1. rahatsızlık verici şekilde ayakta dikilen ve bundan hoşnut olanlara, inşa ederken yıkanlara, yersizce 'yerlileşmilere' atfedilmiş martin heidegger incelemesi.

    '' öyle görünüyor ki, oturmaya ancak inşa etme aracılığıyla ulaşıyoruz. oturmak, inşa etmeyi, hedef olarak içeriyor. yine de bütün yapılar (inşa edilenler), konutlar (oturulanlar) değildir.

    köprüler ve hangarlar, stadyumlar ve enerji santralleri yapılardır, ama konut değildir; garlar ve otoyollar, barajlar ve büyük marketler yapılardır, ama konut değildir. yine de, adı geçen bu yapılar, oturmamızın menzilinde dururlar.

    bu alan, bu yapıları aşan ve konutla da sınırlı olmayan bir alandır. kamyon şoförü otoyolda evindedir, ama kaldığı yer orada değildir; işçi kadın çalıştığı iplikhanede evindedir, ama konutu orada değildir; başmühendis enerji santralinde evindedir, ama orada oturmaz. adı geçen yapılar, insanı barındırırlar. oturmak, sadece kalacak yer sahibi olmak anlamında alınırsa, insan bu yapıların içinde yaşar, yine de onlarda oturmaz. şüphesiz günümüzdeki konut sıkıntısında bu bile rahatlatıcı ve sevindiricidir; konut olarak inşa edilen yapılar gerçi kalacak yer sağlar; günümüzdeki konutlar iyi tasarlanmış, bakımı kolay, son derece ucuz, havadar, ışık ve güneş alan konutlar da olabilir; ama bu konutlar, içinde bir oturmanın gerçekleşeceğinin güvencesi midir acaba? yine de bu yapılardan konut olmayanlar, insanın oturmasına hizmet ettikleri sürece, oturmak tarafından belirlenmeye devam ederler. böylece oturmak, her durumda bütün inşa etmeyi yöneten amaç olacaktır. oturmak ve inşa etmek, amaç ve araç bağıntısında birlikte dururlar.

    ancak, bunu böyle gördüğümüz sürece, oturmayı ve inşa etmeyi iki ayrı etkinlik olarak ele alır ve bu fikri doğru bir şey gibi tasarlarız. bu araç-amaç şemasıyla, oturmak ve inşa etmek arasındaki özlü bağları da bozmuş oluruz. yani inşa etmek, sadece oturmanın aracı ve yolu değildir, inşa etmek daha şimdiden, kendinde oturmaktır. bunu bize kim söylüyor? inşa etmenin ve oturmanın özünü belirleyebileceğimiz bir ölçütü bize kim veriyor? bir şeyin özü üzerine çağrı bize -dilin kendi özüne saygı duyduğumuz sürece- dilden gelir. elbette bu arada, yerkürenin her yerinde dizginlenemeyen, ama akıllıca görünen bir konuşma, yazma ve konuşulan sözleri yayınlamadır gidiyor. insan, dilin efendisi ve dili biçimlendiren kendisiymiş gibi davranıyor, ama aslında dil insanın efendisi olarak kalmaya devam ediyor. belki de, insanın özünü yurtsuz olmaya götüren, diğer her şeyden önce onun bu hakimiyet ilişkisini alt üst etmesidir. konuşmalarımıza özen göstermeyi sürdürmemiz iyi bir şeydir, ama dil bizim için bir ifade aracı olarak kalmaya devam ettiği sürece bunun bize bir yardımı olmayacaktır. biz insanların kendi adımıza seslendirilmesini sağlayabileceğimiz tüm çağrılar arasında, dilin çağrısı en önemlisi ve her zaman en önde gelenidir.

    öyleyse, ‘bauen’ ne demektir? eski yüksek almanca’da inşa etmek için kullanılan kelime, ‘buan’, oturmak anlamına gelir. bu kelime şunu söyler: kalmak, bir yerde durmak, ikamet etmek. ‘bauen’ fiilinin asıl anlamı, yani oturmak, bizim için yitmiştir artık. ama bunun örtük bir izi ‘nachbar’ (komşu) kelimesinde kalmıştır. komşu, ‘nachgebur’dur, ‘nachgebauer’ de yakında oturan demektir. ‘buri, büren, beuren, beuron’ fiillerinin hepsi oturmak, oturma yeri anlamındadır. şüphesiz, eski kelime ‘buan’, bize sadece ‘bauen’in aslında oturmak olduğunu söylemekle kalmaz; aynı zamanda bu oturmayı nasıl düşünmemiz gerektiği hakkında da bize bir ipucu verir. oturmaktan söz ettiğimizde, genellikle insanın başka pek çok davranış tarzının yanı sıra yaptığı bir şeyi düşünürüz. burada çalışırken, orada otururuz. yalnızca oturmayız – bu tam bir eylemsizlik olurdu – bir işte çalışırız, ticaret yaparız, yolculuk eder ve konaklarız, bazen orada, bazen burada. ‘bauen’ kökensel oturma anlamına gelir. bauen kelimesi, bu kökensel anlamından söz ettiği yerde, oturmanın özünün nereye kadar uzandığını da söyler.

