1. " padişahın biri, mecnun' un aşkından deli divane olup çöllere düştüğü leyla' yı çok merak eder. leyla' nın bulunup huzuruna getirilmesini emreder. leyla' yı bulup getirirler. padişah leyla' yı görünce hayretler içinde kalıp sorar:
    - mecnun' un aşkından deli divane olup dağlara, çöllere düştüğü leyla sen misin? senin öyle fevkalade bir güzelliğin olmadığı gibi, sıradan bir kadından hiçbir farkın yok. hal böyle iken nasıl olur da mecnun senin için deli divane olur?

    leyla hiç tereddüt etmeden cevap verir:
    - padişahım sus!.. çünkü sen mecnun değilsin. bendeki güzelliği görebilmen için sende mecnun' un gözlerinin olması ve bana mecnun' un gözleriyle bakman gerekir, der.

    padişah bu haklı sözler karşısında söyleyecek bir şey bulamaz, susup kalır."
    ( nevzat tarhan, mesnevi terapi)


    güzelliğin göreceli bir kavram olduğunu , güzellikte tek tip olmadığını, çeşitlilik olduğunu anlatan güzel bir hikaye.

    bu hikayede, leyla,kendisinin ne olduğunun farkındadır ve mecnun' un kendisini abarttığının bilincindedir. ama derler ya" aşkın gözü kördür" diye. bu körlük, sevdiğine hissedilen yoğun duygular nedeniyle, onun kusurlarının görülememesi halidir ki, aksi olsaydı adı "aşk" olmazdı herhalde değil mi?

    gerçekten de güzellik bakan gözdedir, bakmasını bilene...çünkü," insan kalbinde ne taşırsa dünyayı da öyle görür" der goethe
    adresinden alıntıdır
  2. aşk dediğin şey zaten estetik duyguların üzerinde bir şeydir. aşk kalptedir, kalptendir. o yüzden çirkin kız yakışıklı erkek ya da tam tersi bunlar nasıl birlikte oluyor diye düşünmek saçmalıktır.
  3. bakan gözdür, gören ise ruh yani çok takmayın güzellik ruhtadır.
  4. cirkinleri avutmak icin uydurulan bir soz.
  5. bakan gözün yanında gönül gözü ile de görmek var , mutlaka karşınıza çıkmış olan bir hikaye daha ;


    iki yatak ve hayat ile ölüm arasındaki çizgide yaşamdan yana kalmaya çalışan iki kalp hastası...

    yataklardan biri pencere önünde, diğeri duvar dibinde... pencere kenarındaki sabahtan akşama kadar, pencereden dışarıya bakıp seyrettiklerini duvar dibinde bir şey görmeyen, aynı kaderi paylaşan hasta arkadaşına anlatıyor:

    "-bugün deniz dünden daha durgun... rüzgar hafif esiyor olmalı... beyaz yelkenliler denizde belli belirsiz ilerliyor, kuğu gibi süzülüyorlar... park mı?... ha, park henüz tenha. salıncakların ikisi dolu, ikisi boş... geçen haftaki sevgililer yine geldiler. hep el-eleler... bir sıraya oturdular. gözlerini birbirlerinden ayırmıyorlar. erkek bilgiç tavırla bir şeyler anlatıyor. ne kadar da bir birlerine yakışıyorlar... ah kardeşim görmelisin. erguvanlar bugün çıldırmış... öyle bir çiçek açmışlar ki etraf mora boyanmış... erikler desen keza, tepeden tırnağa beyazlar giyinmiş, gelinler gibi. işte parkın neşesi çocuklar geldi. ellerinde rengarenk uçurtmalar, balonlar... umutlarını göğe uçuruyorlar. bugün martıların keyfine diyecek yok. masmavi denizin üzerinde gösteri uçuşu yapıyorlar. arada bir suya şöyle bir dokunup günlük yiyeceklerini topluyorlar"...
    bu böyle her gün sürüp giderken, her gördüğünü anlatıp dururken ansızın yeni bir kalp krizi geçirir pencere yanındaki adam... duvar dibindeki düğmeye bassa doktoru çağırabilir ve belkide arkadaşı kurtulabilir. ama... ama yapmıyor işte.
    şeytan karışıyor işe. arkadaşı ölürse pencere kenarı boşalacak ve kendisi oraya geçecek. bugüne kadar kulaklarıyla duyduklarını gözleriyle de görecek ve duvar dibindeki düğmeye basmaz arkadaşı ölür.ertesi gün duvar dibindekini yatağından pencere kenarındaki yatağa taşırlar. beklediği an gelmiştir artık. yattığı yerden pencereden dışarıya bakar... dışarıda kapkara bir duvar...