• izledim
    • izlemek istiyorum
  • youreads puanı (7.00)
happy end - michael haneke
fransa’nın kuzeyindeki calais’de görünüşte oldukça rahat ve zengin bir şekilde yaşayan laurent ailesinin hayatı, beklenmedik olaylar sonucu hayatlarına giren eve’in gelmesi ile rayından çıkar. bitmek bilmeyen aile sorunları ve yıllarca özenle sakladıkları sırları artık başa çıkılabilecek gibi değildir.
  1. başka sinema'daki tanıtımında şöyle deniyor film için:

    "Haneke, bu yıl Cannes Film Festivali’nde yarışan son filmi Mutlu Son’da alameti farikası olan sorunlu aileler, kuşaklararası intikam, bastırılmış suçluluk duygusunun yarattığı tahribat gibi temaları yeniden ele alırken arka planda da Avrupa’daki göçmen krizini anlatıyor."

    Mutlu Son, sanırım haneke'nin eleştirmenler açısından pek de tatmin edici bulunmayan filmlerinden biri. gerçi bildiğimiz haneke diyorlar demesine de 'tek bir meseleye odaklanmadığı' için çok da güçlü bir film değil bazılarına göre.

    bana ait olmayan bu görüşleri aktardıktan sonra kendi fikrimi aktarayım. bana göre haneke bildiğimiz haneke. beni mutlu etmeyi başardı. ve en sevdiğim sinemasal mevzulardan olan sorunlu aileler, bastırılmış duygular vb. mevzuları kendi üslubuyla anlatırken belki çok belirgin ve yüksek sesle olmasa da mültecilik meselesine de değinen güçlü bir film yapmış. elbette isabelle huppert, jean-louis trintignant ve çocuk oyuncu fantine harduin'in katkılarıyla. abartılı oyunculuklara prim vermeyen yönetim tarzını çok sevdiğimi de söylemeden geçmeyeyim.

    bitirmeden biraz da filmin geçtiği yer olan calais'den söz edeyim. calais, manş denizinin hemen kıyısında ingiltere ile fransa'yı birbirine bağlayan manş tünelinin olduğu yer. ve aynı zamanda Avrupa'nın göbeğinde bir insanlık ayıbı: 'Fransa, Calais Mülteci Kampı' nın da yer aldığı bir şehir. korkunç koşulları olan ve jungle (orman) diye de adlandırılan ve binlerce mültecinin yaşadığı bu kamp geçtiğimiz yıl aşağı yukarı bu zamanlarda kapatıldı. Calais mülteci kampı beş günde nasıl boşaltıldı? bir yanda refah öte yanda açlık ve sefalet? bir gelecek hayali bile kuramayanlarla, geleceğe dair endişesi olmayanların birlikte yaşadığı bir kent. ve Mutlu Son'dan anladıkları da çok farklı oluyor muhakkak.
  2. adıyla müsemma, daha filme girmeden bizi nasıl bir sonun beklediğini biliyorduk elbette; yönetmen haneke olunca...ancak izlediğim diğer haneke filmleri ile kıyasladığımda yönetmenin filmografisi içinde üst sıralarda yer alacağını düşünmüyorum.

    haneke'de alıştığımız, izleyiciye düşünmek ve kendine filmin içinde yer açmak için kullanılan geniş açılar, uzun çekimler ve hikayede bilinçli boşluklar bu filmde de fazlası ile var. ancak burjuva aile yaşamına ilişkin eleştirileri yanına (ya da arkasına mı demeli) saklanan göçmen krizi, yer yer fazlaca geriye saklanmış yer yer de tam tersine krizi kör göze parmak göndermelerle anlatmaya çabalamış olmasından dolayı bende sığ diyemesem de yetersiz bir anlatıma başvurulmuş hissi yarattı. göçmen krizi adı altında, varlıkları bir "kriz" ya da " sorun" etiketi ile tartışılan insanların hayatlarını haneke'nin filminde de, bir kez daha sos olarak görmek...haneke gibi bir yönetmenden göstermeden daha fazlasını düşündürmesini beklemiştim. "ne kadar söz varsa düne ait, şimdi yeni şeyler söylemek lazım" demiştir zannetmiştim, diyememiş.
    mesut
  3. filmi sıcağı sıcağına izledim ve beğendim, eğer sert bir haneke filmi ile kıyaslarsanız daha doğrusu eski filmleri ile kıyaslarsınız, ben şimdi ne izledim diye sorgularsanız beğenmeyebilirsiniz.
    mülteci, göçmen konularına değinmek gibi bir niyeti olduğuna da sanmıyorum.
    geçmişime gidiyorum; ortaokul yıllarımda türkçe öğretmenim o kadar içime işlemişki ne zaman kitap okusam, film seyretsem filmin anadüşüncesi ne çıkarmaya çalışıyorum çeşitli sorular soruyorum, araya giren hollywood yılları anadüşünce arayışını sekteye uğratsa da yaş 35 sonrası rus klasikleri, fransız sineması, iran sineması gibi gerçeği, durumu, tartışmayı sorgulama filme büyülü bakmayı sağlıyor. filmde seyredilir kılan merak unsurunu sıcak tutmak, fransız evlerinin, kapı kolundan, çaydanlığına kadar irdeleme isteğim,
    sofra adabı vb kendi çıkarımlarım, evet bir anadüşünceden bahsediyorduk sonuç şudur; eğer sorunlarınızı, evinizin tozlarını, ıvırı zıvırı halı altına saklamaya kalkarsanız gün gelir o tozlar yeniden evinizin içine serpilebilir. ancak dedelerimiz ve torunlarımız bir nihilist edasıyla gerçekle yüzleşme cesaretine sahip olur. en tehlikeli yaş ortayaştır, cesur değil, ürkek, korkak, çıkarcı vb vb.
    oyunculardan isabella hubert kimliğini hiç bozmuyor yüksek ego sekteye uğramadanhep aynı rol, aynı donuk ifade ile ekrana yakıştıramıyorum, beni de gerim gerim geriyor ama amaç seyirci gerilsin ise tabiki sorun yok, ben julyette binosh'cuyum. velhasıl isabella gerse de filmin afişinde gördüğümüz deniz kıyısı ne olursa olsun rahatlatıyor. bir de yağmur eşlik ederse değmeyin keyfe.