    yani ‘bauen, buan, bhu, beo’, bizim ‘bin’ kelimesinin değişimleridir: “ich bin” (varım), “du bist” (varsın), emir kipi “bis” (ol). öyleyse “ich bin” ne anlama gelir? ‘bin’in ait olduğu eski kelime ‘bauen’ yanıt verir: “ich bin”, “du bist”. bu da şunu söyler: “oturuyorum, oturuyorsun”. senin ve benim, biz insanların yeryüzünde olma tarzımız gibi, ‘buan’ da oturmaktır. insan olmak, bir ölümlü olarak yeryüzünde olmak demektir, bunun anlamı oturmaktır. ama insanın oturduğu sürece varolduğunu söyleyen eski kelime ‘bauen’, aynı zamanda bakmak ve yetiştirmek, yani tarla, bağ işlemek demektir. böyle bir inşa etme sadece gözetmektir, yani kendiliğinden meyveye duran bir büyümeyi gözetmektir, bakmak ve yetiştirmek anlamındaki bir inşa etme bir şey üretmek değildir. buna karşılık, gemi ve tapınak inşası, kesin bir tarzda üretmektir. burada inşa etmek, yetiştirmeden ayrı olarak, dikmek-kurmaktır. inşa etmenin her iki biçimi de yetiştirmek olarak inşa etmekle, latincesiyle ‘colere’, ‘cultura’ ve yapıların dikilmesi-kurulması olarak inşa etmek, latincesiyle ‘aedificare’ asıl inşa etmenin, oturmanın içinde tutulurlar. oturmak olarak inşa etmek, yani yeryüzünde olmak ise, daha baştan insanın gündelik deneyimleri alanında kalır, almanca’da çok güzel söylendiği gibi bu deneyimler insanın “içinde yaşadığı-alıştığı”dır. bu yüzden o oturmanın yerine getirildiği çeşitli tarzların, yetiştirme ve dikme-kurma etkinliklerinin gerisine çekilir. bu etkinlikler ‘bauen’ kelimesinin sadece kendi için talep ettiği her şeyi kendi üstlerine alırlar. inşa etmenin asıl anlamı, yani oturmak, unutulur gider.

    ilk bakışta bu olay, yalnızca kelimelerin can sıkıcı bir biçimde anlamının değişmesinden ibaretmiş gibi görünebilir. ama bu doğruluk içinde bir yargı gizlenir, yani oturmak insan varlığı olarak deneyimlenmez; dahası oturmak insan varlığının temel niteliği olarak da düşünülmez.

    dil, ‘bauen’ kelimesinin asıl anlamı olan oturmayı adeta geri aldığında, bu anlamların kökenselliğine de tanıklık eder; çünkü dilin özlü kelimelerinin asıl söylenişleri bile, sıradanlıklar lehine kolayca unutulmuşluğa düşer. insan bu sürecin gizemi üzerinde henüz düşünmemiştir. dil, insandan sade ve yüce konuşmasını geri almıştır. ama böylece dilin ilk çağrısı dilsiz kalmaz, sadece sessizleşir. şüphesiz insan, bu sessizliği dinlemeyi ihmal etmiştir.

    dilin, ‘bauen’ kelimesiyle söylediklerini dinlersek, şu üçlüyü duyarız:

    1. inşa etmek, aslında oturmaktır.
    2. oturmak, ölümlülerin yeryüzünde olma tarzıdır.
    3. oturmak olarak inşa etmek; inşa etmede, yetiştirmede, yani büyümede, ve yapıları diken-kuran inşa etmede açılır.

    bu üç katlı olguya dikkat edersek, bir ipucuna ulaşır ve şunu fark ederiz: her inşa etmenin kendinde bir oturma olduğunu düşünmezsek, yapılar inşa etmenin özünün ne olduğunu tam anlamıyla belirlemek bir yana, bu soruyu yeterince iyi bir şekilde sormamış oluruz. inşa etmiş olduğumuz için oturmayız, tersine oturanlar olarak oturduğumuzda, inşa ederiz. peki, oturmanın özü neyin içindedir? bir kez daha dilin çağrısını dinleyelim: eski saksonca ‘wuon’, gotça ‘wunian’ kelimeleri, eski kelime ‘bauen’ gibi kalmak, bir yerde durmak ikamet etmek anlamlarına gelir. ama gotça ‘wunian’ kelimesinde, bu kalmanın nasıl deneyimlendiği daha açıktır. ‘wunian’ şu demektir: huzurlu olmak, huzura kavuşmak, huzur içinde kalmak.

    huzur kelimesi, özgür olanı (das freie), ‘das frye’yı demek ister, ve ‘fry’ de şu demektir: gelebilecek bir zarar ve tehdit karşısında önceden sakınmak, yani önceden korunmuş olmak. özgür olmak, aslında korumak demektir. korumak, sadece korunanlara hürmet etmekten ibaret değildir. asıl korumak, olumlu bir şeydir, biz bir şeyi daha baştan kendi özünde bıraktığımızda, onu kendi varoluşuna döndürdüğümüzde, ‘freien’ kelimesine karşılık gelen şey gerçekleşir: bir şeyin etrafını duvar ve çitle çevirmek. oturmak, huzura kavuşmak, özgür varolanların her birini özünde koruyan ‘das frye’de, yani özgür olanda etrafı çevrilmiş olan olarak kalmak demektir. oturmanın temel niteliği, bu korumadır. bu koruma oturmanın bütün genişliğini doldurur. bu genişlik, insan varlığının oturmasında, yani ölümlülerin yeryüzünde ikameti anlamında oturmayı içerdiğini düşündüğümüzde bize kendini gösterir.

    ama “yeryüzünde olmak” zaten “göğün altında olmak” demektir. bunların her ikisi beraber “tanrısal olanların önünde kalmak” demektir ve bir “insanların birbirlerine ait olma” durumunu içerirler. dört: bir içindeki yeryüzü ve gökyüzü, tanrısal olanlar ve ölümlüler, kökensel birlik’e aittirler.

