• izledim
    • izlemek istiyorum
  • youreads puanı (10.00)
hellraiser - clive barker
kocasını düğününden önce kayınbiraderiyle aldatan bir kadın vardır. sonrasında "sevgili kayınbirader" garip bir şekilde ölür ve ölümü "yenerek" geri gelir. bu dünya'da kalabilmesi için düğünden önce birlikte olduğu kadından tek bir şey istemektedir: biraz daha fazla kan.
  1. hellraiser serilerinin ilki olan, 1987 yapımı hollywood filmi.

    baştan yazmış olayım: toplamda 8 film olan bu seriyi tek bir başlık altına toplayıp öyle yorumlayacağım. hem diğer filmlere tek tek başlık açmak gereksiz yere başlık israfı olacaktır (son 4 film hakkında tek kelime yazmak bile hata aslında) hem de serinin bütünüyle ilgili fikrini yazmak isteyenlere kural ihlali için bir kapı açmış olacağım (hellraiser diye bir karakter olmadığı için başlık nasıl açılacak, hangi kategoriye sığdırılacak; bilemiyorum altan).

    kayda değer 8 filmi de izlemiş biri olarak söylemem gerekirse; ilk 4 filminin (bkz: clive barker) 'ın istediği gibi, layığıyla ve teknolojinin en az imkanıyla çekilmiş, son 4 filmi ise clive barker'ın istemediği şekilde, (bkz: pinhead) 'in ününü alçaltmak istercesine ve teknolojinin bütün nimetleri kullanılarak çekilmiş serinin genel adı bu. serinin benim için üzerine konuşulabilecek (ve bir miktar da önerilebilecek) 8 filminin adları şu şekildedir:

    - hellraiser (1987)
    - hellbound: hellraiser 2 (1988)
    - hellraiser 3: hell on earth (1992)
    - hellraiser: bloodline (1996)
    - hellraiser: inferno (2000)
    - hellraiser: hellseeker (2002)
    - hellraiser: deader (2005)
    - hellraiser: hellworld (2005)

    !---- spoiler ----!

    ilk filmin yönetmeni ve senaristinin clive barker olması filme alabildiğine satanik ve gizemli bir hava vermiştir. kocasını düğünden önce kayınbiraderiyle aldatan bir kadın, "sevgili kayınbiraderin"nın garip bir şekilde ölmesi ve geri gelmesi, karısının ona yardım için "kan" bulması, kocanın eski eşinden olan kızı kirsty'nin (tam anlamıyla) filmin sonundan kaçması ve devamının geleceği beklentili bir son. ilk filmin tadı hala damağımdadır.

    hellbound'da ise kirsty'yi akıl hastanesinde görürüz. ailesinden kimse kalmamış, salak erkek arkadaşı kafayı yemiştir. kendisi halâ olan biteni hatırlıyordur ve nalet devam edecektir. "kan bağı" mantığıyla kirsty ve cenobites karşı karşıya gelir. amcasının kurtulduğunu söyleyen kirsty (bkz: pinhead) 'le anlaşır ve kurtulmuş görünür. zamanının (1988) en iyi cehennem tasvirlerine sahiptir. akıl hastanesi müdürü de cenobites olur, hatta pinhead'le liderlik kavgasına tutuşur. bütün cenobites ve pinhead yok olur. pinhead'in geçmişini öğreniriz. pinhead'in bu filmle birlikte inandırıcılığı ve korkutuculuğu bana göre azalmış, serinin en iyi filmleri geride kalmıştır. bu filmde clive barker yönetmenlik koltuğundan iner, tony randel o koltuğa oturur. pinhead ve cenobites ekibinin heykele dönüştüğünü gördüğümüz son sahne ile film (ve ilk izlenişte de fark edildiği üzere seri aslında) biter.

    hell on earth'te heykelden başlayarak hikayeyi geriye sarma mevcuttur. anthony hickox yönetmenlik koltuğundadır. heykel, gece kulübü sahibi, zengin, genç bir adam tarafından satın alınır. heykeldeki kübü filmin ortalarına kadar görmeyiz. baş karakter gazeteci bir hatundur ve küp onun eline gelene kadar pinhead, ilk filmdeki "kayınbirader" gibi "kan"la dolarak vücut bulur ama cenobites artık yoktur. yeni cenobites grubunun oluşma sahneleri (bardaki katliam) muhteşemdir, serinin geçmişine selam çakmaktadır. pinhead'in geçmişi onu hayal aleminde tekrar bulur ve hesaplaşma farklı bir boyut kazanarak burada da devam eder.

    bloodline'da 3 (üç) yönetmen ve 0 (sıfır) yaratıcılık vardır. filmin önemi; kübün ilk yapılmasını, keşfedilmesini ve 2. filmdeki "kan bağı" mantığını öğretmesi ve göstermesidir. 22. yüzyıldan başlayan film, kan bağının devam ettiğini söylemekle kalmaz, kübün mucidinin de hangi hataları yaptığını anlatır. angelique karakterinin miladıdır bu film ayrıca. tamamen şeytani* bir figür olan angelique'in yaşı konusunda tartışmalar halâ sürmektedir. cenobites son filmde olduğu gibi, burada da değişir ve yaratıcılığın ümüğü sıkılmış karakterler ortaya çıkar. film uzayda başlayıp, uzayda biter, pinhead gene yok olur. filmin akılda kalan diyalogu şudur:

    pinhead: "if you want child live, finish the project or he'll be thinking an easy dying until the end of his life."
    john: "... for god's sake ..."
    pinhead: "do i look like someone who cares what god thinks?"

