1. ingilizce'yi öğrenmek için uğraştığım şu günlerde baya baya hoşuma giden deyimleri yazıp sizlerle paylaşmak istiyorum.

    don't let the cat out of the bag (kediyi çantadan dışarı çıkarma): bak aramızda, sakın başkasına söyleme, sır gibi anlamlarda kullanılıyor. kedi de sanırsam pek bir uğursuz hayvan olarak kabul edilmesinden mi geliyor, bilmiyorum.

    raining cats and dogs (kedi köpek gibi yağmur yağıyor.): kediyle köpekle ne alakası var bilmiyorum ama şakır şakır yağmur yağıyor anlamına geliyor.

    out like a light (ışık gibi çıkmak): oyundan çıkmak gibi düşünün ancak gerçek hayattasınız. lafı dolandırmadan söyleyeyim, çok ani bir şekilde uyur konuma geçmek oluyor.

    not my cup of tea (benim bardağımın çayı değil): çay, bardak... bildiğiniz ingiliz kafası. bana göre değil abi bu anlamında kullanılıyor.

    bury the hatchet (baltayı yakmak): barışmak anlamında kullanılıyor. çevirince çok hoşuma gitti açıkçası çünkü anlam ve çeviri birbirine tam uyuyor.

    green with envy (kıskançlıktan yeşile dönmek): kıskançlıktan çatlamak olarak çevirebiliriz ama niye yeşil, bilmiyorum.

    slap on the wrist (bileğe şaplak atmak): ufak tefek cezalar için kullanılıyor. biletinizi kaybetmenin cezası 3 liradır gibi cezalar için vs. vs.

    beating around the bush (george w. bush etrafındgsjnkgms şaka şaka, çalının etrafında vurmak): lafı dolandırmak anlamına geliyor. güzel bir kullanım bence.

    icing on the cake (pasta üzerindeki krema): asıl önemli olan şey değil de bu hani bir şeyin yanında çok da önemli olmayan ama sevilen şeylere deniyor. hani o et lokantasına gittiğinizde önden getirdikleri ekmekle tereyağı gibi düşünün.

    have a frog in one's throat( boğazında kurbağa olması): böyle sesinizin kötü olduğunu anlatıyor. sanırsam tam olarak şöyle kullanılıyor. have a frog in tayyip's throat.

    to be a fish out of the water (sudan çıkmış balığa dönmek): türkçe'de de birebir kullanımı olduğu için geçmek istiyorum. açıklama yapmayacağım.

    can't cut the mustard (hardalı kesememek): dişimin kovuğuna yetmez gibi bir anlam var ancak daha genel kapsamlı. mesela bir şey yaptınız ve patronunuza götürdünüz. patronunuz da git daha iyisini yap gel demek için bu deyimi kullanır.

    in the doghouse (köpek kulübesinde): birisiyle tartıştıktan sonra yaşadığınız an vardır ya, hani o küs değiliz ama şu an konuşmak da istemiyorum anı. o anı anlatır. "she is in the doghouse" gibi".

    horse of a different color (farklı rengin atı): bilinen kullanımıyla aynı bokun laciverti veya aynı yolun yolcusu.

    to have a green fingers (yeşil parmaklara sahip olmak): tam çevirisini yapamamış olsam da dokunduğu yeri yeşerten, çiçeklerle böceklerle arası iyi olan kişiler için kullanılıyor.

    all ears (tüm kulaklar): tamam kanka, seni dinliyorum ayarında bir söz. dikkatli dikkatli dinlemek anlamına geliyor.

    barking up the wrong tree (yanlış ağaca havlamak): en sevdiğim bu sanırsam. şöyle düşünün. annenizle babanız kavga edip sonra gelip size kızıyorlar. sizinle alakalı bir durum olmadığını gidip eşine kızması gerektiğini söylemek için kullanabilirsiniz ki türkçe çevirisini de yıllardır kullanıyorum.

    heart of gold (altın kalpli): biz de kullanıyoruz. uğraştırmayın beni lütfen.

    every cloud has a silver lining (her gölge gümüş bir çizgiye sahiptir): her ne olursa olsun sonunda iyi bir şeyler olacaktır anlamında bir söz. en fazla arkadaşınızı teselli ederken kullanırsınız bu sözü.

    when one door closes, another opens (bir kapı kapanır, bir kapı açılır): türkçe'de de var.

    you can't have your cake and eat it too (kekini hem saklayıp hem yiyemezsin): türkçe'ye çevirince pek anlaşılmıyor ancak tefsirine bakınca her istediğini yapamazsın, bir şeylerden feragat etmelisin anlamı çıkıyor.

    edit: @bu elimde gormus oldugunuz nickli arkadaş raining cats and dogs'un nereden geldiğini yazmış. mesajını aynen kopyalıyorum buraya.

    eski zamanlarda evlerin catilari boyle saman gibi biseylerden olurmus ya. evde de soba gibi iste isinmak icin ates yakinca sokaktaki kedi kopekler catiya yatar asagidan gelen atesten isinmaya calisirlarmis. yagmur cok yagdigi zaman siddetinden kedikopekler catidan iceri dusermis. deyim o zamanlardan kalma.
  2. your hand is on the job your eye is on playing: elin işte gözün oynaşta
  3. all hands on deck : herkes iş başına gibi bişey.
  4. bury the hatchet (baltayı yakmak), bu iyiymiş.
  5. when pigs fly : imkansız, gerçekleşmeyecek bir olay için kullanılır.
    under the weather : kendini kötü ve keyifsiz hissetmek anlamında kullanılır.
  6. the last soldier yellow rude uncle.
  7. feeling blue= kötü hissetmek

    for example, i am feeling blue because of my tests= sınavlarım yüzünden keyfim kaçık/ kötü hissediyorum
  8. you see the god of the motion (hareketin allahini gorursun)
    (bkz: şaka şaka)
  9. “don't count your owls before they are delivered."

    gerçek hayatta kullanıldığında pek anlaşılmayacak olan, muggleların "don't count your chickens before they hatch" deyiminden çevrilmiş albus dumbledore deyimi.

    gelecekte olmasını istediğimiz ihtimali durumlara göre plan yapmanın yanlış olduğunu anlatır.
    kuz
  10. elephant in the room

    son donemde cok duyuyordum, anlamini uzun sure sozluk karistirmadan tahmin etmeye calistim ve dogru sonuca ulastim. "odadaki fil" deyimi ortada cok buyuk bir problem oldugunu fakat kimsenin konusmak istememesi olarak tanimlanabilir, guzel bir metafor.