    yeryüzü, hizmet eden taşıyıcıdır, çiçeğe boğulan meyveler verir, kayalıklar ve sular halinde yayılır, bitkiler ve hayvanlar halinde ortaya çıkar. yeryüzü dediğimizde, diğer üçünü de düşünürüz zaten, ama dört’ün sadeliğini hiç dikkate almayız.

    gökyüzü, güneşin arabasını sürdüğü yoldur, bir evreden diğerine geçen ay’ın yoludur, yıldızların gezinen ışıltıları, mevsimler ve değişimleridir, günün ışığı ve kararması, gecenin karanlığı ve aydınlanmasıdır, havanın yumuşaklığı ve sertliği, bulutların göçü ve mavileyen esirin derinliğidir. gökyüzü dediğimizde, diğer üçünü de düşünürüz zaten, ama dört’ün sadeliğini hiç dikkate almayız.

    tanrısal olanlar tanrının çağrısını getiren habercilerdir. tanrısallığın kutsal hükümlerinde tanrı bulunuşuyla görünür ya da örtülmüşlüğüne geri çekilir. tanrısal olanlar dediğimizde, diğer üçünü de düşünürüz zaten, ama dört’ün sadeliğini hiç dikkate almayız.

    ölümlüler, insanlardır. onlara ölümlü denir, çünkü ölebilirler. ölmek, ölümü ölüm olarak ölebilmek demektir. sadece insan ölür; yani yeryüzünde, göğün altında ve tanrısal olanların önünde kaldığı sürece o sürekli ölür. ölümlüler dediğimizde, diğer üçünü de düşünürüz zaten, ama dört’ün sadeliğini hiç dikkate almayız.

    bu dört’ün sadeliğine dörtlü deriz. ölümlüler oturduklarında, bu dörtlü içindedirler. ama oturmanın temel niteliği korumaktır. ölümlüler, dörtlü’yü kendi özünde korudukları tarzda otururlar. bundan ötürü oturan koruma dörtkatlıdır.

    ölümlüler yeryüzünü kurtardıklarında kelimeyi lessing’in de bildiği eski anlamında kullanırsak otururlar. kurtarma sadece bir şeyi bir tehlikeden sakınmak değildir, kurtarmak aslında, bir şeyi kendi özünde özgür bırakmaktır. yeryüzünü kurtarmak, onu sömürmekten ve sonuna dek kullanmaktan ibaret değildir. yeryüzünü kurtarmak, onun efendisi olmak ve onu boyunduruk altına almak değildir, böyle bir şey onun yıkımına yol açacak son adım olacaktır.

    ölümlüler gök’ü gök olarak kabul ettiklerinde otururlar. güneşi ve ayı kendi yolculuklarıyla, yıldızları kendi yollarıyla, mevsimleri yumuşak ve sert havalarıyla baş başa bırakırlar; ne geceyi güne ne günü tedirginliğe çevirirler.

    ölümlüler tanrısal olarak tanrısal olanları beklediklerinde otururlar. umutla, tanrısal olanları umulmayanla karşılaştırırlar. tanrısal olanların teşriflerinin ipuçlarını beklerler ve yokluk-eksiklik işaretlerini yanlış anlamazlar. kendilerine tanrılar yapmazlar ve putlara tapınmazlar. uğursuzluk içinde, hala kendilerinden geri alınmış olan uğuru beklerler.

    ölümlüler kendi özlerine yani ölüm olarak ölümü ölebilmeye ölümün iyi bir ölüm olması için bu ölebilme adetine eşlik ettiklerinde otururlar. ölümlülerin ölümün özüne eşlik etmesi, asla boş hiçlik olarak ölümü hedefledikleri anlamına gelmez; bu eşlik etmenin ölüm üstüne körleşen bakışlarla oturmayı karanlıklaştırdığı da söylenemez.

    yeryüzünü kurtarmada, göğü kabul etmede, tanrısal olanları beklemede, ölümlülere eşlik etmede, oturma olarak dörtlü’nün dörtkatlı koruması olagelir. korumak: dörtlü’yü özünde gözetmektir. gözettiğimizi güvende tutmalıyız. fakat oturma dörtlü’yü koruyorsa, dörtlü’nün özünü nerede saklar? ölümlüler bu koruma olarak oturmayı nasıl gerçekleştirirler? eğer oturma sadece yeryüzünde, göğün altında, tanrısal olanların önünde, ölümlülerle birlikte ikametse, ölümlüler böyle bir koruma yetisine asla sahip olamazlardı. aksine, oturmanın kendisi daima şeylerin yanında ikamettir. korumak olarak oturmak, dörtlü’yü ölümlülerin ikamet ettiği yerde saklar: şeylerin içinde.

    ancak şeylerde ikamet bu dörtkatlı korumaya beşinci bir şey olarak eklenmiş değildir yalnızca. aksine: şeylerde ikamet, dörtlü içinde dörtkatlı ikametin her defasında, birlik içinde gerçekleştiği tek tarzdır. oturmak, dörtlü’nün özünü şeylere getirerek korur. ama şeylerin kendileri, sadece özleri bakımından kendilerini göstermelerinde özgür bırakıldıklarında dörtlü’yü güvende tutarlar. bu nasıl olur? şu şekilde: ölümlüler büyüyebilen şeyleri bakar ve yetiştirirler, büyümeyen şeyleri ise diker-kurarlar. yetiştirmek ve dikmek-kurmak, daha dar anlamda bir inşa etmedir. oturma, dörtlü’yü şeylerin içinde sakladığı sürece, bu içinde tutma, bir inşa etmedir. böylece ikinci soruya giden yola ulaşmış oluyoruz.

