• izledim
    • izlemek istiyorum
  • youreads puanı (8.52)
funny games - michael haneke
ann (naomi watts), george (tim roth) ve oğulları georgie (devon gearhart) kısa bir tatil için göl kenarındaki yazlık evlerine giderler. vardıklarında komşuları fred ve eva’de bir gariplik sezerler. ertesi sabah golf oynamak üzere sözleşmişlerdir. george ve georgie yelkenli teknelerini tamir ederken, ann de yemek yapmaya koyulur. bu sırada eva’ların misafiri olarak tanıştıkları genç ve kibar görünümlü peter (brady corbet) ann’den yumurta istemey gelir. birden, peter’ın içeriye nasıl girdiği konusunda şüphelenen ann yumurtaları vermekte tereddüt yaşar ve bu, aile için gerilim dolu saatlerin başlangıcı olur.
  1. 1997 yapımı film. sonradan bir de amerika versiyonu çekilmiş 2007 senesinde.

    !---- spoiler ----!

    ne kadar hollywood klişesi varsa hepsinin yolu yapıldı da hiçbiri gerçekleşmedi.
    şiddet bize gösterilmedi belki ama biz onu hissettik.

    !---- spoiler ----!
  2. alman yönetmen michael haneke, ilk funny games'i 1997 çekmiş. hollywood piyasasına açılmak adına aynı filmi on yıl sonra bir de ingilizce çekmiş. aynı kurgu, aynı sahne, aynı kamera ve farklı oyuncular ile...

    iki filmi art arda izlemek, persona'yı bir elisabet'in, bir alma'nın gözünden izlemek gibi.
  3. filmin kurgusundan çıkartılması beklenen çok mesajlar var. haneke bu filmde rahatsız etmekle kalmıyor üstüne sizinde hayatınıza çıkarım yumurtamı saklayın alt metnini oluştururcasına hayata karşı güveninizi yok sayacak kadar göz korkutuyor. izleyin, izlerken filmde giriş gelişme sonuç değil direk giriş ve sonuca odaklanın çünkü haneke gelişme kısmının her sahnesinde bize bir sonuç patlatmış. filmi bitirdikten sonra detaylı anlatımlarını okumanızda fayda var.
  4. bu film benim için burjuvazinin, ahlakın (etik olan, medeni olan, erdemli olan ahlakın), kibar ailelerin çöküşüdür. hani bunuel usta en büyüğünü yapmasa, burjuvazinin kıçına tekmeyi basan en iddialı film de diyebilirdim.
    şiddetin estetizesi her haneke filminde olduğu kadar, bu filmde taban yapıyor. gösterip, vermemek gibi. şiddetin varolduğunu bilip, kadrajını sıradan eşya ve epizotlara çevirmesi muhteşem ötesi etki yapıyor. triere versen kadını çıplak soyar, sonra gang bang yaptırırdı. gaspara versen kadına tecavüz ettirir, sonra göstere göstere en acımasız (ama bir nevi ters etki terapisi gibi) öldürtürdü. tarantino ortalığı kana boyardı. peki haneke ne yapıyor? göstermeden insanın taşaklarından nasıl tutulup rahatsız edileceğini bir aile panaroması üzerinden anlatıyor.

    ve pek tabii videonun geri sarma sekansı. isanın lazarusu diriltmesi olayına tekabül eder sinema sanatında.

    oysa aile başından "hayır" diyebilseydi herşey normal devam edebilirdi.
  5. (bkz: burjuva ahlakının dayanılmaz ikiyüzlülüğü)

