi olarak görmeden edemiyorum.
    felsefe 21. yüzyılda sadece düşünmenin tekniğini öğretebilen (bence de tek başına bu bile oldukça önemli) bir misyona sahiptir. o kadar.
  2. her şeyi hızla değiştiği bu zamanlarda hala bir yerlerde debelenmek ve kişileri aşılmaz doruklar olarak görmek felsefenin kendisini anlamamaktır. felsefe: bilgi sevgisidir dersek, felsefe bilimden ne kadar ayrıdır veya çağın bilimine o çağın felsefesi mi denir bunu da tartışmalı. ama felsefe deyince sınırımız üç beş adam ise evet felsefe işlevini yitirmiştir. felsefenin ayakları çoğu zaman yere basmaz. bu kadar aptalca şey olmaz dediğiniz şeyleri söylemiş olabilirler. kendi dinlerinin vaizleridirler. felsefi düşünce tarzı ise tanımımız ne olursa olsun ne değerini kaybedecek ne de hayatımızdan çıkacak bir şey değildir. dostoyevski ve kafka büyük felsefecilerdi. yarın "bilimsel" anlamda bu büyük işleri yapanlar yine aynı felsefi düşünme becerisini kazanmış insanlardan çıkacaktır. küçümsemeden (ne mümkün?) ve gözümüzde büyütmeden bakmak lazım hadiselere.
  3. aradaki ilişkiyi çatışma olarak nitelendirmek doğru olmayabilir. bu iki kavram birbirleriyle mutual bir ilişki içerisindedir bence. biri diğerinin gelişmesine yardım eder diğeri gelişen şeyin içini doldurur. doldukça daha da genişler. bu böyle sürüp gider...
  4. felsefe bir bilim değildir ama bütün bilimler felsefeden doğmuştur. felsefe, yani soru sorma, sorgulama etkinliği. bilimde sorulan sorular "mantıklı" bir sonuca ulaşılıncaya kadar sorulur. ancak felsefede soru sormanın bir sonu yoktur. ulaşılan hiçbir cevap bir sonraki soruya engel olmaz. bu anlattıklarımı tekrar düşündüğümde ise felsefe ve bilim arasında bir çatışmadan çok bir anlaşmazlık olduğu sonucuna ulaştım.

    buradan yola çıkarak felsefenin bilime bir yere kadar destek olduğunu, bir yerden sonra ise eyvallahının olmadığını görüyoruz. o yer ise benim tabirimle (bkz: felsefe yapmanın saçmalığa dönüşme eşiği) 'dır.
  5. bilim herhangi olayı somut olarak ispat etme güdüsü, felsefe ise soyut olarak ispat etme güdüsüdür. ikisinin aynı kulvarda olmadıkları için çatıştıkları söylenemez. bilim herkes için aynı geçerlilikte olurken , felsefe bunun tam tersidir.
    örnek : elmayı havaya attığınızda yere düşer. (yerçekimi) dünya'nın heryerinde böyledir aksi yoktur.

    ancak felsefe de şöyledir; yerin çektiğini nerden biliyorsun belki gök itiyor...

    ne çatışması allasen .....
  6. olmayan çatışmadır. bilim ile felsefenin ne olduğunu bilmeyen insanların uydurmasıdır. felsefeyi sadece metafizikten ibaret sananların ortaya attıkları zırvalardır.

    felsefe en kaba tabirle "mantık"tır. soru sorabilmeyi bilmektir, nasıl soru soracağını bilmektir, akıldır. eh bunlar olmadan da birilerinin kalkıp bilim yapabileceğini, bir şeyleri araştırabileceğini sanmıyorum.

    başlık, "metafizik ve bilim çatışması" olsaydı makul olabilirdi. ki bu zaten üç aşağı beş yukarı, kıta felsefesi ile analitik felsefeye bakılarak da görülebilir. fakat bu haliyle zırva olmuş.
  7. pozitivizm en son belirsizlik ilkesinin altında kalmamış mıydı? gözlemcinin deney üzerindeki etkisi, gözlemlemedeki yetenek sınırı gibi konuları da hesaba katarak bayrağı bilimin elinden alıp felsefeye vermeyi daha doğru buluyorum.

    doğrulamayan her şey metafiziktir derken pozitivist, atom altı parçacıkların davranışını da doğrulayamadığında zaten atomlardan oluşan her bişeyi metafizik kalıba sokmuş olmuyor mu?

    günümüzde felsefe bilimin bittiği yerde başlar. çünkü bilimin bittiği yerler var, mevcut yöntemleriyle izah edemeyecekleri sorular var. mesela hawking evrenin nasıl oluştuğunu bi anlayalım da amacına sonra bakarız diyor.

