• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (8.00)
güneş, işte burdayım - charles bukowski
ben bir charles bukowski modası olduğunun farkında değilim. yalnız yaşayan biriyim, kalabalıktan hoşlanmam; bu tür tuzaklara düşmeyecek kadar yaşlı, kuşkucu ve çakalım. bu iki haftada yaptığım üçüncü söyleşi, ama ben buna modadan ziyade matematiksel bir tuhaflık olarak bakıyorum. umarım hiçbir zaman moda olmam. moda olmak lanetlenmek demektir. bende ya da yaptığım işte bir tuhaflık var demektir. sanıyorum 46 yaşynda, 11 yıl boyunca sessizce çalıştıktan sonra böyle bir şeyden endişe etmeme gerek yok. tanrılar benimledir umarım. benimle olduklarını düşünüyorum. ama bu söyleşilere bile temkinli yaklaşıyorum. anlamakta güçlük çekiyorum doğruyu söylemek gerekirse. benim işim bir odada tek başıma oturup yaratmak ya da yaratamamak. gerisi hikaye. ben bu sorulara herkes yalnız kalmak istediğimi ve bunun nedenlerini bilsin diye yanıt veriyorum. işe yarar belki. kapımı fazla insan çalmıyor. bunun için de müteşekkirim. belki ilerde kapımı çalanların sayısı daha da düşer. bu kadınları içermiyor yalnız; bir kadını yatağa atmak için işimi bir kenara koymaya her zaman hazırım. kadınlar söz konusu olduğunda ruhum tekliyor, aksini iddia edecek değilim.
  1. altını çizdiklerim diyecektim ama o zaman buraya kitabın tamamına yakınını yazmış olacağım için altını çizdiklerimden seçtiklerim diyeyim bari.

    !---- spoiler ----!

    alkol üzerine:
    alkol bu dünyaya gelmiş en muhteşem şeylerden biri muhtemelen -beni saymazsak tabii ki. evet… bu dünyaya gelmiş en muhteşem iki şeyi saptadık. işte… iyi anlaşırız ben ve alkol. çoğu insan için yıkıcıdır. ben onlardan biri değilim. en yaratıcı yazılarımı sarhoşken yazmışımdır. kadınlarla bile, ben biraz çekingenimdir sevişme konusunda, bu yüzden alkol bana cinsel olarak daha özgür olma olanağı tanımıştır. alkol özgürlüktür benim için, çünkü ben esas olarak içine kapanık, mahcup biriyim, oysa alkol bana bir kahraman olma, pervasızca işler yapıp uzay ve mekanda uzun adımlarla yürüme fırsatı tanır… bu yüzden seviyorum… evet.
    yazmak üzerine:
    küçük bir kıza tecavüz eden bir adamın bakış açısından bir öykü yazdım. insanlar beni suçladılar. biri söyleşiye geldi. "küçük kızlara tecavüz etmekten mi hoşlanırsınız?" diye sordu. "tabii ki, hayır," dedim, "ben hayatı fotoğraflarım." yazdığım bir sürü şey yüzünden başım belaya girdi. öte yandan, bela kitap sattırır. ama, işin esasına inersek, ben kendim için yazarım. (sigarasından derin bir nefes çekiyor.) böyle. "duman" benim, kül küllüğün… budur yayınlanmak.
    asla gündüz yazmam. çıplakken alış veriş merkezinde koşmak gibi bir şey gündüz yazmak. herkes seni görür. gece… işte o zaman numara çekebilirsin… sihir.