    inferno, 2000 tarihli olmasıyla beklentisi yüksek ama bütçesi bloodline'ın yarısı kadar olan bir yapımdır. scott derrickson yönetmenliğini yapmış, (bkz: craig sheffer) gibi bilindik ve tanıdık bir oyuncuyla ilk kez karşılaşılmıştır. iyi polis/kötü polis şeklinde başlayan filmde, kötü polisi uyuşturucu kullanan, seks ve gece hayatı doludizgin giden, olabildiğine akılcı* bir tip olarak görürüz. cinayet dedektifi olan "kötü" polis, kübü bulur, nihayetinde bok var gibi oynar ve hayaller alemine dalar. hastanede ölmeye terkettiği annesi ve babası, eve çok nadir uğrayabildiği için geride bıraktığı üzgün çocuğu ve karısı masumları oynar. bu filmle birlikte her şeyin hayal olduğunu hiçbir zaman anlayamadığımız gibi, gerçeğin de nerede başlayıp nerede bittiğini kavrayamayız. pinhead'in bu filmin son bölümündeki "your flesh is killing your spirit. oh, yes joseph, you've forsaken yourself." diyaloğuyla birlikte, dedektifin bedeni kendi küçüklüğünü (fiziksel olarak) parçalara ayırır. filmin baş tacı bu diyalogtur.

    hellseeker, bundan sonraki 3 filmin de yönetmenliğini yapacak olan rick bota'nın yönetmenliğindedir. film araba kazasıyla başlar ve son sahne de ona bağlanır. pinhead hayaldir, (bkz: freddy kruger) mertebesine az kalmıştır, ürkütücülüğünü ilk 4 filmde bırakmıştır. kazada evli çiftten kadın olanı kayıplara karışır, erkek olanı da hastanede komaya girer. komadan uyandığında başındaki doktor onun 1 aydır bu durumda olduğunu ve karısının ortadan kaybolduğunu söyler. adamın evine gittiğimizde de tanımadığı kişileri, aldatmalarını, sevişmelerini, bolca da başının ağrıdığını görürüz. sonu gene hayale bağlanır. hemen hemen hiç yaratıcılık yoktur, tamamen gerilim filmi temposunda ilerler. karanlıktan pinhead'in çıkmasıyla korkutmayı amaçlar nedensizce.

    deader, bir gazeteci romanya'daki (tam da yeri) deader ayininin amatör kamera görüntülerindeki diriliş sahnelerini görür ve oraya gider. kübü ise, öldürülen bir kızın evinde bulur. kızın kendini asması ve çürüme belirtileri oldukça başarılıdır. ilk iki film bir kenara bırakıldığında, pinhead'in mantığa en yakın sahneleri bu filmdedir. pinhead tarikat liderinin kendisine değil de, bambaşka şeylere taptığını görür. gazeteciyi kendisiyle birlikte götüremez ama ortalığı mezbahaya çevirir. yıl oldukça ilerlemiş olmasına rağmen (ilk film 1987- bu film 2005) kullanılan teknoloji alabildiğine göze batar, can sıkar ve vahşet sahnelerinde sırıtır. pinhead vahşetten sonra tekrar kaybolur. başroldeki (bkz: kari wuhrer) güzelliğiyle büyülermiş, eğer bu film romantik komedi olsaydı tabii.

    ve son film hellworld, gençlik korku filmlerine dönüştür. diğer filmlerle tek ortak noktası, gençlerin katıldığı partinin adının filmin adı olmasıdır. hellraiser'ın hastası olan gençler korku partisine gider ve çoğu hunharca ölür, öldürülür. hepsinin ölüm sahnesi de pinhead'e bağlanır ama pinhead tarzı hiçbir ölüm sahnesi bulunmamaktadır. hiçbir şekilde hellraiser serisine katılmaması gereken filmdir. evde boş zamanda bile izlenmesi vakit kaybı olacaktır. gene de seriye azıcık barındırdığı sinematografi açısından katma gereği duydum.

    !---- spoiler ----!

    clive barker ve (bkz: doug bradley) 'nin olduğu bir film daha* çekilirse eğer ben ölmeden önce, son 4 filmin bütün yayın ve telif haklarını satın alıp tarihten komple silmek istiyorum hellraiser'ı. çünkü ilk film* korku edebiyatı ve fantastik kurgu aleminde oldukça yer etmiş bir karakterin, yapılabilecek en iyi filmidir. gelecek kuşakların da coşacak olan teknolojik yeterliliklerle birlikte "yaae baba bu ne ya, siz fosil olmuşsunuz, şimdi twilight 25 var, süper" diyebileceğini düşünüyor ve korkudan titriyorum.