1. 1856’da claude bernard ilk kez homeostasis kavramını literatüre katmışsa da, 1926’da amerikalı fizyolog walter b. cannon tarafından ‘vücudun primer fizyolojik işlemlerinin organizma içinde devamlı ve düzenli şekilde devam etmesi ‘ olarak tanımlamıştır.

    vikipedi’ de ise ‘homeostaz (homeostasi), hücre dışı gerçekleşen olaylar karşısında hücrenin kendi metabolizmasını koruma eğilimidir. hücre bu olay sırasında atp harcar ve enerji sentezler. yaşamın devamı için düzenleyici sistemler yardımıyla organizmanın iç ortamının sabit tutulmasıdır.’ tanımı yapılmış. wikipedia

    kısaca; organizmanın, iç ortam yaradılış değerlerinin statik ve dengede kalması, dış ortamla teması ve etkileşimi sürecinde bozulmaması gayesiyle gösterdiği tepkilerin tümüdür.

    sonuncusu bana ait olmak üzere üç adet tanım yeterli gelmediyse ve ‘- durumumuz yoktu, okuyamadık’ demiyorsanız devam…

    vücudumuz temelde, yaklaşık 100 trilyon hücre ve sudan oluşmuştur. vücudumuzdan bahsederken su, ekstraselüler ve intrasellüler sıvılar olarak isimlendirilir. kanın % 92’si, beynin ve kasların % 75’i, kemiklerin % 22’si sudur. vücudumuzda ki toplam su oranı; boy, kilo ve fiziksel aktivite ile değiştiği gibi yaşımızla ters orantı göstererek azalır. yeni doğan bebeğin % 90’nı su iken yetişkinlikte yağ oranı artarak % 60’lara yaşlılıkta ise % 50’lere kadar düşer.

    vücudumuzun toplam sıvı oranının % 70’i intraselüler hücre içi sıvıdır. hücrenin stoplazma ve çekirdek kısmında toplanmıştır. en önemli elektrolitleri, potasyum (k), magnezyum (mg), fosfat (p), sülfat ve bikarbonat (hco3)’tır. hücreler, yaratılış görevlerine uyarak ve genetik özelliklerini (taşıdığı genetik hastalıklar dahil) koruyarak dokuları oluşturur.

    homeostasis, tüm vücutta dolaşan hücre dışı ekstraselüler sıvı bileşenlerinin, normal kabul edilen sınırlar içinde olmasıyla sağlanır.

    ’- aman! fabrika ayarlarımız bozulmasın ali rıza bey’ diyen ‘iç ortam’ yani ekstraselüler sıvı bileşenlerinin herbiri hayati önem taşır.

    bu bileşenlerin bazıları;
    solunum sistemi ile sağlanan oksijen; normal sınır: 35 - 45 mm hg
    hücrelerin oksijeni yakması sonucu karbondioksit; nor. sın. 35-45 mm hg
    metabolizma sonucu glikoz; nor. sın.: 75-95 mm hg
    vücut ısısı;normal sınır: 35-37 santigrat, ölümcül sınır: 18,3-43,3 santigrat
    asit- baz; normal sınır: 7,3-7,5 ph, ölümcül sınır: 6,9-8 ph
    sindirim sistemi ile sağlanan;
    sodyum iyonu; normal sınır: 138-146 mmol/l
    potasyum iyonu; normal sınır: 3,8- 5 mmol/l
    kalsiyum iyonu; normal sınır: 1,0-1,4 mmol/l
    klor iyonu; normal sınır: 103- 112 mmol/l
    bikarbonat iyonu: normal sınır: 24 -32 mmol/l

    hücre dışı, dokular arasında dolaşan ekstraselüler sıvı, toplam vücut sıvısının % 30’u kadardır ve kan dolaşım sistemi ile sürekli hareket halindedir. içerdiği bileşenler, organ ve sistemlerin organize çalışmasıyla sabit tutulmaya çalışılır.
    örneğin:
    -oksijen ve karbondioksit derişimi, kanın akciğerlerde hemoglobin molekülüne bağlanmış karbondioksiti bırakarak, oksijene bağlanması ile sağlanır. ‘hemoglobinin oksijen tamponlayıcı işlevi’ ile de doku ve hücrelere oksijen ulaştırılır.
    -sindirim sistemi ile fazla glikoz alınırsa, kan şeker düzeyinin normal sınırlar içinde tutulması amacıyla vücut insülin salgılar ve glikozun fazlası hücrelerde depolanır.
    -protein yıkımı ile oluşan amonyak, karaciğerde üreye dönüştürülür ve böbreklerden idrar yoluyla atılır.

    gördüğümüz gibi homeostasis için neredeyse tüm organ ve sistemler birlik ve beraberlik içinde çalışıyor. peki! bu organ ve sistemler asli görevlerini yaparken;
    ‘-aman! homeostasis’i unutmayın…’ diyen ne? sinir sistemi.
    organlara bu görevde yardım eden ne? endokrin sistem yani hormonlar
    homeostasis kontrol sistemi sadece bu ikisi mi? hayır, hücrelerin kendisi de bu görev için fazla mesaiye seve seve katlanır.