    şiir üzerine:
    ilkokulun bahçesindeyken "şair" ya da "şiir" sözcüğü telaffuz edildiğinde bütün çocuklar gülüp alay ederlerdi. şimdi anlıyorum nedenini, çünkü sahte bir üründür şiir. yüzyıllardır sahte, züppe ve kökleşmiş. aşırı-hassas. aşırı-değerli. çöp yığını bana sorarsan. yüzyıllardır şiir niyetine çöp üretiliyor. sahtekarlık, kalpazanlık.
    birkaç iyi şair var tabii ki, beni yanlış anlama. (bkz: li po) adında çinli bir şair var örneğin. çoğu şairin kendi bokuyla on iki-on dört sayfada katamayacağı kadar duygu, gerçeklik ve tutkuyu dört-beş yalın dizeye sığdırabilen bir şair. şarapçıydı da üstelik. şiirlerini tutuşturup nehirde yüzdürür, şarap içermiş. imparatorlar onu çok severmiş, çünkü ne dediğini anlarlarmış… ama, tabii ki, sadece kötü şiirlerini tutuştururmuş. (gülüyor)
    benim yapmaya çalıştığım, affına sığınarak, hayatın fabrika işçisi boyutunu edebiyata katmaktır… işten eve döndüğünde dırdır eden karısı. sıradan insanın gündelik gerçekliği… yüzyılların şiirinde pek söz edilmeyen bir şey. yüzyılların şiirinin bok olduğunu söylediğim kayıtlara geçsin. utanç verici.
    celine üzerine:
    celine'i ilk okuduğumda yatağa bir kutu ritz krakerle girmiştim. onu okurken bir yandan da kraker yiyordum. sonra gülmeye başladım, krakerleri çatır çatır yerken bir yandan da kahkaha atıyordum. bir solukta okudum romanı. bir kutu krakeri bitirdim, moruk. kalkıp su içtim. görmeliydin beni. kımıldayamıyordum. iyi bir yazar işte böyle yapar adamı. öldürür nerdeyse… kötü bir yazar da.
    mizah ve ölüm üzerine:
    çok az mizah var. sıkı mizahçı diyebileceğim son adam james thurber'dı. ama mizahı o kadar muhteşemdi ki gözardı edildi. bu adam çağın psikolog/psikiyatr'ı diyebileceğimiz biriydi. kadın erkek ilişkisini çözmüştü. her derde deva. mizahı o denli gerçekçidir ki çılgınca rahatlama çığlıkları olarak çıkar kahkahalar içinden. thurber'dan başka kimse gelmiyor aklıma… bende de bir parça var… onunki gibi değil ama. benimkine mizah denmez aslında. ben ona… "komik bir uç," diyorum. tutkunum o komik uca. ne olursa olsun… mutlaka saçma ve gülünç bir tarafı vardır. nerdeyse her şey gülünçtür. biliyorsun, her gün sıçarız. bu da saçma sapandır. öyle değil mi sence? işemek zorundayız, yemek yemek zorundayız, kulaklarımızdan bal mumu çıkıyor, kaşınıyoruz. gerçekten çirkin ve aptalca, biliyor musun?
    ucubeyiz. bunu idrak edebilsek kendimizi sevmeyi becerebileceğiz belki… içimizde dolanan bağırsaklarımızla, birbirimizin gözlerine bakıp, "seni seviyorum," derken içimizde yavaşça karbona dönüşen bokumuzla… ve birbirimizin yanında osurmayız. her şeyin komik bir yanı var…
    sonra da ölürüz. ama, ölüm bizi hak etmiyor. biz ölüme bütün delilleri gösterdik, ama o bize tek bir delil bile göstermedi. doğarak hayatı hak mı ettik? hayır, ama o orospu çocuğu ensemize yapışıyor. kızıyorum ölüme. hayata da kızıyorum. ikisinin arasında sıkışıp kalmış olmaya kızıyorum. kaç kez intihara kalkıştığımı biliyor musun? zaman tanı bana. 66 yaşındayım henüz. hâlâ çalışıyorum.
    intihar kompleksin varsa hiçbir şey seni rahatsız etmez… hipodromda kaybetmek dışında. o insanın canını sıkıyor. neden acaba?... çünkü hipodromda yüreğini değil de beynini kullanıyorsun.
    hayatımda hiç ata binmedim.
    beni asıl ilgilendiren doğru veya yanlış karar vermek, atlar umurumda değil.
