• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (9.67)
gömülü dev - kazuo ishiguro
gömülü dev (the buried giant), kazuo ishiguro’nun ingiltere'de 2015 yılında yayımlanan romanıdır.

1500 yıl önce ingiltere’de kayıp oğullarını aramak üzere zorlu bir yolculuğa çıkan axl ve beatrice adlı yaşlı bir çiftin öyküsünü anlatır. eserde aşk, hafıza, unutmak, savaş, barış ve aile gibi kavramlar sorgulanır; toplum ve kültürlerin geçmişle yüzleşmek yerine unutmayı seçmesi üzerinde durulur.

ishugoro’nun on yıllık bir aradan sonra yayımladığı eser, yazarın yedinci romanıdır. ishiguro romanın esin kaynağının 1950’lerde çekilen western filmleri ile masaki kobayashi sineması olduğunu belirtmiştir.

eser, türkçe'ye roza hakmen tarafından çevrildi ve orijinal dili ingilizce'de yayımlanışından bir ay sonra türkçe'de yayımlandı.
(wikipedia)
  1. türker ayyıldız'ın 'şikeste' sini sormak için girmiştim kadıköy yky kitabevine.
    yine yoktu, derken gezinmeye başladım. aslında kısa sayfa sayılarına sahip öyküler ilgi alanım. bu kitabı görünce alıp okumaya karar verdim.
    bir yaşlı karı-kocanın çıktığı bir yolculuğu ve yolculuk esnasında başından geçenleri anlatıyor.
    ayrıca düşmanların bile kibar ötesi bir şekilde muhabbetlerine tanık olurken "leyla ile mecnun" dizisindeki arda ve mecnun karakterleri geldi aklıma.
    öylesine bir dünyada düşmanlıklar hangi unsurlardan beslenebilir ki?
    peki bu insanlar neden düşman?
    son nefeste bile saygısından zerre eksiltmeyen bazı insanlar da tanıyoruz kitapta.
    olabilir mi böyle bir şey?
    belki çok eski zamanlarda, belki başka evrenlerde vardır, kim bilir?
    hikayesi akıcı, kendine bağlayan bir kitap. okurken zaman zaman 'ben olsam ne isterdim, ne yapardım?' diye düşündürüyor. kitabın ismi çok dikkatimi çekti ama ismiyle fazla bir bağlantı aramaya gerek yok aslında.
    farkında olmadan hikayenin gelişimi veya sonuyla ilgili birşeyler yazmaktan korkuyorum. ancak şunu söyleyebilirim, yazar kitabın neresinde noktayı koysa şimdiki son ile fazla bir fark hissettirmezdi. (hikâye bakımından değil, kitabın kapağını kapattığınızda hissettiğiniz duygudan bahsediyorum.) sanki hikayenin kalanı bir sonraki kitaba saklanmış gibi.
    kitapların en çok sonunu severim. bu kitabın henüz sonu gelmemiş gibi.
  2. içinde fantastik öğeler barındırmasına rağmen, kitabı fantastik edebiyata dahil etmek ne kadar doğru bilemiyorum. yazar bu öğeleri hikayeye o kadar yedirmiş ki , yolculuk boyunca karşılaştıklarımız fantazi gibi değil gündelik yaşama ait şeylermiş gibi geliyor.

    bence ana hikaye 'unutmak' üzerine. hem kitlesel hem bireysel anıların yitimi kötü bir şey midir? kötü anıları, düşmanlıkları hatırlayamamak insanı iyi hissettirir mi? anılarımızı yitirdiğimiz halde bir insana aşık kalabilir miyiz? bu soruların cevaplarını bir yolculuk boyunca arıyoruz.

    kitabın sonu ise ters köşe yapan cinsten. hikaye boyunca kafamızda oturttuğumuz pek çok şeyi bir anda altüst ediyor ki bazı zamanlarda umutsuz bir romantik olmama karşın bence çok başarılı bir son. kitap bittikten sonra bile etkisini devam ettirmesine vesile oluyor.
  3. öncelikle kafadan belirteyim, efsane sıpoylırlar vericiim. sonra vay ben duymadım, vay ben giriş cümlesi sevmem okumadım, yok neymiş de ilk cümleler midemi bulandırıyor öğürtüyor beni demeyin. bak hissediyorum, diyecekmiş gibi açık o ağız, kapa onu.

