1. güzel: nerdeyiz sevgi, hangi fezada ve hangi yıldızda?

    sevgi: sonsuzluğun bittiği yerde, oluşun sadece tasavvura geçtiği kısır ve velüd dünyada, hiçbir imkânı tanımadığı için imkânın bizzat cevheri olan yıldızda...

    güzel: göz yaşlarımızın annesi olan küreden çok mu uzaktayız? öyle sanıyorum ki buraya gelinceye kadar epeyce zaman geçti...

    sevgi: hem uzak, hem yakın... ona yolların en kısası hasretle yakınız, halbuki aramızda mesafelerin en genişi olan ümitsizlik var. bulunduğumuz dünyada uzaklık ve yakınlık yoktur, ölmek ve yaşamak olmadığı gibi...

    güzel: neler söylüyorsun sevgi, korkuyorum...

    sevgi : heyhat yavrum, burada korku da yoktur, biz sadece varız, sükünun okyanusunda ebedi varlığın talihini paylaşıyoruz!...

    güzel: ne hazin talih!.. var olmak ve hiç bir değişmede bu varlığı deneyememek... orada iken bana ebedîliği büsbütün başka türlü anlatmışlardı?

    sevgi: oradakiler bir vücudun sahibidirler ve ebediyeti de onun arkasından görürler; güneşin dünyasında maddenin, ihsaslarımızın bu mesut vehminin nizamı hâkimdir, onun için zamanı henüz aydınlığın memesinden emen bahtiyarlar, maddenin hallerini ruhun değişmez halleri sanırlar ve ölümden sonra da onun süreceğine inanırlar, halbuki şimdi biz hadlerin çıplak dünyasındayız.

    güzel: bununla beraber eski olduğumuzun aynıyız...

    sevgi: hayır güzel, ondan büsbütün başkayız, asıl yaratıcı olan şekildir, o zaman bir vücudumuz vardı demek, sadece geçmiş bir nimeti anmak değildir, belki bu vücut muayyeniyetleri ve muayyeniyetsizlikleriyle ruhumuzun yapıcısı idi demektir, biz o vücudun zaruretleri, icapları, nefret ve sevgileri, hasret ve gurbetleriyle, yalan ve doğrularıyla, kabul ve inkârlarıyla vardık, şimdi ise bu yaratıcı tezat ağından kurtulmuş bir benliğimiz mi var ki kendi kendini ikrar için akıcı hüviyetine beyhude yere bir kap arıyor ve bulamadığından.

    güzel: bulamadığından...

    sevgi: sadece bir had, aklın ancak kabul edebileceği bir zaruret olarak kalıyor.

    güzel: beni affet sevgi, burada o kadar yeniyim ve bütün bunlar bana o kadar yabancı şeyler ki hiç bir şey anlamıyorum.

    sevgi: iyi ve emsalsiz güzel, henüz sıcak olan fanî hatıraların arasında, elbette hendesedeki noktayı hatırlarsın?..

    güzel: bir dakika... ta ki benliğimi kuran karışık yumaktan onu çekebileyim... evet iki çizginin birbirini kestiği yere nokta derler, fakat kendi başına nokta yoktur...

    sevgi: tek başına çizgi olmadığı gibi... bununla beraber şekillerin dünyasında çizgi de, nokta da vardı, aklın bir imkânı düşünce zincirimizin bir zarureti olarak vardı; onları bulmak için yaptığımızı düşün? eşyadan hallerini süzüyorduk ve bu suretle...

    güzel: ve nokta... ve zaviye... ah anlıyorum, şimdi biz hendesedeki noktaya benzedik...

    sevgi: heyhat ki öyle; sebeplerin ve neticelerin akışında hem sebep, hem netice olmayı kaybettik, madde ebedî oluşunda bir vasfını mekân münhanisinin dışına fırlattı, kemiyet keyfiyetlerinden birini imkânın serhaddinde dondurdu ve biz sadece bir mâna olduk.