    ii

    inşa etmek ne kadar oturmaya aittir?

    bu soruya verilecek yanıt; oturmanın özü yoluyla anlaşılacak olan inşa etmenin aslında ne olduğu konusunda bizim için aydınlatıcı olacaktır. biz, şeyleri dikmek-kurmak anlamında inşa etmeyle kendimizi sınırlandırıyor ve soruyoruz: “nedir inşa edilmiş bir şey?” üzerinde düşünebileceğimiz bir örnek olarak, köprü’yü ele alabiliriz.

    köprü akarsu üstünde “rahat ve güçlü” bir biçimde salınır-kemerleşir. köprü sadece daha önceden orada bulunan kıyıları birleştirmekle kalmaz. kıyı olarak kıyılar, ilkin köprü geçidinde ortaya çıkarlar. köprünün kendisi kıyıların yan yana uzanmasını sağlar. bir taraf köprü sayesinde diğerinin karşısında yer alır. kıyılar akarsu boyunca, suyla ilgisiz sert toprakların sınır çizgileri olarak da uzanmazlar. köprü, her defasında kıyılarla kıyı yörelerinin arkasındaki bir ve başka genişlikleri akarsuya getirir. köprü; akarsuyu ve kıyıyı ve toprağı karşılıklı olarak birbirine komşu eder. köprü, yeryüzünü akarsu etrafındaki bir yöre olarak bir araya toplar. böylece çayırlar boyunca akarsuya eşlik eder. su yatağında dimdik yükselen köprünün ayakları, suları kendi akışına bırakan kemerleri taşırlar. sular sükunetle akıp gidebilir ve göğün fırtınalarından ya da bahara durmasından kaynaklanan seller dalgalar halinde köprünün ayaklarını dövebilir, köprü havanın her haline ve göğün kararsız özüne hazırdır. köprünün akarsuyun üzerini kapladığı yerde bile, onu bir süreliğine kemerin altına alarak göğe akışını durdurur ve sonra onu bir kez daha serbest bırakır.

    köprü nehrin kendi yolunda akmasına izin verir ve aynı zamanda ölümlülere de, kıyıdan kıyıya gidip gelebilecekleri yollarını bahşeder. köprüler pek çok tarzda eşlik ederler. şehir köprüsü kale çevresinden katedral meydanına götürür; taşra kasabası yakınındaki nehir köprüsü arabaları ve önlerine koşulu atları çevre köylere götürür. eski taş köprü, çayın üzerinde alçakgönüllü bir şekilde uzanırken, hasadı taşıyan arabalara tarlalardan köye geçiş yolu verir, kereste taşıyan arabaları da tarlalardan gelen patikadan yola taşır.

    anayol köprüsü, en yüksek verimi almak için hızla ilerlenen, uzun mesafeli trafik şebekesine bağlanmıştır. köprü, insanların aheste aheste dolanmalarına ya da hızlı hızlı koşuşturmalarına her an farklı bir şekilde eşlik eder, böylece diğer yakalara geçebilir ve sonunda ölümlüler olarak diğer tarafa ulaşabilirler. ölümlüler köprünün yolunun bu şekilde kemer altında kalışına dikkat etmeseler de, ya da son köprüye giderken hep kendi oluşları içinde kalarak, aslında tanrıların uğuru önüne getirmek için kendi içlerindeki bayağılığı ve uğursuzluğu aşmaya çabalamakta olduklarını unutsalar da; köprünün kemerleri bir yükselip bir alçalarak derenin ve nehrin üzerinde uzar gider. köprü, tanrısal olanların önünde iki yakayı birleştiren bir geçit olarak bir araya toplar. ister köprüdeki aziz figüründe olduğu gibi bulunuşlarını açıkça düşünelim ve gözle görülür bir şekilde onlara şükranlarımızı sunalım, isterse de bu kutsal bulunuş yerinden uzaklaştırılmış ya da tümüyle bir kenara atılmış olsun.

    köprü kendine özgü bir tarzda, yeryüzü ve gökyüzünü, tanrısal olanları ve ölümlüleri kendinde bir araya toplar.

    bir araya toplamak, dilimizin eski bir kelimesi aracılığıyla ‘thing’ olarak adlandırılır. köprü daha önce tarif ettiğimiz dörtlü’nün bir araya toplanışına işaret eden olarak bir şey’dir. şüphesiz insanlar köprünün öncelikle ve aslında yalnız bir köprü olduğunu düşünürler. ancak köprü, bazen bu düşünüşün yanı sıra başka şeyler de ifade edebilir. böyle bir ifade bir sembol halini alır, örneğin daha önce bahsettiğimiz dörtlü’nün sembolü gibi. ancak köprü, eğer gerçek bir köprüyse, hiçbir zaman ilk olarak yalnız bir köprü ve daha sonra da bir sembol değildir. köprü en başta, bir şey ifade etmesi anlamında sadece bir sembol olmaktan ne kadar uzak ise, bu kesinlik içeren ifade de ona ait değildir. eğer köprüyü kelimenin tam anlamıyla düşünürsek, köprü hiçbir zaman bir ifade olarak kendini göstermez. köprü bir şey’dir ve sadece budur. sadece? bu şey olarak köprü dörtlü’yü bir araya toplar.

    düşünmemiz uzun zamandır şeyin özünü olduğundan eksik gösterme gibi bir alışkanlığa sahiptir. batı düşünmesinin gelişimi içinde ulaştığımız noktada; şey, üzerine eklenmiş algılanabilir niteliklere sahip, bilinmeyen bir x olarak tasarımlanmaktadır. böyle bir bakış açısıyla, daha başlangıçta şeyin bir araya toplayıcı özüne ait olan her şey, doğal olarak, sonradan eklenmiş gibi gözükmektedir. nitekim köprü eğer bir şey olmasaydı, hiçbir zaman yalnız bir köprü olmazdı.