    şöyle bir durum var, evreni anlamaya çalışıyorsun, bilimsel yöntem kullanıyorsun ama sen de bu evrenin bir parçasısın. yani bütünlüğün içindesin ve test etme sınırların bu bütünlüğün sana sunduğu imkanlarla sınırlı. bu da yukarıda bahsi geçen gözlemcinin deney üzerindeki etkisini yaratır. deney yapan da deneyin bir parçası ise ortaya çıkan sonuç deney yapandan etkilenmiş ve gerçeklikten uzaklaşmış olabilir.

    dünyadaki herkes şaşı olsaydı tüm maddelerin çift görünüşlü ama tek dokunuşlu olduğu bilimsel bir kural olurdu.
    abi
  8. öncelikle (bkz: bilimin doğal olmayan doğası - lewis wolpert) .

    belirsizlik ilkesi, halen yeterli hassasiyette ölçüm yapamadığımızı gösterir. kuantum mekaniği için konuşacak olursak, elektronun hem konumunu hem hızını aynı anda belirleyemememizin sebebi bunun ölçümü için elektrona bir foton fırlatmak zorunda oluşumuzdur; elekronun kesin olarak belirlenebilir bir konumu ve hızı olmaması değil. ölçüm esnasında ölçüleni bozarız ki bu da bize ölçümün yetersizliğini gösterir.

    belirsizlik ilkesi en iyi fizikte bilinmekle beraber aslında çoğu bilim dalında geçerlidir. bir insanın fizyolojik karmaşıklığı ve tanı/tedavi yönteminin uygulandığı andaki stokastik etkiler nedeni ile, hiçbir zaman x tanı yöntemi/tedavisi kesin olarak bir insanda işe yarar ya da yaramaz diyemezsiniz. ancak bir tanı veya tedavi yönteminin işe yarama olasılığından bahsederiz. bu nedenle tıpta yapılan hemen hemen tüm çalışmalarda, p (probability = olasılık) değeri bulgularla beraber verilir.

    neyse ki, belirsizliğin de bir ilacı vardır ve bu ilaç istatistik bilimidir. istatistik, bizim bazı bilgileri yeteri kadar hassasiyette ölçemediğimizden ya da hiç bir zaman bu imkana kavuşamayacağımız ihtimalinden doğan bir gerekliliktir. ancak istatistik kullanarak, fenomenleri açıklamak mümkündür. örneğin, istatistik sayesinde beta bloker grubu ilaçların kalp yetersizliği hastalarında ömrü uzatacağını söyleyebiliriz. öte yandan, safi mantık ya da sağduyu bizi bu konuda yarı yolda bırakmaktadır, çünkü beta blokerler negatif inotropik (kalp kası kasılma gücünü azaltan) ilaçlar olup mantıken kalp yetersizliğini kötüleşmeye yol açmaları gerekir - ki bir anda yüksek doz beta bloker başlarsanız olacağı da budur. bu durumun bir benzeri günümüzde kuantum mekaniği için de geçerlidir. eğer gerçekleri - mesela z ilacının ölümleri azaltıp azaltmayacağını - öğrenmek istiyorsanız bilime başvurmalısınız, mantığınıza değil - aksi taktirde ölümlere sebep olursunuz.

    işbu yazı felsefenin günlük hayatımızda yeri olmadığını iddia etmek gayesi ile yazılmamıştır - aslında hayatı anlama konusunda mantık, çoğu inanç sisteminden daha tutarlı ve tatmin edici yanıtlar sunar. felsefenin insan hayatında yeri vardır ve olmalıdır, ama bu yer bilimin olduğu bölge değildir. gerçek gerçektir ve denenerek bulunur. düşünmek ve mantık bu yolda kullanılan etkili araçlardır ancak doğanın sınırlarını belirleyen doğanın kendisidir ve illa bizim mantığımıza/sağduyumuza uygun olmak zorunda değildir.

    son olarak, dünyadaki herkes şaşı olsaydı tüm maddeler çift görünüşlü olabilirdi ancak farklı deney/ölçüm teknikleri bize bunun gözlerimizden kaynaklanan bir durum olduğunu söylerdi. tıpkı zamanın - bize öyle gelmese de - aynı uzunluk gibi ölçülebilir ve koordinat düzleminde temsil edilebilir bir boyut olduğunu söylediği gibi.
  9. konuyu bu başlığın altında pozitivizm ve metafizik tartışmasına çevirmek istemem çünkü pozitivizm-metafizik tartışması yapılacaksa bu bilim ve felsefe başlığı altında değil epistemoloji başlığı altında irdelenmelidir. aksi durumda felsefe ile metafizikin, bilim ile de pozitivizmin arasında birbirlerini tanımlayan bir bağıl unsur kurmuş oluruz ki bu yargı bizim için indirgemeci bir yanılgıya dönüşür. ancak bir enrty dikkatimi celbetti.