    güzel: evet, kalıbı kırılmış, cümlesi dağılmış bir mâna... bununla beraber ne güzel bir mahfazamız vardı.

    sevgi: vücudumuzdan bahsediyorsun, hareketlerimizin bu mutî annesine hasret çekmek için önümüzde bütün bir ebediyet var, ister misin güzel günlerimizi hatırlayarak bu acıyı en keskin kaynağından içelim? sen gelmeden evvel ben hep o yaz sabahı yaptığımız gezintiyi düşünüyordum...

    güzel: senden sonra o günü kirpiklerimin altında ve bütün uzviyetimde tekrar tekrar o kadar çok yaşadım ki, hâlâ en küçük teferruatına kadar düşüncemin önünde...

    sevgi: zavallı güzel, ebediyetin diline ne çabuk alıştın, artık kendini bulmuyorsun!

    güzel: yola çıktığımız zaman ortalık kapkaranlıktı ve bu karanlıkta mevcudiyetlerini tahmin ettiğimiz şeylerin arasından, elele, ikiz hayaller gibi geçtik: gün doğmadan evvel tepeye yetişmek için koşuyorduk. bununla beraber orada epeyce bekledik. sen vakit geçirmek için bir oyun bulmuştun. eşyayı kendimiz için yaratacağız diyordun ve orada ayakta, önümüzde taş kesilmiş karanlığa karşı teker teker zihninde yaşayan manzarayı sayıyordun: evler, ağaçlar, yollar, deniz, köy... ve her kelime, karanlığın yankısız kuyusuna düştükçe birdenbire mânâsının rengini ve aydınlığını alarak canlanıyordu. seni karanlıkta görmüyordum, yalnız sesini işitiyor ve ellerinin büyülü davetini seziyordum... biz böyle yalnızlığımızda yaradılışın sırrını taklit ederken birdenbire ufuk parçalandı. nerden geldiği bilinmeyen gümüş çatırtılar içinde, aydınlığın çatısı kuruldu.

    sevgi: ve sen ebedî kardeşin ışığa doğdun, gözlerin, içinde sabahın toplandığı iki berrak tas oldu ve yüzün küçük ve yumuşak bir nezir gibi güneşe uzandı.

    güzel: sade yüzüm değil... bütün varlığım, bütün ruhumla ona uzanmıştım... bir küçük ve beyaz kuş gibi aydınlığa, hayatın ve ölümün kamaştırıcı ocağına uçmağı ne kadar istemiştim... fâni ve mesut dünya! bu bulanık uzlette ona ne kadar hasret çekiyorum. fânilerin ebediyet dedikleri bu devamlı susuzluğun başında daha şimdiden hayaller birbirini kovalıyor, her yokluk bir sürü nimeti hatırlatıyor. hiçbir şeyi unutamıyorum, ruh dediğimiz ve ancak bir düşünceye dizildiği zaman tamamlaşan bu renksiz duman muttasıl çalışıyor ve muttasıl mevcut olmıyanı sayıyor. her şey, her şey burada bir yara gibi... her şeyi özlüyorum, hatta gölgemi bile.

