• izledim
    • izlemek istiyorum
  • youreads puanı (8.00)
ida - pawel pawlikowski
1960'lı yıllarda geçen film polonya'da nazi işgalinin izlerini yansıtıyor. pawlikowski'nin polonya'da çektiği ilk film olma özelliğini taşıyan yapıt, rahibe adayı anna'nın hiçbir akrabasının hayatta olmadığını düşünürken teyzesinin varlığından haberdar olması ile birbirinden çok uzak iki kimlik arasında sıkışmasını konu alıyor.
  1. ida başından sonuna kadar karanlık hayatları anlatmasına rağmen insanı hüzne boğmayıp akıcı bir şekilde derdini anlatan bir film olmuş. ayrıca anna karakterini canlandıran agata trzebuchowska ile bizleri tanıştırma güzelliğini de yapmıştır.
  2. sait faik hikayeleri gibiydi film. iki hadi müzisyeni de eklersek üç insanın hayatının tam ortasına düşüyoruz. hiçbirinin geçmişini bilmiyoruz. film de anlatmak istemiyor zaten. bir yerde bitiyor elbet film ama onlar devam ediyorlar yaşamlarına. biz alacağımızı alıp hadi eyvallah diyerek kendi yaşantımıza dönüyoruz. film temelde yaşamı idame ettirmenin gerekliliğini sorguluyor temelde. sahi niye yaşıyoruz bu hayatı? niye toplumda benimsendiği haliyle yaşıyoruz? ev araba çocuk para tatil... niye bunlar için yaşıyoruz? filme düz bakanlar meseleyi sadece yahudi soykırımı olarak görebilir ama bence öyle değil. bir de yönetmenin ida'nın hayatın kıyısında köşesinde kalmış halini onu kameranın çok az bir kısmına alarak betimlemesi çok iyi düşünülmüş bir durumdu. fotoğraf karelerinin hep azıcık bir yerinde bulunur ida. filmi beğendim mi? hem de fazlasıyla...
  3. sinema tarihinin en iyi intihar sahnelerinden birini barındıran pawlikowski filmi.
  4. 2014 yılının en iyi yabancı filmi oscarını almıştır.
  5. sinema diğer sanatlara kıyasla biraz daha kirli sanattır. bu kirliliği hakikati aramanın ve görselleştirmenin neticesinde kazanmıştır. hakikatlerdir yani kirli olan. hakikatin görselleri çoğu zaman sade ve yalın; belli bir ağırlık taşıyan basitlikte olur. bu şiirler için de, romanlar, resim sanatı ve sinema için de geçerlidir. ve pawlikowski"nin ida"sı bu kirliliğin uzağında, bana yabancı gelen "güzelliği" taşıyor. hani bir roman okursunuz, romanın belli pasajları hoşunuza gider, altını çizerseniz, yıllar sonra dönüp onları okur, garip duygular yaşarsınız ya; evet, işte sinemada da şiirsel görüntünün işlevi altı çizilen pasajlar gibidir; zannedersem hiç kimse bir kitabın baştan sona bütün cümlelerin altını çizmek istemez; böyle olursa büyü kaybolur, demek ki romancı roman değil, beyine, ruha, kulağa hoş gelen ortak beğeni cümleleri yazmıştır. ida"da işte her yanını çizik çizik edeceğiniz görüntüler bütünüyle oluşur. hakikatin kirliliğini görüntünün estetizesine kurban verir. o sebeple de ida gözümde orta karar, bir kere izleyeceğim ve asla dönmeyeceğim film.
    dilimize yara çıktı, ama ne yapalım, söylemeden de olmaz: sinema, fotoğrafın arka bahçesi değildir. siyah beyaz fotoğraflar çekmek istiyorsanız yüzyılı aşkın yaşta fotoğrafçılık vardır; sinemayı neden yanlış anlıyoruz? böyle filmler direncimi kırıyor. zorlama olmuş. sinema dili yok, kurgu yok, ancak messihian görüntüler, hareketsiz kamera ve bolca bela tarr esintisi.
    bela tarr bunun ağa babasını yapıyordu; ama kim iddia edebilir satantango veya karhozat hikayelerinin o kamera konumlarından ayrı tutulacağını? işte sinema biraz da böyledir: bir filmi on farklı şekilde çevirme gücünüz varsa o filmi çöpe atın. zerkalo"yu, farklı çekemezsiniz, o sebepledir ki hep hatırlanır.
    sinema bilinç sanatıdır. sizi uyutmalarına izin vermeyin, dostlar.

    intihar sekansı, iyiydi. ama zaten belli ki sırf o sahneyi çekmek için film çevrilmiş. sinema sanatında bir sahne için koca bir film "tasarlamak" büyük günahtır. bizi ne lumiere"ler affeder, ne de yunan tanrıları.