• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (8.45)
iki şehrin hikayesi - charles dickens
tarihin en hareketli anlarından birinin, fransız devrimi'nin ekseni etrafında biçimlenen ve dünya edebiyatının en önemli klasik yapıtlarından biri olarak kabul edilen iki şehrin hikâyesi, paris ve londra arasında gerçekleşen olayları ele alır. fransız devrimi ile terör dönemi kargaşasında yaşamak zorunda kalan bir grup insanın özel yaşamlarını, dönemin acımasız toplumsal koşullarıyla birlikte ustalıkla anlatan romanın baş karakteri doktor manette, hapsedildiği bastille zindanından kurtarıldıktan sonra, on sekiz yıldır görmediği kızıyla londra'da yeni bir yaşam kurmaya çalışırken, sevgi, dostluk ve özveriyle örülmüş yaşamları paris'te gerçekleşen devrimin haberleriyle gölgelenir. paris'teki karanlık günlerin karşısında londra'daki aydınlık ve dingin günler yer alıyorsa da her iki şehir de karanlığın içinde umudu ve aydınlığın içinde buruk bir hüznü yaşamaktadır.(tanıtım bülteninden) (kitap bilgileri idefix'den alınmıştır.)
  1. faransız devrimine bir de bu adamın gözünden bakmak ister misiniz? bir başkaldırının hikayesidir bu kitap. özlemini duyduğumuz.
    one
  2. “zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü… aydınlığın mevsimiydi, karanlığın mevsimiydi. umudun ilk baharıydı, umutsuzluğun kışı. bizim için her şey olanaklıydı. bizim için hiç bir şey olanaklı değildi…”
    mutlu
  3. beni çok etkileyen güzel kitap.
  4. dolambaçlı ve işlek bir yokuşun üzerindeki bu minik, silik ve yamuk yumuk dükkanın sahibi minik, silik ve yamuk yumuk bir adamdı.
  5. kuşkusuz en iyi giriş cümlelerinden birini barındırmaktadır, zihnim beni yanıltmıyorsa lolita dışında bu denli okuru etkileyebilecek giriş cümlesine pek rastlamadım ben.

    fransız ihtilali sırasında fransız halkının durumunu gözler önüne serer, sanırım dickens'ın bu eserinde olacaktı; kırılan bir fıçıdan yere dökülen şarabı içen taşralılar ibretliktir.
  6. içinde gizli baş kahraman saklar. gerçek aşkı o kahramanın tanımı üzerinden öğrenebilirsiniz. tutup da alıntılamayacağım. okuyun öğrenin.
  7. !---- spoiler ----!

    zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana

    !---- spoiler ----!
  8. giriş cümlesi kadar, final cümlesinin de hiçbir zaman unutulmayacağı bir charles dickens eseri.

    !---- spoiler ----!

    "it is a far, far better thing that i do, than i have ever done; it is a far, far better rest that i go to, than i have ever known"

    !---- spoiler ----!

    açıkçası bu kitabı okuyana dek 1789'da bir devrim oldu ve hemen ardından her şey güllük gülistanlık oldu şeklinde bir düşüncem vardı. kitapta fransız devrimine haklı eleştiriler vardır. bunun yanı sıra kaos ortamının yarattığı kargaşa okuyucu tarafından rahatlıkla hissedilmektedir.

    tarih, tarih kitaplarından şüphesiz öğrenilebilir; ancak ben tarihi -yazar güven verdiği müddetçe- en iyi bu tip edebi kitaplardan öğrendiğimi düşünüyorum.
  9. olay örgüsü ve anlatım tekniğiyle ingiliz edebiyatının güzide eserlerinden biridir. yazar iyi bir aşk, iyi bir polisiye ve iyi bir politik roman olan bu çok yönlü tarihi romanında, iki şehri aynı zaman diliminde karşılaştırarak fransız devriminin ayak seslerine sosyoljik tespitleriyle ışık tutmuştur. fransız devriminin kaderinin bir kadının örgüsünde ilmek ilmek nasıl işlendiğini görünce bu edebi zekaya hayran kalacaksınız.
    kitap insan denilen varlığın kendine karşıt hissettiği şahıs ve olaylar karşısında zulmetmeye olan meylini, bir zulmün bir diğerini nasıl tetiklediğini anlatıyor ve hak ve özgürlükler için yapılan bir devrimin bile liderlerinin eliyle, despotizme de dönüşebilceğinin altını çiziyor.
  10. öncelikle belirtmeliyim ki bu kitaba yapacağım eleştiriler tamamen subjektif olacaktır. dolayısıyla yanılıyor da olabilirim yazdıklarım değersiz şeyler de olabilir.