    sevgi: insanların gölgesi hasret çekilecek bir şeydir; ben kaç defa bu ayaklarımın dibine serilen ve beni kâh gemicilerin doldurmak için yuvarlaya yuvarlaya pınar başına götürdükleri boş bir fıçıya ve kâh sarhoş bir tekeye benzeten, bu güneşin kendi mucizeli eliyle biçtiği karikatürümde hayatın değişmez sırlarından birini bulacağımı sandım ve her defasında korkarak çekildim. o bize her defasında hakikati şekilde, insanı vücudunda aramayı öğretmek isteyen bir tanrı gibidir, ve bununla da kalmıyor, belki bir fâninin ihtirasları için en makul hududu gösteriyordu; gölgem bana diyordu ki, ölümden sonra yaşamayı istemek, kendini güç bir imtihana sokmaktır, bütün hizmetlerini uğrunda sarfettiğin ruhun, seni geniş tabiattan ayırdıkça ıztıraplarının annesi olacaktır. kısaca, o bana diyordu ki yaşamayı ve ondan sonra da dağılmayı bil! fakat yazık ki ölümün kısır çeşmesinden içmeyenler bazı şeyleri anlamıyor. bir muvazenin mimarîsi bozulduktan ve toprak kendisiyle beraber gelenleri geriye aldıktan sonra bunu anladım. ey bir zamanlar her zerremde dolaşan sağır ve esrarlı kudretler!.. zamanın korkunç akışı sizin eteğinizden yumuşuyordu ve yıllarca beyhude yere o kadar peşinden koştuğum ruhum, siz çekilir çekilmez boş bir duvar oldu. ve şimdi biz hasretin ve arzunun gölgesiyle onun renksiz boşluğunu doldurmağa çalışıyoruz.

    güzel: beni bu bulanık ülkede nasıl bulabildin?

    sevgi: ben seni bulmadım, biz birbirimizi bulduk. ayni noktada toplanan düşüncelerimiz bizi birbirimizin karşısına çıkardı. tasavvurun biricik kanun ve biricik hareket olduğu bu yeni âlemimizde, düşüncenin bu kudretine şaşmamalı. onun sayesinde kendimizi koruduk ve onun kudretiyle birleştik.

    güzel: bu nasıl oldu, anlat sevgi?