    şüphesiz, köprü kendine has özellikte bir şeydir; çünkü dörtlü’yü öyle bir tarzda bir araya toplar ki, ona bir inşa alanı sağlar. ancak sadece kendisi böyle bir yer olan, inşa alanına yer açabilir. yer, köprüden önce mevcut değildir. köprü kurulmadan önce, akarsu boyunca şeylerin işgal edebileceği birçok nokta vardır elbette. bu noktalardan birisi sonunda bir yer haline gelir, bunu da köprü aracılığıyla yapar. yani köprü, yerine geçmek için bir yeri işgal etmez; aksine köprü’nün kendisinden ilkin bir yer ortaya çıkar. köprü bir şeydir, dörtlü’yü bir araya toplar, ama bunu ona bir inşa alanı sağlayarak yapar. meydanlar ve yollar aracılığıyla düzenlenmiş bir mekân bu inşa alanı tarafından belirlenir.

    böylesi özellikte yer olan şeyler her defasında ilkin mekânlara izin verirler. ‘mekân’ kelimesinin işaret ettiği şeyi, kelimenin eski anlamı söyler. ‘raum’, ‘rum’ yerleşmek ve konaklamak için temizlenip-açılmış meydan anlamına gelmektedir. mekân, yer açılmış, serbest bırakılmış bir şeydir, yani yunanca peras karşılığı olarak, bir sınır içerisinde olandır. sınır bir şeyin sona erdiği yer değildir, tersine yunanlıların fark etmiş olduğu gibi sınır bir şeyin özünün başladığı yerdir. bunun için ‘horismos’ kavramı sınırdır. bir mekân, yer açılmış, sınır içine alınmış olandır. yer açılmış olana, her defasında izin verilir ve böylece birleştirilir, yani köprü türünden bir şey aracılığıyla, yani bir yer aracılığıyla bir araya toplanır. bu yüzden, mekânlar özlerini ‘mekân’dan değil ‘yer’lerden alırlar.

    yer olmalarıyla, bir inşa alanı sağlayan şeylere, günümüzde daha ilk elde yapılar diyoruz. şeyleri böyle adlandırmamızın nedeni, bunların diken-kuran inşa etmeyle açığa çıkmış olmalarıdır. fakat bu açığa çıkarmanın, yani inşa etmenin ne türden olacağını ise, ancak kendileri olmaları bakımından, açığa çıkmış olmalarını sağlayan süreç olarak inşa etme etkinliğine gereksinim duyan şeylerin özü hakkında düşünmeye başladıktan sonra keşfedebiliriz. bu şeyler, dörtlü’ye bir inşa alanı sağlayan yerlerdir, bu inşa alanı her defasında bir mekâna yer verir. yer ile mekân arasındaki bağ, yerler olarak bu şeylerin özünde yatar, ama yerin orada ikamet eden bir insanla bağıntısı da böyledir. bu yüzden, şimdi adına yapılar dediğimiz bu şeylerin özüne açıklık getirmek amacıyla kısa bir açıklama yapmayı deneyebiliriz.

    ilk olarak, yer ve mekân arasında hangi bağıntılar bulunur? ikinci olarak, insan ve mekân arasında hangi ilişkiler vardır?

    köprü bir yerdir. ve böyle bir şey olarak, yeryüzü ve gökyüzünü, tanrısal olanları ve ölümlüleri içine alan bir mekân sağlar. köprü tarafından sağlanan mekân köprüye yakın ve uzak olan birçok farklı meydan içerir. bu meydanlar, sadece aralarında ölçülebilir bir mesafe olan konumlar olarak düşünülebilir; bu mesafe yunancası ‘stadion’ için her zaman bir yer açılmıştır ve bu da yalnızca konumlar aracılığıyla olmaktadır. konumlar aracılığıyla yer açılmış mekân, kendi türünde bir mekândır. o bir mesafe, ‘stadion’ olarak mekândır; zaten ‘stadion’ kelimesinin latincesi, yani ‘spatium’ da, bir ara mekândır. böylece insanlar ve şeyler arasındaki yakınlık ve uzaklık, yalnızca uzaklıklar, ara mekânın mesafeleri haline gelir.