    funny games’i (özellikle 97 yapımını) düşünüyorum. haneke bir röportajı sırasında aşağı yukarı şöyle ifade eder: funny games mi? ah, benim en provokatif filmimdi.
    ilginç olan ve beni düşünmeye zorlayan kısım da bu cümlenin içine saklanmıştır: mösyö haneke, fg’den çok değil, 5 sene önce (1992) yaptığı, şiddetinin estetize edilişi açısında sinemaya yeni (ve gereken) soluk getirmiş benny's video’yu nereye koymaktaydı? ama hak veriyorum; benny's video sadece çocuklarla ilgili, çocuğu anlatan küçük bir serüvendi. burjuva aile yapısının şımarık bir velet kaprizleri tarafından çökertilme girişimiydi. daha fg yapılmadan benny's video için provokatif, biraz daha ileri giderek, şiddeti meşrulaştırma hamlesi olarakta okuyabilirdik; bu zannedersem haneke’nin auteur kimliğini sınırlamaktan başka işe de yaramazdı. zaten yanılgıyı, ikinci büyük filmiyle (ki, benny's video’yu estetik açıdan hiç mi hiç beğenmem; hatta yerin dibine sokarım) yüzümüze çarpmış oldu. haneke’nin televizyoncu geçmişini (sinemasıyla birlikte o geçmişin kimliğe dönüşümüne de tanıklık ederiz) pas geçmemek gerekir. benny's video’da şiddetden manen zevk alan ve bunu sevdiklerine (sözgelimi okuldan kız arkadaşına), köpeğine, çevresine ve sonlukta ailesine uygulamaktan çekinmeyen küçük benny vardır. benny’nin tek hobisi (en azından izleyiciye ulaştırılan tek eğlencesi) uyguladığı şiddeti videokasete alıp, sonradan izlemesidir. bu garip öldürme, yok etme eylemlerini, ara ara televizyondan devam etmekte olan yerel haberler de izlemektedir. bir nevi şunu sormaktan alamıyorum kendimi: haneke uzun periyotsu televizyonculuk kariyerinden naif intikam mı almaktadır yoksa gösterdiği yaşamak isteyipte yaşayamadığı çocukluğu mudur? ancak benny’yi anlayarak, funny games’i çözeriz. buradaysa estafeti bay freud ele alıyor: küçük çocuğun en yüksek noktasında utanma noksanlığı vardır; çocukluk yıllarında dikkatini üreme kısımlarına taraf çevirerek bedenini keşfetmekten eşsiz bir haz duyar (...) çocuklar, anne ve babalarının ilişkilerini gördükleri zaman (ki bu çok sık olur, çocuğun cinsel yaşamı anlamayacak kadar küçük olduğuna inanarak bundan kendilerine fırsat çıkarırlar), cinsel eylemi bir tür kötü davranma ya da zor kullanma imiş gibi yorumlamaktan geri kalmazlar; yani bu eyleme sadistik bir anlam kazandırırlar. (...) psikanaliz, ilk çocuklukta (!) edinilen böyle bir izlenimin daha sonra cinsel amacın sadistik bir kaymasını kolaylaştırmaya çok yaradığını öğretmektedir. noktasıve virgülüne kadar karışmadığım bu ampirik düşünce, benny’nin birinci şık olarak ailesini, ikincisiye malum yaş dönemi aralığında baskın olarak vücudu yönlendiren ve ters eylem sebebiyle saptıran cinsel bastırımı, suç merkezleri olarak değerlendirebiliriz. video müptelası sadist ufaklık, protogonist özelliklerle, antogonist karakter yansımalarını (büyük buluşun mükemmel sunumu) kendi bünyesinde (hatta ileri giderek, eylemlerinde) barındırmaktadır.

    sık sık dile getirdiğiniz bir sözünüz var: biyografisi, sanatçının eseri hakkında bizi aydınlatmaz...
    haneke: evet, çünkü bir filmin ortaya attığı meselelerin yönetmenin biyografisiyle bağlantılı
    olduğunu ileri sürerseniz, o filmin etki alanını, kapsamını da sınırlamış olursunuz. aynı şey
    kitaplar için de geçerli. ben başka yerlerde birtakım izahatlar aramak yerine, doğrudan eserle karşı karşıya kalmayı isterim. biyografik sorulara cevap vermeyi reddetmemin sebebi de bu. "bu kadar karanlık filmler yaptığına göre şu haneke nasıl bir adammış?" merakı kadar beni inirlendiren bir şey yoktur. bunu çok aptalca buluyorum ve bu sahte tartışmaya girmek bile istemiyorum.
    ama yine de gençliğinizle ilgili bazı sorularımız olacak...
    haneke: herkes hayal kırıklığına uğrayacaktır, zira hüzünlü bir çocukluk geçirmedim. son
    derece normal bir insanım. inanması zor olabilir ama öyle...