    kitap doktorun hapis hayatının sona ermesini sağlayacak bir yolculukla başlıyor. hakkını vermeliyiz ki yazar romanın başında müthiş bir atmosfer yaratmış. gergin, karanlık, puslu bir hava soluyorsunuz. arabaya gönderilen haberci, haberci ile mr. lorry'nin konuşmaları, şifreli mesajlar gerçekten atmosferi ve heyecanı kaliteli bir polisiye roman tadında yaşatıyor. romanın bu hızlı seyri doktorun kurtarılması ile sonlanıyor. başlarda gizemli olduğunu söyleyebileceğimiz mr lorry bakıyoruz ki yıllar geçtikçe tonton bir ihtiyara dönmüş. doktor ve kızı sakin bir hayat sürüyorlar. bir felaketin yada büyük bir olayın yaklaşmakta olduğu hissediliyor ancak bu olayın içeriğiyle ilgili ipucu verme noktasında yazar oldukça pinti davranmış. baştan söyleyeyim, bu kısımdaki verilen bilgiler romanın ilerleyen kısımları açısından hayli önemli ipuçları barındırıyor. (carton darnay benzerliği vb) ancak merak unsuru açısından yeteri derecede ilgi çekici parçalar olmadıkları da ortada. ancak kitabın sonunu bilen bir kişi bu kısımları okurken aa adam burda aslında şunların olacağını sezdirmiş diyerek zevk alabilecektir. roman yarısında pat diye bitse bence kimse itiraz etmez ve bizde olaysız dağılırdık diye düşünüyorum.

    daha belirli şeylerden bahsedelim birazda. romanda gerçekten de çok enteresan sahneler resmediliyor. dökülen şarabı halkın yerlerden ekmek banarak veya yalayarak emmesi; köylülerin bir parça et ellerine geçtiğinde soylular onu dahi alır diye gizlenerek yemeleri halkın ne hale getirildiğini gerçekten müthiş betimleyen parçalardı. halkın maddi anlamda düşürüldüğü bu durumu ise manevi kısmında ise madam defarge ve ailesine yapılanlar tamamlıyor.

    burada özellikle beni kitapta etkileyen madam defarge dan bahsetmek istiyorum. yazar bana göre isabetsiz bir kararla defarge'ı öldürüyor. zannediyorum bu iyilerin her halükarda kazanması gerektiğini gösteren bir işaret olsa gerek. yazar iyi kötü dengesinde belki de o zamanlar daha fazla dikkate alınan topluma yol gösterme, mesaj verme kaygısı ile tarafını seçiyor. oysa görüyoruz ki hayatta öyle kurallar yok. buna alternatif bir son olarak keşke defarge kaçtıklarını farketse ama yakalayamasaydı. hayatın olağan akışına çok daha uygun olurdu bence.

    sydney carton için sanıyorum birkaç sayfa yazsak da yeterli olmaz. ancak az da olsa fikrimizi belirtmeye çalışalım. öncelikle carton iyi bir işe sahip. dış görünüşü itibarıyla da charles darnaya benziyor. yani saygın biri ve lucie'nin darnay'la evlendiğini düşünürsek görünüş itibarıyla da sıkıntı yok. fakat lucie'ye durumunu anlatırken öylesine teslim olmuş bir portre çiziliyor ki ben okurken üzüldüm. lucie' ye bu kadar aşık birinin aşkı için hiçbirşey yapmaması akıl alır gibi değil. bu adeta tam teçhizatlı bir piyadenin kurşun sıkmadan teslim olmasına benziyor. carton lucie için mücadele etse idi, romanın sonundaki sahne çok daha etkileyici olurdu diye düşünüyorum. şu halde resmedilen carton ise hayatta potansiyeli çok kısıtlı olan, sevdiği kadının kocası yaşasın diye kendini feda ederek yapabileceği en erdemli hareketi yapmış gibi gösterilen bir karakter. lucie ile darnay hayatlarını devam ettirebilsin diye kendini feda etmesi gereken bir araçtan fazlası olamamıyor.

    tabi romanın çok kıymetli bir edebi eser olduğunu da unutmamak lazım. ben sadece bana göre eksik kısımlarını anlatmaya çalıştım.