    sadece ‘spatium’ olarak tasarımlanan bir mekânda, köprü yalnızca herhangi bir anda başka bir şey tarafından işgal edilebilen ya da yalnızca bir işaretle yer değiştirebilen belli bir konumdaki salt bir şey olarak görünür artık. dahası, ara mekân olarak mekânın uzunluk, genişlik ve derinlik’e göre, yalnızca yayılımlar olarak belirlenmesi de yeterli değildir. bu şekilde soyutladıklarımızı-çekip çıkardıklarımızı, latincesiyle ‘abstractum’u, üç boyutun saf çeşitliliği olarak tasarımlarız. nitekim bu çeşitlilik tarafından açılan yer artık mesafeler tarafından belirlenmeyecektir; o artık ‘spatium’ değildir, aksine sadece ‘extensio’ -yani uzamdır. fakat ‘extensio’ olarak mekândan yola çıkarak bir kez daha soyutlama yapabilir, yani analitik-cebirsel bağlantılara ulaşabiliriz. bu bağlantılar, çeşitliliğin saf matematiksel yapılarının olanaklılığı ile gelişigüzel çoklukta boyutlara yer açarlar. bu şekilde matematiksel olarak yer açılmış olan mekân diye adlandırabilir. fakat bu anlamdaki mekân, mekânlar ve meydanlar içermez. bu anlamdaki mekânda, hiçbir zaman yerleri, yani köprü türünden şeyleri bulamayız.

    bununla birlikte, yerler aracılığıyla yer açılmış mekânlarda, her zaman bir ara mekân olarak mekân ve yine bu ara mekânda saf bir uzam olarak mekân vardır. ‘spatium’ ve ‘extensio’ her zaman şeylerin ve bu şeylerin yer açtıklarının, mesafelere, sürelere ve yönlere göre ölçülmesi ve bu büyüklüklerin hesaplanması olanağını verir. fakat bu kavramların genellikle uzanıma sahip olan her şeye uygulanabilir oluşu, hiçbir durumda sayısal büyüklükleri, matematiğin yardımıyla ölçülebilen mekânların ve yerlerin özünün temeli yapmaz. modern fiziğin bile olguların kendileri tarafından, kozmik mekânın mekânsal ortamını, hareketin merkezi olarak cisim tarafından belirlenen bir alanlar birliği olarak tasvir etmeye nasıl zorlandığını burada tartışmamız mümkün değildir.

    gündelik yaşamda, özü yapı türünden şeylerde temellenen, yerler tarafından yer açılmış mekânları baştan sona geçeriz. eğer yer ve mekânlar, mekânlar ve mekân arasındaki bağıntılara dikkat edecek olursak, insan ve mekân arasındaki ilişkiyi düşünmemizde işimize yarayacak bir destek elde etmiş oluruz.

    insan ve mekândan söz edildiğinde, insanı bir tarafta, mekânı başka bir tarafta duruyormuş gibi duyarız. ancak mekân insan için karşıda duran bir şey değildir. mekân ne dışsal bir nesne ne de içsel bir yaşantıdır. insanlar ve onların dışında bir mekân yoktur; çünkü “bir insan” dediğimde ve bu sözcükle insanî bir tarzda yani oturması anlamında insanı düşündüğümde, “insan” sözcüğüyle daha şimdiden şeylerdeki dörtlü’de ikameti adlandırmış olurum. çok yakınımızda bulunmayan şeylerle ilişki kurduğumuz zaman bile, şeylerin kendileri arasında ikamet ederiz. öğretildiği gibi, uzaktaki şeylerin sadece tasarımları zihnimizde bulunuyor ve böylece uzaktaki şeylerin tasarımları zihnimizde ve kafamızda şeylerin yerine geçiyor değildir. eğer şimdi hepimiz bulunduğumuz noktadan itibaren heidelberg’deki eski köprüyü düşünecek olursak, köprünün bulunduğu yere yönelen bu düşünme sadece buradaki kişilerin yaşantılarından ibaret olmayacaktır, daha ziyade bu düşünme kendinde bu yerden [köprüden] uzakta durmayı sürdürdüğünde bile düşünmemizin özüne aittir.

    tam da bu noktadan itibaren köprünün oradayız ve bu bilincimizin bir tasarımsal imgesi de değildir. bulunduğumuz bu noktadan, her gün kayıtsızca nehri geçmek için kullanan birine göre, köprüye ve onun yer açtığı şeye çok daha yakın olabiliriz. mekânlar ve onlarla birlikte mekân daima ölümlülerin ikameti içinde yer açmışlardır. mekânlar, insanların oturmasını içlerine almak aracılığıyla açılırlar. ölümlüler vardır demek, oturanlar yoluyla – şeyler ve yerler arasında ikametlerinden ötürü mekânlar arasında durmayı sürdürmeleri demektir. ve sadece ölümlüler özlerine uygun olarak mekânlar arasında durmayı sürdürürler, mekânları baştan sona geçebilirler. bu mekânlardan başka mekânlara gitsek de, onlardan vazgeçmeyiz.

    aksine, her zaman mekânlar aracılığıyla gidip gelişlerimiz şimdiden eksik-noksan olsa bile, sürekli olarak uzağımızdaki ve yakınımızdaki yerlerin ve şeylerin arasında ikamete devam ederiz. konferans salonunun çıkışına doğru yürüdüğümde, daha şimdiden oradayımdır; eğer orada olmuş olmasaydım, oraya gidemezdim bile. ben hiçbir zaman sadece kendi başına kalmış bir beden olarak burada değilim, aksine ben şimdiden mekânda durmayı sürdüren olarak oradayım ve böylece mekânı baştan sona geçerim.