    kitaba başladığınız andan itibaren, ilkellik ile ilginç bir ortaçağlılık hissi uyandırıyor. ki anlatıcımız da bundan bahsediyor. yani anlattığını hissettiriyor yazar.
    fakat mağaralar, mumlar ve 18. yüzyılvari bir kültürel yapı da var.
    bunun dışında, çırılçıplak yahut alenen bir fantastik ögeler olmamasına rağmen, çok tehlikeli, her an ölünebilir bir hava mevcut. yamyam devler, korkunç sis, kurt ulumaları her an biryerlerden fırlayacak troller gibi bir fantastik süsleme var, defter kenarlarındaki gibi. ama hikayede yan ögelerden bile daha yandalar.

    açıkçası ben kitaba başladığımda, sürekli ortalardan kaybolan maceraperest küçük kız gibi, bir yamyam dev görürüm heyecanıyla sayfaların arasında gezindim durdum.
    ülkedeki her yerde ve topluluk tamamen bu unsurlara dayalı hayat kurmuş ve yaşam ona göre ilerliyor. fakat alttan alta bir sakson ve britonyalı çekişmesi, uzaklardan kesif bir savaş kokusu da mevcut.

    ana karakterlerimiz beatris ve axl ile ilk tanıştığımda, naifliklerini, çektiklerini, ikisinin de refleks olarak ilk önce birbirlerini savunduklarını gördüğümde bütün ömrüm boyunca çölde su arar gibi peşinde olduğum şeyi buldum. yaşlılıklarından ötürü mağara şehirin en dış kovuğunda yaşamaları, yani tehlikeli bir durumda ilk önce gözden çıkarılacak kişiler olmaları, bir mumdan bile mahrum kalıp çok içli üzüntüleri ve buna rağmen kovandaki iş akışına ciddiyetle yaklaşmaları, kovanın bütünlük ilkesi olmasına rağmen dışlanmışlıklarına gösterdikleri iki kişilik kovan tepkisi inanılmaz. hele bir çocuğun çok acıyıp beatrise mum yapıp vermesi ve vicdandan yoksun insanların bir anda beatrisi ayrı axli ayrı çevreleyip birbirlerine ulaşmalarını engellemesi, birbirini bu kötü durumda hem teskin edip hem kurtarmaya çalışmaları müthiş bir hüzün.
    ikisini de sarıp sarmalayıp bütün kötülüklerden koruma hissi ibrahimin ateşi gibi yandı içimde.

    hikayede bir sis havası var. bu sis, insanlara her şeyi unutturuyor. on dakika önce olan bir olayı bile canhıraç biçimde tartışırken, neden tartıştıklarını unutup bambaşka bir hal alıyor insanlar. üstelik bu durumun farkına varan iki ihtiyar ki bu ikisi de unutkanlıktan muzdaripler. fakat garip bir biçimde ikisi de böyle bir hastalığın varolduğunu unutkanlıklarına rağmen biliyor, üzülüyor, toplumun bu içleracısı halini farkediyorlar. ama ne mümkün ki kudretleri yetmiyor.

    sonunda sisin lanetine lanet edip, belki de hayatlarındaki son ve en önemli savaşı vermek için yola koyuluyorlar. oğullarının peşine düşüyorlar.
    şimdi, hava öyle ki her an ölebilirsiniz. cinler, periler, yamyam devler, tuzaklar, haydutlar, ormanlar, tekinsiz yollar, kaybolmalar neler neler... üstelik yaşlılar. üstelik yemekleri yok. üstelik nereye gideceklerini de unutkanlıklardan ötürü yarı hatırlar, yarı hatırlamaz, yarı alışkanlık, yarı sadece yürüyelim elbet bir şekilde varırız haliyle bulmaya çalışıyorlar.
    ölecekleri için müthiş korkulu ve üzülerek sayfaları çevirdim.
    birine herhangi birşey olması durumunda, diğerinin de öleceği kaçınılmaz çünkü...