    haneke’nin ifade ettiği (samimiliğine nedense inanıyorum) bu düşünceler, az önce ileri sürdüğüm çocukluk yıllarında yaşamak isteyipte yaşamaktan yoksun bırakıldığı deneyimlerin hayali polemiğini çöpe atmaktadır. toplum buna kolaylıkla inanır: karanlık filmler çeviren, ya da sözümona trajedinin ağır dozajlarında romanlar yazan yazar ve yönetmenler, gerçek kişisel hayatlarında da problemli kişilerdirler. şüphesiz ki büyük yanılsamadan ibaret olan kör inancı savunacak değilim. zaten her zaman aksini iddia etmişimdir. özetle, benny’s video’da yaşanan sadizme ilişkin olaylar, faturanın aileye kesilmesiyle sonuçlanıyor. aile (burjuva ahlakına yakışmayacak biçimde) duygusal davranıp, çocuklarının cinayetini gizlemiştir. bir nevi cinayete ortaklık etmiştir. ikincisi, çocuğu yeteri derecede sorgulamayı başaramamıştır. ki, burad da inandıkları, taptıkları, ama zaman zaman ona karşı ikiyüzlüce davranmak cesaretini sergiledikleri burjuva ahlakıyla karşı karşıyayızdır. üçüncüsü, kanıtları imha etmişlerdirki, bu durum zaten suç ortaklığının pekiştirilmesiyle açıklanabilir. benny hiç bir ceza almadan, ailesini polise ihbar eder.
    ona göre suçlu onlardır. ve haklıdır da. haneke bu kararla şöyle demek istemektedir: benim ilgilendiğim maddesel suç değil, metafizik ahlaktır. böylelikle ahlakı, yüce orta sınıfın ikiyüzlülüğünü cezalandırmıştır. üzerine bu kadar yazmama neden olan da budur: fg, benny’s video’nun neredeyse devam filmdir. benny büyümüş, sadece isim değiştirmiştir: paul! eylemlerinde olgunlaşma, çocukluğa has harcdcore şiddet yerine, softcore azap bulunmaktadır. sadece yargıları değişmemiş; burjuvaya tokat yapıştırmaktan (yeni, yine, yeniden) geri durmamıştır...
    altını bir daha çiziyorum: inanması zor olabilir ama öyle... paul filmin içinde bu cümleye iki kez tekrarlar. bu aynı zamanda (kabul edelim ki bilinçsizce) haneke’nin de ifadeleridir. ister senaryo yazımında, istersede röportaj sırasında. ikisininde de karşı tarafı inandırmak isteğindedir.
    röportaj mimiğini görmesem bile, tahmin etmem zor olmamalı: muhtemelen duraksamış, geçmişe dalan insanların yaptığı gibi gözlerini sol tarafa kaydırarak, inanması zor olabilir ama öyle demiştir. söyleşinin rahatlığını da unutmayalım. peki ya fg’de? ironik bir ifadeyle
    gülümsüyor paul; ve karşı tarafın buna eninde sonunda inanacağını bildiğinden (eylemi
    gerçekleştireceklerinden) sorun yoktur; benzer söyleşi rahatlığını takınmıştır. ama daha buraya var, biz en başa dönelim: neler görmekteyiz: aynı (bkz: the shining) ’in açılış sekansını hatırlatan kamera açısıyla bir otomobili takip etmeliyiz. objenin merkezinde bir otomobili görmekte; aracın içinden yükselen klasik senfoniye kulak kabartmaktayız. malumdur ki, bizi ilgilendiren bu araba (daha açıkça, onun içindekiler) ve müziğin devam eden yol gibi akışıdır. bir kesme kullanarak arabanın içine geçiş yaparız. haneke, kafamızdaki soruların birini eksiltir. karşımızda klasik müzik dinleyen ve üç bireyden ibaret olan bir aile vardır. klasik; baba, anne ve evlat tablosu. aile küçük bir oyun oynamaktadır. oyun basit, cd’de çalmakta olan senfonilerin (ve diğer müziklerin) bestecilerini tahmin etmektedir. bu aynı zamanda kültürün tasvir edilişi olarak tanımlanır. klasik müzik dinleyen burjuva (giyimleri, konuşma tarzları; öyle ki, burjuva ailelerde göze çarpan aradaki soğuk mesafe ve perde bu sezimizi güçlendirmektedir) ailesi. anlıyoruz ki, ailenin estetik zevkleri gelişmiştir. sıradan, üçüncü sınıfı temil eden kategoriye ait değillerdir. chopin, handel ve yanılmıyorsam bach’tan çalan tınılar yer değiştikçe, yol da kısılmaktadır.