    ölümlüler “içe kapanıp”, kendi kendileriyle kaldıklarında bile, dörtlüye ait olmayı bırakmazlar. söylendiği gibi, aklımızı başımıza devşirdiğimizde, şeyler arasında ikametimizden asla vazgeçmeden, şeylerden uzaklaşarak kendimize döneriz. depresif durumlarda gerçekleşen şeylerle bağ yitimi bile, bu durumda kalış insanca olmasaydı, yani şeylerde bir ikamet olmasaydı, mümkün olamazdı. sadece bu ikamet insan varlığını belirlediğinde, aralarında bulunduğumuz şeyler bize hitap etmezler ve artık bizi ilgilendirmekten de çıkarlar.

    insanın yerlerle ve yerler aracılığıyla mekânlarla bağı, oturmasına dayanır. insan ve mekân arasındaki ilişki, özlüce düşünülmüş oturmadan başka bir şey değildir.

    yer ve mekân arasındaki deneyimlenmiş bağıntı tarzları üzerine, aynı zamanda insan ve mekân arasındaki ilişki hakkında da düşünürsek; yerlerin, şeylerin özüne bir ışık tutar ve onları yapı diye adlandırırız.

    köprü de bu türden bir şeydir. yer, inşa alanını mekânlara yerleştirerek, yeryüzü ve gökyüzünün, ölümlüler ve tanrısal olanların sadeliğini bir inşa alanı içine alır. yer, dörtlü’ye iki anlamda yer açar. yer, dörtlü’ye izin verir ve dörtlü’yü yerleştirir. her ikisi de, yani izin verme olarak yer açma ve yerleştirme olarak yer açma birbirlerine aittir. iki anlamlı yer açma olması bakımından yer dörtlü’yü gözetmedir ya da aynı anlamda söylendiği gibi: ‘huis’, bir evdir. böyle yerler türündeki şeyler, insanların ikametini barındırırlar. bu türden şeyler, dar anlamda gerekli konutlar olmasalar bile, birer barınaktırlar.

    böyle şeyleri açığa çıkarmak inşa etmektir. inşa etmenin özü, bu şeylerin özelliğine uymasına dayanır. bu şeyler, mekânların ortaya çıkmasını sağlayan yerlerdir. işte tam da bu yüzden inşa etmek yerleri diktiği-kurduğu için mekânları tesis etmek ve birleştirmektir. inşa etmek, yerler açığa çıkardığı için, yapıların şeysel yapısındaki ‘extensio’ ve ‘spatium’ olarak mekânı da, zorunlulukla yerlerden oluşan mekânları da birleştirmeyle birbirine katar. ancak inşa etmek, hiçbir zaman ‘mekânı’ biçimlendirmez. ne doğrudan, ne dolaylı olarak. bununla birlikte inşa etmek, yerler olarak şeyler ürettiği için mekânların özüne ve ‘mekânın’ kendi özkaynağına herhangi bir geometri ya da matematikten daha yakındır. inşa etmek, dörtlü’ye bir inşa alanı için yer açan yerleri diker-kurar. inşa etmek; yeryüzü ve gökyüzünün, tanrısal olanların ve ölümlülerin birbirlerine ait oldukları sadelikten, yerlerin kurulması için inşa etme buyruğunu kabul eder. dörtlü’den ayrı olarak inşa etmek, her defasında tesis edilen yerler aracılığıyla yer açılmış mekânların çakışmalarını ve birbirleriyle kıyaslanmalarını sağlayan tüm ölçütleri kendi üzerine alır. yapılar dörtlü’yü saklar. yapılar, dörtlü’yü kendilerine özgü bir tarzda koruyan şeylerdir. dörtlü’yü korumak, yeryüzünü kurtarmak, gökyüzünü kabul etmek, tanrısal olanları beklemek ve ölümlülere eşlik etmek; bu dörtkatlı koruma, oturmanın en sade özüdür. böylece gerçek yapılar özünde oturmayı belirler ve bu özde barınırlar.

    tarif edilmiş inşa etme, kusursuz bir oturmaya bırakmadır. tam da bu şekilde belirlendiğinde, inşa etme şimdiden dörtlü’nün çağrısına uymuştur. krokilerin-taslakların tasarlanışına uygun bölgeler açan inşa etmeye ilişkin bütün planlar, bu uygunluğa dayanır.

    diken-kuran inşa etmenin özünü, oturmaya bırakma üzerinden düşünmeye çalıştığımızda, inşa etmenin tamamlanmasını sağlayan açığa çıkarmanın tam olarak nereye dayandığını açık bir şekilde deneyimlemeye başlarız. genellikle açığa çıkarmayı nihai anlamda bitmiş bir yapı biçiminde bir sonuca götüren etkinlik olarak alırız. açığa çıkarma bu biçimde tasarlanabilir: böylece doğru bir şeyi kavramış oluruz, ama aslında bir şeyleri getiren, ortaya koyan özüne dokunamamış oluruz. çünkü inşa etmek, dörtlü’yü bir şey içine, köprüye doğru getirir ve bir yer olarak şeyi, zaten orada bulunanda, ilkin bu yer aracılığıyla yer açılanda ortaya koyar.

    açığa çıkarmak kelimesinin yunancası ‘tikto’dur. ‘tekhne’, ‘teknik’ kelimesi, bu fiilin kökü olan ‘tec’e aittir. yunanlılar için tekhne ne sanat ne de zanaat anlamındaydı, tersine şu anlamda kullanılıyordu: bir şeyi, içinde bulunan her şeyle, şu ya da bu şekilde görünmeye bırakmak. yunanlılar ‘tekhne’yi, yani, açığa çıkarmayı, görünmeye bırakmak anlamında düşünüyorlardı. bu anlamda düşünülen ‘tekhne’, antik dönemden bu yana mimarlık sanatında gizli olarak bulunur. son zamanlarda ise, makine tekniğinde daha da gizli bir şekilde bulunmaya devam ediyor. ama inşa eden açığa çıkarmanın özü, ne yapı sanatı anlamında ne de mühendislikteki anlamında ne de bu ikisinin birlikteliğinde yeterince düşünülebilir. tekhne’yi sadece yunanca kökenindeki gibi açığa çıkarılan bir şeyi, daha önce orada bulunan şeylerin arasına, orada bulunan bir şey olarak getirmek anlamında sadece görünmeye bırakmak olarak düşünecek olsak bile, inşa eden açığa çıkarmayı tam anlamıyla belirlemiş olmayız.