    yalnizlik üzerine:
    hiç yalnız hissetmedim kendimi. bir odada tek başıma kaldım, intiharın eşiğinde. kendimi çok kötü hissettiğim oldu, ama hiçbir zaman birinin odaya girip kendimi daha iyi hissetmemi sağlayacağını düşünmedim… ya da birkaç kişinin. başka bir deyişle, yalnızlık beni hiçbir zaman rahatsız etmemiştir, çünkü yalnız kalmaya doyamam. ben kendimi insan dolu bir odada ya da tezahürat yapan seyircilerle dolu bir tribünde en yalnız hissederim. ibsen'den bir alıntı yapacağım: "en güçlü insanlar genellikle yalnızdır." hiçbir zaman içimden, "şuh bir sarışın içeri girip beni düzecek, taşaklarımı ovacak ve kendimi daha iyi hissedeceğim," diye geçirmedim. hayır, onun hiçbir yararı olmaz. insanları bilirsin, "hey, cuma akşamı, ne yapacağız? burda kös kös oturacak mıyız?" evet, kesinlikle. çünkü yok dışarıda bir şey. aptallık sadece. aptal insanlarla fingirdeyen aptal insanlar. geceye koşa koşa çıkmak gibi bir ihtiyaç içinde olmadım hiçbir zaman. barlarda gizlendim, çünkü fabrikalarda gizlenmek istemiyordum. hepsi bu. milyonlarca insan adına özür dilerim, ama ben kendimi hiçbir zaman yalnız hissetmedim. kendimden hoşnutum. bildiğim en iyi eğlence kendimim. biraz daha şarap içelim!
    tembellik üzerine:
    önemlidir -tembellik etmeyi bilmek lazım. işin özü tempodur. yaptığından tamamen uzaklaşıp doğru zamanda mola almazsan her şeyi kaybedersin. ister aktör ol, ister ev kadını, fark etmez… doruk noktalarının arasında hiçbir şey yapmadığın boşluklar olmalı. yatağa uzanıp tavanı seyret. bu çok, çok önemlidir… hiçbir şey yapmamak, çok çok önemli. ve bu çağdaş toplumda kaç kişi yapıyor bunu? çok az. bu yüzden herkes kaçık, saldırgan, öfke ve nefret dolu. eskiden, evlenmeden önce, bütün perdeleri çekip yatağa girer, üç-dört gün yataktan çıkmazdım. sıçmak için kalkar, konserve fasulye yiyip tekrar yatağa girerdim. üç-dört gün yatakta kalırdım. sonra kalkar, giyinir ve dışarı çıkardım. pırıl pırıl bir güneş olurdu dışarda, harikulade sesler. güçlü hissederdim kendimi, şarj edilmiş bir akü gibi. ama canımı sıkan ilk şey ne olurdu, biliyor musun? kaldırımda gördüğüm ilk insan yüzü. şarjımın yarısını kaybederdim o anda. kapitalizmle yüklü devasa, boş, aptal ve duygusuz bir yüz -"öğütülmüş" ve içimden, "ahhhh, yarısını götürdü!" derdim. yine de değerdi ama, öteki yarısı benimdi. evet, tembellik. öyle derin düşüncelere dalmaktan filan da söz etmiyorum. serbest düşünce, bir yere varmaya çalışmadan… salyangoz gibi. harikuladedir.
    güzellik üzerine:
    güzellik diye bir şey yok, özellikle insan yüzünde… fizyonomi dediğimiz şey. hatlar arası uyum söz konusudur, matematikseldir. burun fazla göze batmasın, yanlar modaya uygun olsun, kulak memeleri fazla iri olmasın, saçlar uzun… genellemelerden oluşmuş bir serap. kimileri bazı yüzleri harikulade bulur, ama gerçekte, son kertede, değillerdir. sıfıra eşitlenmiş cebirsel bir denklem. "gerçek güzellik", tabii ki, kişilikte yatar. kaşların biçiminde değil. pek çok kadın bana beni harikulade bulduklarını söylemiştir… oysa benim yüzüme bakmak bir kase çorbaya bakmaktan farksızdır.