    sevgi: onu anlatmak için ta başından, korkunç andan başlamalı. aydınlığa gözlerimi yumar yummaz bende her türlü ihsas uyuşmuştu. donuk bir kesafet ortasında -belki de ilk yaratılış zamanlarının aynı olan- adeta kozmik bir sürat içinde kayıp gidiyordum. şüphesiz ki bir an -belki de bu uzvî bir reaksiyondu- kendimi toplamağa, yuvarlandığım uçurumda bir yere takılıp kalmağa çalıştım, fakat heyhat, düşüncem hattâ senin hayalinde bile kendisini toparlayacak kudreti bulamadı. ilk kaybettiğim nosyon renk oldu, yahut bütün renkler acaip bir inci donukluğunda eridi ve renklerle beraber şekiller kabartmalarını kaybetti, sonra yavaş yavaş sesler silindi ve ben o zaman «zaman»ı duydum. onun korkunç muttarit akışını duydum. teker teker, ağır ağır, bilinmez, görünmez şeyleri «ayarak akıyordu, ve bu ne mutlak, ne yekpare bir akıştı, ve bu akış her şeyi, her şeyi örtüyordu, ne etrafımdakilerin ıztırabı, ne evi dolduran çığlık, ne mırıldanan dualar bu akışın altından sıyrılamıyordu. bu renksiz, şekilsiz, bulanık bir perde idi ve dünya ile, o kadar sevdiğim ve artık hatırlayamadığım şeylerle, upuzun yatan vücudumla, hattâ kendimle aramda gerilmişti. ara sıra bazı ihsaslar, beni bu perdenin öbür tarafına çağırıyordu: uzatılan bir bacağım, düzeltilen bir elim, yumulan gözlerim, velhasıl orada, yatağın üstünde upuzun ve sahipsiz bıraktığım vücudumun üstünde yapılan her değişiklik, beni bu perdenin öbür tarafına çağırıyor, sonra araya yine o korkunç, muttarit akış giriyordu. bu dönüşler ne idi? fizik bir acının yaptığı aksülameller miydi? maddenin son davetleri, yoksa ruhun son hatırlayışları mıydı ? bilmiyorum, fakat gittikçe zayıflıyor, gittikçe sönüyorlardı, kütüğünden ayrılmış bir uzuv parçasının ihtilaçlarına ne kadar benziyorlardı ve onlar gibi birdenbire sustular. ve sonra ben, birdenbire yine görmeğe başladım. her şeyi görüyordum; fakat bu görüş deminki bulanık karanlıktan daha korkunçtu. görüyordum, fakat hiç birşey anlamıyordum; aradaki bütün bağlar kırılmıştı, anlamadan, tanımadan, benimle, birbirleriyle olan münasebetlerini kavramadan görüyordum. bu basit, dümdüz, arkasında hiç bir muhakemenin, hiç bir tedainin çalışmadığı bir bakıştı; eşyanın uzak ve sâbit bakışı... daha iyisi, bir takım sâbit ve mutlak mevcudiyetleri kendi kendimde idrakti. çünkü yavaş yavaş, bütün bu gördüğümü sandığım şeylerin dışımda değil, bende olduklarını ve beni teşkil ettiklerini hissediyordum. işte o zaman öldüğümü anladım. içimde bilmecelerin en çetrefili çözülmüş, vâzıh, yekpare, esrarengiz bir yumak olmuştum, ve her şey bu yumakta idi ve hiç bir değişiksiz bu yumakta donmuş duruyordu; fakat bütündüm, tamdım ve bir tamlığın ucunda donmuştum. bu ne kadar sürdü bilmiyorum; fakat yavaş yavaş tekrar «zaman»la karşılaştım, ve «zaman» bende tekrar çalışmağa başladı, fakat bu korkunç rakkas şimdi dışımda değil, içimde idi ve baş döndürücü süratiyle beni, bu donmuş bütünü dağıtmaya çalışıyordu. ve bu sürat, bende her şeyi, ve kalan en son şeyi, bilgiyi dağıtıyordu. gittikçe genişliyordum, bütün <mekan>a dağılıyordum ve genişledikçe kendimi unutuyordum. esîr kadar geniş, sonsuz ve idraksizdim ve yayılmamın ortasından mübhem bir hisle seziyordum ki bütün kozmos akıyordu. kımıldanmak, toplanmak, kendimi kuran şeyleri, bilgi parçalarını toplamak istiyordum, fakat imkânsızdı, çünkü korkunç pervanesiyle «zaman» içimde dönüyor ve durmadan, durmadan beni dağıtıyordu. işte o zaman sen geldin, birdenbire bütün mekânda düşüncemin ve bilgimin zerrelerini çağrılıyor duydum. sen gelmiştin ve soğuk vücuduma kapanarak beni çağırıyordun, adım hıçkırıklarını böldükçe ben toplanıyor, uyuşukluğumdan kurtuluyor, bilgiye, kendi kendimi idrake kavuşuyor, tekrar zamanın dışında kuruluyordum, ve yavaş yavaş her şey, bende isimlerini alıyor, hatıra konuşuyor, hafıza çalışıyordu. ebedî ve ezelî aşk, büyüsünü yapmış, zamanın kanununu kırmıştı... nihayet seni bir an için baş ucumda görebildiğim, elbisenle tasavvurların en güzeliydin ve göz yaşların beni kurtarmak için kaderle pençeleşiyordu. bu hayal üstünde sen gelene kadar bütün bir ebediyeti yaşadım.

    güzel: yazık saadetimiz tam değil... yan yanayız, fakat birbirimize hasretiz, vücudumuzdan mahrum oldukça birbirimizden yine uzak kalacağız.

    sevgi: kim bilir, belki de bir gün hatırlaya hatırlaya kendimizi yaratacağız, arzu hayatın biricik sırrıdır ve biz, imkânların hazinesini açan tılsımlı anahtara henüz sahibiz, ikiz hasretlerine çöreklenmiş düşüncelerimiz hatıraların ve arzuların nabzında zamanı saya saya belki bir gün <aşk>ın ve <ölüm>ün fanî elbisesini de giyinirler.