    yol boyunca, tehlikeli saldırılar grubun en arkasındakine gelir diye axl'ın geride durması, fakat yolda tuzak, kayma, bozukluk vardır da beatris zarar görür diye önde onun olmasından rahatsız olması, aynı zamanda beatris de axl geride kalır diye korkması, saldırı alıp bir anda yok olur endişesiyle birkaç dakikada bir "axl orada mısın kocam?" demesi, axl'in "buradayım prensesim." demesi, axl öne geçince tuzakları farketmez, arkada dursun da onu koruyabileyim diye beatrisin düşünmesi, allahım müthiş bir şey!!!

    beatris'in üzerinde kutsal yazılar yazan 4 adet taşın ikisini axle verip ikisini kendisinin takması, axl'in bana bir tane yeter prensesim demesi, beatris'in hayır ikimize de eşit olacak kocam demesi...

    kısaca kitabı okurken, tamamen birbirini düşünen, yani insanın herhangi bir tehlikede öncelikle kendisini koruyacak reflekslerinin harekete geçişini, birbirlerini koruyacak reflekslere çevirmeleri beni mest etti.
    bilmem belki can verecek kadar bunu istiyor olmamdan kaynaklıydı bu.

    çok uzun bir yazı ayırdım bu aşka, doğru, fakat hak ettiğinin yarısının çeyreği kadar bile yazmadım, bu yüzden müşkülüm.

    unutkanlığın faydalarını, zararlarını anlatırken, aslında insanı anlatan bir kitap olmuş. tekil yaşayamayacağı aşikar olan insanın, birisine olan aşkını bu unutkanlığın içinde canlı tutabilmesinin nasıl bir mucize olduğunu arayıp durduk. öyle ya, fırtınanın içinde bir mum nasıl sönmeden durabilir?
    düşünsenize, aşıksınız, eşinizle birliktesiniz fakat hiçbir şey hatırlamıyorsunuz geçmişe dair. sıfır! fakat aşıksınız? nasıl aşıksınız? üstelik öyle alelade aşık da değilsiniz, çoklu boyutlar atlamışsınız!

    bu yolculuk hikayesinin üzerinden yan hikayecikler ve karakterler de ana hikayeye dahil olup çıkıyor. karakterlerle tekrar karşılaşmak, hikaye gerçekçiliği, hisler, sanki 3. kişi olarak yolculuğun içindeymişsiniz gibi bir hale sokuyor sizi. yazarın burada, çok çok az yazarın başarabildiği bir durumu çatır çatır başardığına kanaat getirdim kolayca. beni hikayeye soktu, ve aynı müşkülpesent hal ile yolculuk ettim.

    karakterlerimiz, oğullarına ulaşmak için, sanki görev tamamlamak gibi o hikayecikten bu hikayeciğe sürüklenerek ilerlediler kitap boyunca.
    hikayenin içindeki küçük hikayecikler, okurken, ileriye dönük bilgi veriyor gibiydiler. son tahmin etmece, olay öngörme gibi davranışlara girmişken buluveriyorsunuz kendinizi.

    fakat ne o oluyor, ne öteki. gökten, göğsünüze bir örs düşüyor ama ölmüyorsunuz gibi bir duruma geliyorsunuz. anında ve keskin bir bıçakla, gecenin karanlığındaki kırmızı çizgi gibi kesilip kalakalıyorsunuz! öyle bitiyor kitap.
    biterken de, her kitap gibi "aa o güzel, aa bu güzel, ıı şurası olmamış, ay keşke bu olaydı" gibi cümleler değil, dev derin ve enfes lezzetli muhabbetler içinde kalıyorsunuz.

    şayet ben, bana bu kitabı veren masal'ımla hala kitap üzerinde konuşuyoruz.

    mutlaka okumanız, ve okuyanlarla konuşmanızı gerektirecek bir kitap bu. hani keşke unutsam da bir daha izlesem ya da okusam dedikleriniz var ya, işte bu o.
    en güzeli de, hiç bitmeyecek bir muhabbetinizin olmasını sağlayacak olması.

    ne olursa olsun, kayıkçı bizi birlikte götürecek. ne olursa olsun.