    "pozitivizm en son belirsizlik ilkesinin altında kalmamış mıydı?" diye bir soru sorulmuş. cevaben; "hayır kalmamıştı" derim.
    keza sizin söylemek istediğiniz pozitivizm yerine determinizm olmasın? bak yanlış olmasın?
    metafizik insanın elinde tutmaya çalıştığı ipi alıp onu spiritualist güçlerin eline verir.
    belirsizlik ilkesi pozitivizmin sonunu getirmemiştir. getirebilmesi için pozitivizmin yerine koyacak açıklayıcı bir yöntem geliştirmiş olması gerekir aksi taktirde pozitivizmi tahtından indirip yerine cin cıkarma ve cadı avlama yöntemlerini koyar ya da doğu mistizminin içinde boğularak homosaphiense bir artı değer katmaktan uzağa düşür.
    pozitivizmin amacı evrendeki olguları en akla uygun şekilde tanımlayabilmektir ve bunu yapabilmek adına daha iyi bir prensip maalesef henüz üretilememiştir. belirsizlik ilkesinde olduğu gibi atom altı parçacıklar çekirdeğin etrafında (şimdilik) hızı ve yeri önceden tahmin edilemez durumda hareket ederler ancak uymak zorunda oldukları bir "yörünge" bağıl unsuru da sözkonusudur. elbetteki bu yörüngeyi de pozitivizm keşfetti, metafiziğin keşfetmiş olması beklenilemezdi. metafizik bir bakış açısı insanı ve evreni sınırlar. tarih öncesi dönemlerde insanlar gökyüzüne bakıp yıldızları uzaklardaki küçük ateş böcekleri zannederlerdi. şimdi o yıldızların röntgenlerini çekebiliyoruz. eğer pozitivizm olmasaydı şimgi yıldızlara baktığımızda aklımıza sadece seks gelecek ve gökyüzünün açık olduğu yaz gecelerinde altında sevişmekten başka bir fon olarak dikkatimizi çekmeyeceklerdi ki bu da iyi bir alternatif sayılır. bugün bir hubble teleskobu insanoğluna 8000 yıldır evren hakkında bildiğinden daha fazlasını 20 yılda verdi.
    ancak pozitivizm her zaman doğru sonuçları formulize edemeyebilir ama olasılıklar arasından en tutarlı ve kontrol edilebilir bilgiyi teorik de olsu gerçeğe yakın tahmin eder. einstein izafiyet teorisine ilişkin; "yaptığım şey teorik bir kuramdır birgün olur yanlışlana da bilir demiştir" çünkü bilim sürekli ileriye doğru bir devinim halindedir.
    bir diğer konuda insan beyninin sınırlı duygularla donatıldığı ve bu perspektiften ne kadar bilimsel arguman da sunmuş olsak bu sadece insan bilincinin bir ürünü olacak ve kimi zamanda simüle edilmiş bir yanılsama olarak kalacak eleştrisidir ki. bu tarif tam olarak metafizilk için yapılmaya müsaittir.
    yapılan bilim ve elde edilen veriler elbette insan bilincinin ürünüdür. bu insana özgü olan yok sayılamaz bir merak güdüsünün ürünüdür. bilim ne için yapılır?
    insanlığa katkı yapsın ya da para kazandırsın diye mi? hayır bireyim merak duygusunu tatmin edebilsin diye. pascal'ın söylediğini gibi; "alem benim beynimde kendini düşünüyor."
  10. kendisi "felsefe"ye felsefe demediği için felsefenin bilimle çatıştığını söyleyen insanları göstermiş, var olmayan çatışmadır.

    felsefe hakkında garip tanımlar yapıp sonra da felsefe hakkında garip yorumlar yapanları göstermiştir.

    bilgi olmadan mantığın işe yaramadığı söylenmiş, pek doğru. ancak mantık olmadan, akıl yürütme olmadan bilgi ile ne yapabilirsin?

    günümüzde filozoflar yok denmiş, fizikçiler var, teorisyenler var denmiş. yine garip bir laf, çünkü o bilim adamları zaten bugünün filozoflarıdır. filozofu siz ne zannediyorsunuz? rahip mi? şaman mı? hoş, bazı açılardan bilim adamları da bugünün rahipleri sayılabilir ancak bu uzun bir mesele ve şuanda ne yazık ki vaktim yok.

    kısacası şunu söyleyeyim, "bu elmayı bıraktığımda neden yere düşüyor?" sorusunu sorabilme becerisi felsefedir, vakti zamanında, felsefe bilimin de yeterince gelişmemişliği ile birlikte metafizik gibi bilimden uzak, kanıtlanabilirlikten uzak konulara dalmş ve vakit harcamış olabilir, ancak değişebilen her şey gibi felsefe de değişmiştir ve 21. yy'dayız. günümüzdeki fizik yasalarını aristotelesin söylediklerine bakarak anlamaya çalışan kim? kimyayı, elementleri, işleyişi yine aristonun söylediklerine bakarak anlamaya çalışan kim? yok öyleleleri, öylelerini ortaya çıkarıp "bunlar felsefeci felsefe de bu, o halde felsefe ile bilim çatışmakta" diyenler ve kendi kendilerine bir düşman, bir rakip, bir günah keçisi ortaya koymaya çalışan da bu zihniyet.

    şu sözden sonra düşüncelerim neden bilimadamlarının günümüzün rahipleri olduklarını açıklamaya doğru itiyor beni, ancak maalesef vaktim yok. kusura bakmayı, buraya yakında edit gelecek, umarım.

    not: kısacası, felsefe ile bilim çatışamaz, ancak kolkola girip aynı yolda yürüyebilirler. felsefeye farklı anlamlar yüklersek elbette bu arkadaşları çatıştırmamız mümkün ama ne gerek var?