    birden huzuru bozacak biçimde müzik yarıda kesilir. senfoninin yerini rock müzik (bir diğer anlamlarla, isyanın, sertliğin, coşkunun müziği) alır. ani yer değişme izleyiciye şunu anlatmak derdindedir: düzen bozulacaktır… sonraki izleyen sahnelerden malum olduğu gibi, aile bir süreliğine yazlık evlerine taşınmıştır. hafta sonunu dostlarıyla geçirmek istemektedirler.
    kadın mutfakta bir şeyleri yıkarken, bir diğer eliyle kulağına götürdüğü telefondan birisiyle
    konuşmaktadır. yakın aile dostları olarak tanıtılan bu kişi veya kişiler, bu akşam için eve
    beklenmektedirler. işte, haneke’nin ilk provokasyonu üç sorunsalı aynı anda ifşa eder: telefon, telefondaki şahıs ve tıkanan musluk küveti. bir gencin eve gelişi ve saygılı (ancak bu saygıda tuhaf bir bilinmezlik gizlidir) bir biçimde, mrs. x için yumurta istemesiyle olaylar belli bir yöne oturur. paralel sahnede, kayığı düzeltmeye çalışan baba, ani haraket neticesinde hiç farkında olmadan bıçağı suya düşürür. düşünmeye başlarız, bu neye işarettir? yumurta tuhaf bir istektir. sanki olması gerekliymiş gibi, özenle istenmiştir. yumurta sembolü; ayrıştırılmamış bütünsellik, potansiyel güç, tüm yaratılışın tohumu, kaosun ilk ve anaerkil dünyası, evreni kapsayan büyük yuvarlak, varlığın saklı kökeni ve
    gizemi, kozmik zaman ve mekan, başlangıç, rahim, tüm tohumsal varoluş, ilk anne baba, birleşen zıtların mükemmelliği, durağan haldeki organik madde, diriliş, yenilenme, yeniden doğum, bahar mevsimi ile ve umut ile ilişkilendirilen ve çok çeşitli toplumlarda, tradisyonlarda yerini bulan bir semboldür.
    bu arka arkaya ifade edilen iki anlam daha çok ilgimi çekmiştir: tüm yaratılışın tohumu ve kaos. zira her ikisi filmin fonoteğinde yerini korumayı başarır. yaratılışın tohumuyla kaosun karşılaşması…
    bize gösterilmeyen sahnede yumurtanın kırıldığını anlarız. genç adam, kendi deyimiyle sakarlığı nedeniyle yumurtaları elinden düşürmüştür. haneke bu sahneyle ikinci kez uyarır: düzen bozulacaktır…
    genç adam sonraki eylemiyle kuşkulanmamızı ve nihayetinde kaçınılmaz merakımızı kırbaçlar: sakarlığı bu kez telefonu suyla tıkanmış musluğun içine düşürmüştür. ne düşünürüz? ne yaparız bu iki olay karşısında? kadın izleyicinin muhtemel isteğine uyarak davranıp, genç adamı fazla zarar vermeden evden uzaklaşmasını söyler. ancak genç tedirgin ve uysallıkla yeniden yumurta istemektedir. haneke küçük bir durum yaratarak,
    bütün izleyiciyle dalga geçmiştir. izleyici bu genç adamı antipatik birisi olarak yorumlamıştır.
    daha sonrasında paul’ün de eve gelişiyle, kuşkularımız artmaya devam eder. az önceki genç adamdan hiçte geri kalmayacak bir tarzda yumurta istemekte, bu istekde hiçbir sorunun olmadığını söyler. kocanın gelişiyle bu durumun dozajı artırılmaktadır. yaşanan kavga sırasında paul yediği tokatın karşılığı olarak, duvara dayalı olan golf sopasıyla (aynı yumurta yöntemi gibi ilgi çekicidir) kocanın ayağını kırar. onların sözde istedikleri bir yumurtaydı, bakın işler ne vadeye gelmiştir...
    aile kendilerine karşı yürütülen küçük oyunun içine, bir farenin peynir tuzağınayakalanması acemiliğiyle davet edilmişlerdir.

