• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (7.50)
han duvarları - faruk nafiz çamlıbel
"yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,bir dakika araba yerinde durakladı.gözlerimin önünden geçti kervansaraylar..."dizelerinin ünlü şairi faruk nafiz çamlıbel'den gurbet ve saire..."hatta bana insanlara nispetle yakındır bahçemde ölen kuş"diyen faruk nafiz'in şiirlerini bir araya getirengurbet ve saire'de han duvarları ve bir ömür böyle geçti kitaplarına yer verildi.ayrıca şairin ölümünden sonra saklı kalandefterlerinden yapılan bir seçme de ilk kezbir kitapta okurla buluştu. (kitap bilgileri idefix'den alınmıştır.)
  1. faruk nafiz çamlıbel'in 1925 yılında türk yurdu dergisinde yayınlanmış şiiri.
    memleket edebiyatının baş eserlerinden biri bu şiir, teknik bakımdan da öyle sade ve harika detaylar içeriyor ki.. 1922 yılında şimdiki niğde ulukışla'dan kayseri'ye olan yolculuğu yoğurmuş çamlıbel'in bu şiirini, hatta şiirin içinde de dörtlükler vardır ayrı. bu dörtlüklerin de maraşlı şeyhoğlu satılmış'a ait olduğu söylenir; hatta rivayet odur ki satılmış da uğramıştır çamlıbel'e şiir yazdıran yollara..

    "yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
    bir dakika araba yerinde durakladı.
    neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,
    gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...
    gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,
    ulukışla yolundan orta anadolu'ya.
    ilk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!
    yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,
    gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...
    arkada zincirlenen yüksek toros dağları,
    önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,
    sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler...

    ellerim takılırken rüzgârların saçına
    asıldı arabamız bir dağın yamacına.
    her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,
    yalnız arabacının dudağında bir ıslık!
    bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,
    uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
    başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.
    gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.
    serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.
    son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince
    nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.
    yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.
    gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.
    yol, hep yol, daima yol... bitmiyor düzlük yine.
    ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,
    sonunda ademdir diyor insana yolun hali,
    arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.
    bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan
    tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,
    uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor...
    kendimi kaptırarak tekerleğin sesine
    uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.

    bir sarsıntı... uyandım uzun süren uykudan;
    geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
    karşıda hisar gibi niğde yükseliyordu,
    sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:
    ağır ağır önümden geçti deve kervanı,
    bir kenarda göründü beldenin viran hanı.
    alaca bir karanlık sarmadayken her yeri
    atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
    bir deva bulmak için bağrındaki yaraya
    toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.
    bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
    gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
    bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,
    göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
    şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı
    her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.
    gitgide birer ayet gibi derinleştiler
    yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler...
    yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,
    üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;
    fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,
    aygın baygın maniler, açık saçık resimler...

    uykuya varmak için bu hazin günde, erken,
    kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken
    birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;
    bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.
    ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa
    raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;

    "on yıl var ayrıyım kınadağı'ndan
    baba ocağından yar kucağından
    bir çiçek dermeden sevgi bağından
    huduttan hududa atılmışım ben"

    altında da bir tarih: sekiz mart otuz yedi...
    gözüm imza yerinde başka ad görmedi.
    artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!
    ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;
    araya gitti diye içlenme baharına,
    huduttan götürdüğün şan yetişir yârına! ...

    ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
    soğuk bir mart sabahı... buz tutuyor her soluk.
    ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri
    arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
    bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,
    höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor...
    yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,
    bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.
    biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,
    iki dağ ortasında boğulan bir geçide.
    sıkı bir poyraz beni titretirken içimden
    geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:
    ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,
    önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.
    bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,
    burada son fırtına son dalı kırıyordu...
    yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,
    savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
    karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;
    kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü...
    gönlümde can verirken köye varmak emeli
    arabacı haykırdı "işte araplıbeli! "
    tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana
    biz menzile vararak atları çektik hana.

    bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş
    kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
    çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
    kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor...
    gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
    çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
    bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
    kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;

    "gönlümü çekse de yârin hayali
    aşmaya kudretim yetmez cibali
    yolcuyum bir kuru yaprak misali
    rüzgârın önüne katılmışım ben"

    sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,
    güneşli bir havada yaylımız yola çıktı...
    bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde
    ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
    uzun bir yolculuktan sonra incesu'daydık,
    bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
    gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
    başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!

    "garibim namıma kerem diyorlar
    aslı'mı el almış haram diyorlar
    hastayım derdime verem diyorlar
    maraşlı şeyhoğlu satılmış'ım ben"

    bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
    korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
    ey maraşlı şeyhoğlu, evliyalar adağı!
    bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
    az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
    post verenler yabanın hayduduna kurduna! ..

    arabamız tutarken erciyes'in yolunu:
    "hancı dedim, bildin mi maraşlı şeyhoğlu'nu? "
    gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
    dedi:
    "hana sağ indi, ölü çıktı geçende! "
    yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
    bizim garip şeyhoğlu buradan geçmemişti...
    gönlümü maraşlı'nın yaktı kara haberi.

    aradan yıllar geçti işte o günden beri
    ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,
    çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
    ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,
    dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
    ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
    ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!.."