    inşa etmenin özü oturmaya bırakmaktır. inşa etmenin özünün gerçekleşmesi, mekânlarını birleştirme aracılığıyla yerler dikmek-kurmaktır. sadece oturabildiğimizde inşa edebiliriz. şimdi bir süre, kara orman’daki bir çiftlik evini düşünelim, iki yüz yıl kadar önce köylülerin oturmasıyla inşa edilmiştir bu ev. burada, yeryüzünü ve gökyüzünü, tanrısal olanları ve ölümlüleri, şeylerin sadeliğine kabul eden yapabilme gücünün kararlılığıdır evi düzenleyen. çiftlik evini, dağın güneye bakan yamacına, rüzgârdan korunaklı bir yere, pınarın yanı başında çayırların arasına o yerleştirmiştir. ta aşağılara dek uzanarak, uzun kış gecelerinde evin odalarını fırtınadan koruyan ahşap çatının karların yükü altında dayanmasını sağlayan eğimini veren odur.

    ailenin toplandığı masanın arkasına bir tanrı köşesi koymayı da unutmamıştır, odanın içinde beşiğin ve ölüm ağacının çünkü oralarda tabuta böyle derler duracağı kutsal mekânlara yer açmış ve böylece farklı nesillerin tek bir çatı altında ömürlerini sürebileceği şekilde tasarlamıştır odayı. kaynağını oturmaktan alan ve hala şeyler olarak onun araç gerecini kullanan bir zanaat inşa etmiştir çiftlik evini.

    sadece oturabildiğimizde inşa edebiliriz. kara orman’daki çiftlik evinden söz ederken, böyle evler inşa etmeye dönmemiz gerektiğini ya da dönebileceğimizi söylemek istemiyoruz, aksine bu örnekle olmuş bitmiş bir oturma aracılığıyla, bu evin nasıl inşa edilebildiğini göstermeye çalışıyoruz.

    ama oturmak varlığın temel niteliğidir, bundan ötürü ölümlüler vardır. belki oturmak ve inşa etmek hakkında düşünmek için giriştiğimiz bu çaba, inşa etmenin oturmaya ait olduğunu ve özünü oturmaktan nasıl aldığını, biraz daha açık bir biçimde ortaya koymamızı sağlayacaktır. oturmanın ve inşa etmenin, sorulmaya değer olduklarını ve böylece hâlâ düşünülmeye değer bir şey olduklarını gösterebilirsek, bu kadarı yeterli olacaktır. bununla birlikte düşünmenin kendisinin de, farklı bir tarzda olsa da, tıpkı inşa etmek gibi oturmaya ait olduğunu, burada denediğimiz düşünme yoluyla gösterebiliriz belki. inşa etmek ve düşünmek her defasında kendi özellikleri bakımından oturmak için gereklidirler. ancak her ikisi de, birbirlerini dinlemek yerine, kendi işleriyle meşgul oldukları için, oturmaya karşılık gelmekte yetersiz kaldılar. her ikisi de inşa etmek ve düşünmek oturmaya ait olurlarsa, kendi sınırları içinde kalarak, birinin olduğu kadar öbürünün de uzun deneyimler ve sürekli bir uygulamadan geldiğini bilecek olurlarsa, birbirlerini dinleyebilirler.

    oturmanın özü üzerine düşünmeyi arıyoruz. yolumuz üzerindeki en yakın adımımız şu soru olacaktır: endişe verici çağımızda oturmanın durumu nedir? her yerde konut sıkıntısından söz ediliyor. sadece konuşmakla yetinilmiyor, harekete de geçiliyor. bu sıkıntıyı yeni konutlar temin ederek, yeni konut yapımlarını destekleyerek, bütün yapı işlerini planlayarak gidermeye çalışıyoruz.

    konut eksikliği ne kadar sert ve zorlayıcı, engelleyici ve tehlikeli bir hale gelirse gelsin, oturmanın asıl sıkıntısı konut eksikliği değildir. asıl konut sıkıntısı, büyük yıkımlar ve dünya savaşlarından, yeryüzü nüfusunun artışından ve işçi sınıfının içinde bulunduğu durumdan önce de vardı. asıl oturma sıkıntısı, ölümlülerin daima yeniden oturmanın özünü aramasındadır, oysa ölümlülerin ilkin oturmayı öğrenmeleri gerek. ya insanın yersiz yurtsuzluğunun nedeni, insanın sıkıntı olarak asıl oturma sıkıntısı olduğunu bile düşünmemiş olmasıysa? insan bu yersiz yurtsuzluğu düşünmeye başladığında, bu sefaletten de kurtulacaktır. doğru düşünüldüğü ve hatırdan çıkarılmadığı sürece, ölümlüleri oturmaya çağıran tek çağrı budur.

    peki, ölümlüler, kendi özünün tamlığında oturmayı gerçekleştirmek için üzerlerine düşeni, kendi başlarına yerine getirmekten başka bu çağrıya nasıl karşılık verebilirler? oturmadan hareketle inşa ettiklerinde ve oturma üzerine düşündüklerinde bunu başaracaklardır. ''