    şimdi isterseniz, ölümcül oyunlar'a ve ondan on yıl sonra çektiğiniz amerikan versiyonuna
    geçelim. size "şiddet filmleri 'yönetmeni" sıfatının yakıştınlmasına neden olan bu filmi bu
    nasıl buluyorsunuz?
    haneke: o filmle hala gurur duyuyorum. provokasyon açısından, bir çok kişiyi öfkeden
    delirterek tam da arzu ettiğim işlevi gördü. ama aslında, seyircilerin kendilerine öfkelenmeleri gerekirdi. bu filmi baştan sona seyreden herkesin bunu hak ettiğini düşünüyorum, kimse onları zorla salonda tutmadı ki! maksadım şiddetin hakikatte ne olduğunu ve nasıl da işkencecilerin suç ortaklığı haline gelebileceğini seyirciye göstermekti. (...) hitchcock'a katılıyorum, sapık'la ilgili şöyle demişti: " insanların hangi anda ve ne şekilde tepki vereceklerini biliyorum!" ölümcül oyunlar nasıl bir manipülasyonun kurbanları olabileceğimizi eleştirel bir biçimde ifşa ediyor. maksadım buydu ve hasıl olduğunu düşünüyorum.
    haneke’nin seçtiği sözcükler üstünde durmaya devam edelim: o artık izleyicinin vereceği
    tepkileri hesaplamış bir sanatçı gibi çıkıyor karşımıza. aslında, bu cevabın kendisi seyiriciye
    (izleyiciye) karşı açılmış bir savaşın kısa bir tasviridir: belirttiğimiz gibi, benny’s video’nun
    kahramanıyla, karşıt kahramanı bir karakterin parçalarını oluşturmaktaydı. onun devam filmi diye nitelendirdiğim fg’de ise, seyirci işin içinde; bir karar vermeye mecbur bırakılmıştır: aileyi kurtarmak hissiyle filmi izleyen seyircilerle, ailenin olağan durumundan zevk duyan izleyiciler...
    peki, haneke’nin hakikat diye sunduğu şiddet gösterisi özünde böyle birşey midir? bunu
    düşünürüz, özellikle yabancılaştırma effekti kullandığı sahnelerde (karşıt karakterin kameraya dönüp, izleyiciyle konuşması) bizi filmin içine iki şekilde dahil etmiştir: birincisi, biz artık bir film izlediğimizin (hakikat dışı) farkındayız. ikincisi, aynı zamanda suçun ortağına dönüşmüşüzdür. temelini brecht’den almakta olan yabancılaştırma effekti, fg’de işlenen insanlık suçlarının masumiyetini sorgulamamızla sonuçlanır. ve görünen o ki, haneke istediği etkiyi üzerimize yansıtarak, hedefine ulaşmayı başarmıştır.
    manipülasyon diye devam ediyor bay haneke; hepiminiz tasarladığım tuzağın birer parçasına dönüştünüz. ne diye sinema salonunu terk etmiyorsunuz ki? sizi koltuklarınıza çivileyen hisse ne ad vermeli? bu soru beni 1987’e, lars von trier’in imzasını taşıyan (bkz: epidemic) filmine götürüyor: niels vørsel ile birlikte yazdıkları senaryo, teknik bir arızadan dolayı kaybolmuştur. yeniden bir taslak oluşturmak zorunda kalan ikili, bir crosline çizerler. filmin ilk on beşinci dakikasına bir çizgi atan trier, buna devrim adını vererek devam eder: burada çatışmanın dozajını artırmak zorundayız. izleyici trajediyle karşılaşmazsa (geç karşılaşırsa) sinema salonunu terk edebilir. özetle, onu (izleyiciyi) filmin içine çekmeyi başarmalıyız… trier haklıdır: zira haneke’nin ilk yirmi dakikada sunduğu menü, yemeği afiyetle ısırmamızla sonuçlanmıştır. hepimiz gizliden gizliye (iddialı bir teori olsa bile) içimizdeki şiddet istencine boyun eğmiş, aileye yapılanlara karşı sevinç duymuşuzdur. bu ikiyüzlülük müdür? belki. ama kesin olan tokatı yediğimizdir.
  6. destur çekmeden girmemek lazım bu başlığa. haneke haneke dediler, üç filmini (cache, amour, la pianiste) izledim ancak abartılan bir yönetmen olduğunu düşündüm o üç filminin sonunda. ancak o gün geldiğinde -tam olarak 21 temmuz 2015- haneke, dört filminden sadece birini sevdiğim haneke baş tacım oldu. o gün funny games izlediğim gündü.
    seyirciyle taşak geçmesi, bir filmin içinde olduğumuz gerçeğini gözümüze sokması, gerim gerim gerip soluk aldırmaması ve daha bir sürü şey.
  7. etkileyici, sarsıcı, burjuvazinin değerleriyle hesaplaşan bir heneke filmi.
    bu kültürlü, hali vakti yerinde çekirdek ailenin işten güçten uzaklaşıp, klasik müzik eşliğinde keyif yapacakları bir tatile gittiklerini görüyoruz. yumurta istemek için gelen görünüşte kibar ve çekingen kişinin edimleri seyirciyi gerilime davet etmeye başlıyor. eser, seyirciyle nasıl iletişim kuruyor? izleyicinin içindeki şiddete dokunup film boyunca gizliden gizliye zevk almasına mı neden oluyor yoksa o güvenli kent yaşamının kırılganlığına, sosyal konumun ve refahın görünüşte bir güvenlik sunduğuna vurgu yapıp, hepiniz çivilerle dolu bir zeminde yürüyorsunuz, size de batması an meselesi mi diyor? 2016 yılının gündelik gerçekliğinde seyirciye tesir edemiyor mu yoksa? filmin günümüz insanına gösterdikleri, onun gördüklerinin küçük bir kısmı değil mi? şiddetin kurumsallaştığı, büyük şehirlerde şöyle bir dolaşıldığında insana nüfus eden çaresizlik, yoksulluk, şiddet, alçaklık, zulüm; her gün gezegenin bir köşesine bombalar düştüğü, kadınlara tecavüz edildiği, şiddet tugaylarına katılmaya gönüllü milyonların olduğu günümüzde kim güvendedir, kimin için umut vardır? bu burjuva ailesine yapılanlar, bu şiddetin parodisi, gücün tanrılaştırdığı kimseler nedir ki, ne önemi vardır? yaşadığınız sokağa yan yana dizilmiş o tuğla yığını ucubelerin içinde olanlara dair sezginiz, o aptal makinesinin size gösterdiği savaş çığlıkları, her kesimden kadına vurulan o mor damgalar, bir minibüse binmenin tedirginliği, sınırların ötesine seyahat edememenin çaresizliği, o sınırların ardındaki öfke, ikinci bir tür haline gelmiş zorbalık, güç tapınımı; dünyamızın altından akan budur işte: salt şiddet ve çaresizlik.
  8. tek bir sahnesini dahi tekrar görmemek için elimden geleni yaptığım ve yapacağım film.