    bir zamanlar:
    kışın ortasıydı, new york'taydım. yazar olmaya çalışıyor, açlıktan ölüyordum. üç-dört gündür ağzıma lokma girmemişti. sonunda, "kocaman bir torba patlamış mısır yiyeceğim," dedim. tanrım, uzun zaman olmuştu bir şey tatmayalı, lezizdi. o patlamış mısır tanelerinin her biri biftekti sanki! çiğniyordum ve zavallı mideme iniyorlardı. "teşekkür ederim teşekkür ederim teşekkür ederim!" diyordu midem. cennetteydim. yürürken iki kişi geçti yanımdan ve biri diğerine "tanrım!" dedi. diğeri, "ne oldu?" diye sordu. o da "patlamış mısır yiyen adamı görmedin mi? tanrım, korkunçtu!" patlamış mısırın tadı biraz kaçtı bunu duyduğumda. ne demek, korkunç, diye geçirdim. korkunç mu? cennetteyim lan ben. biraz pejmürde bir halim vardı gerçi. hapı yutmuş birini hissederler onlar.
    fiziksel aci üzerine:
    çocukluğumda matkapla deldiler beni. iri çıbanlarım vardı. fiziksel acıya karşı dayanıklılık kazanabiliyorsun. hastaneye gidiyordum ve beni deliyorlardı, bir gün içeri biri girdi ve "ömrümde matkaba bu kadar dayanıklı birini görmedim," dedi. cesaret değil bu -çok fazla fiziksel acıya maruz kalırsan, teslim olursun- bir süreçtir, uyum sağlarsın.
    zihinsel acıya uyum sağlanmaz ama. benden uzak olsun.
    inanç üzerine:
    inanan insanlar için iyidir inanç. benim sırtıma yüklemeyin ama. bir tesisatçıya kutsal ruhtan daha fazla inancım var benim. tesisatçılar son derece yararlı bir iş yaparlar. bokun akmasını sağlarlar.

    olumsuzluk üzerine:
    her zaman olumsuz olmakla suçlandım. çamur atma sanatından başka bir şey değildir olumsuzluk. zayıflıktır bence. " her şey yanlış! her şey yanliş!" demekten başka bir şey değildir. "bu doğru değil!" "o doğru değil!" insanın o anda olup bitene uyum sağlamasına engel olan bir zayıflıktır olumsuzluk. evet, kesinlikle zayıflıktır, aynı iyimserlik gibi. "güneş parlıyor, kuşlar ötüyor, gülümse." o da palavra. gerçek ikisinin arasında bir yerde yatıyor. her şey olması gerektiği gibi. baş etmeye hazır değilsen… geçmiş olsun.
    geleneksel ahlak anlayişi üzerine:
    cehennem olmayabilir, ama yargılayanlar bir tane yaratabilir. insanlara çok fazla şey öğretildiğini düşünüyorum. her şey fazla öğretiliyor. başına gelenlerden öğrenebilmelisin, tepkinden. tuhaf bir sözcük kullanmak zorundayım burda… "iyi". nerden geldiğini bilmiyorum, ama hepimizin içinde doğuştan bir iyilik damarı olduğunu düşünüyorum. tanrı'ya inanmıyorum, ama içimizdeki o iyilik damarına inanıyorum. o damarı beslemek mümkün. tampon tampona trafikte biri sana yol verdiğinde sihirdir her seferinde… umut verir insana.
    söyleşiler üzerine:
    köşeye sıkışmak gibi. mahcubiyet verici. bu yüzden her zaman bütün doğruyu söylemem. doğrunun etrafında dolanıp kafa bulmayı severim, bu yüzden de eğlendirmek ve palavra adına bazen yanlış bilgi de veririm. beni tanımak istiyorsan asla söyleşilerimi okuma. bunu da yok say.
    (çeviri avi pardo, "güneş işte burdayım"dan, parantez yay.)

    !---- spoiler ----!