    aşırı şiddet kullanımına gelen eleştrilere "kimseyi sinema salonunda zorla tutmuyorlar" demiş haneke, yarısında bırakıp çıksaydınız. iyi ama bir filmin bütününü görmeden yargıya varmak istemeyen izleyicinin mecburen maruz kaldığı şiddet ne olacak? bir sanatçı olarak haneke'ye ve eserine saygı duymanın karşılığı böyle bir cezalandırma mı?

    film için burjuva yaşam biçimine atılmış bir tokat deniyor. eyvallah da, o tokatı izleyici olarak gerçekten hissettik be haneke. o tokat burjuvalara değil senin gariban izleyicine isabet etti. burjuva yaşamın sterilliği konusunda söylemek istediğin ne varsa aradı kaynadı gitti. mesajını alabilmek için yüreğimizi dağlamak gerekiyorsa kusura bakma...

    haneke'nin mesaj kaygısı olduğunu düşünmüyorum. amacı izleyiciyi provoke etmekse, evet bunu başardı. tartışma yaratmak, başka filmler arasından sıyrılıp ilgi çekmekse evet, bunu da başardı. filmin ismine bakın. bu "oyun"lara "funny" ismini vermek toplumun bir gerçekliği olan ve kıyasıya eleştrilmesi gerektiğine katıldığım burjuva yaşam stilinin değil, hayatın kabul edilebilir hiçbir alanında bulunmayan insanlıktan çıkmış psikopatlığın bakış açısı.

    haneke bu yıkımı seyretmekten zevk alıyor olabilir. eğer izlemek suça ortak olmaksa, izlemiyorum, ortak da olmuyorum. sadece bu filmi değil, hiçbir haneke filmini.