1. ekşi sözlükten "harry tuttle" nickli yazarın şu entry'si zaten yeterince karmaşa içerisindeki zihnimdeki bazı soru işaretlerini kanattı...

    !---- spoiler ----!

    aşklar, aile sevgisi, evlat sevgisi, doğa sevgisi, vatan sevgisi ve hatta yaratıcı sevgisi vs. bunların hiçbiri gerçek değil. değişik nevrozların ve psikozların etkisi altında gelişiyor. o yüzden de, daha doğrusu, duyguların gerçek veya samimi olmaması demek, belirli koşutlar altında gerçekleşiyor olması demektir.

    tanıdığım işinde gücünde çok başarılı biri vardı. dostları, aile hayatı, eşi çocukları vs. her şey yolundaydı. sonra kendisinde bir hastalık baş gösterdi. günbegün eriyip gidiyordu. zamanla herkes onu terk etmeye başladı; eşine varana kadar herkesin yanından bir bir ayrılışını izledi yatağında. geriye hiç kimsesi kalmadığında da vefat etti.

    insanların tümüyle böyle olmadıklarını söyleyeceksiniz. stefan zweig'in ungeduld des herzens romanında olduğu gibi insanın birilerine karşı acıyıp, merhamet duyarak yanından ayrılmayabileceklerini söyleyeceksiniz. öyleyse bu hangi psikolojik faktörlerle gerçekleşiyor. körlük romanında olduğu gibi dünyada bir duyumuz aniden yerinden kalksaydı, bir anda duygularımız nasıl değişirdi? hangi koşullar altında ahlaklı, hangi topluluklar içinde merhametliyiz?

    bütün bir dünyada büyük bir yalnızlık içerisindeyiz. herkes vakit geçirebileceği bir şeyleri, birilerini arıyor. bu dünyada insana dair organik hiçbir duygu yok. yaşa ve öl.

    !---- spoiler ----!

    eğer gerçeği gerçekten bilmek istiyorsan, yaşamında bir kez olsun bütün şeyler hakkında şüphe et demiş descartes. şu "düşünüyorum öyleyse varım." diyen adam, bana göre yaşamın sırrını çözen insan...

    bu konuda bazı çelişkiler yaşıyorum. tarihe bakıyorsun, birbirinden muazzam edebi eserler, aşk üzerine yazılmış eşsiz şiirler var. hepsi de insanın içinde anlam veremediği bir noktaya temas ediyor. aşk gibi uçuk bir kavramı inanılabilir ve yaşanılabilir kılıyor. öte yandan soğuk bir gerçeklik sana bunun zihinsel bir sorun olduğunu fısıldıyor tereddütte kalıyorsun. yine aynı tarih pek çok kahramanlık hikayesi barındırıyor, ilham veren hikayeler. öte yandan yine aynı fısıltı bunun sinsi bir ego patlaması olabileceğini söylüyor. kahramanlık duygusunun yarattığı egosal tatminin boyutu kendi canından vazgeçebileceğin bir eşiğe ulaştırır mı insanı sence sözlük? büyük değişimler yaratan büyük liderler, hayatını tek bir amaca adayan insanlar aslında derinlerde o kadar da ulvi olmayan tetiklemeler sonucu mu oldukları kişiler oldular? buz gibi soğuk ve insanın kaçmak isteyeceği bir gerçeklik olurdu bu.

    belkide gelişen teknoloji bizi yozlaştırdı ve o yüzden bütünüyle yapaylaştık. hayatımız kolaylaşırken duygularımız yapaylaşmış olabilir. bu da geçmişi masumlaştırır ve duyguların gerçekliğine zarar vermeyen bir gerçekliğe ulaştırtır bizi. belkide bizim içinde bulunduğumuz toplum yozlaşmıştır ve içinde bulunduğumuz toplum bakış açımızı olumsuz etkiliyordur. sonuçta son onbeş yılda hızla yozlaşan, zengin müteahhitlerin yükselişe geçtiği, insanların reel çıkarları ön plana aldığı, manevi kazanımların hor görüldüğü ve daha pek çok iğrençliği içinde barındıran saçma sapan bir sürecin içerisindeyiz. belki bu bakış açımızı etkiliyordur veya bu da gerçeklerden kaçmak için bir bahanedir...

    ruh var mı gerçekten? tanrıyı siktiret, tanrı olsa da faydalı veya insanları umursayan bir varlık olmadığı belli. gerçi devlet liderlerinin bile(ütopik küçük devletler hariç) sıradan vatandaşı kaale almadığı bir dünyada tanrının insanları umursaması beklenebilir mi emin değilim fakat ruh var mı? karnımı parçalasalar ruhumu görebilirler mi? hayır... kafatasımı ikiye ayırsalar ruhumu bulabilirler mi? hayır... o zaman ruh yok mu? peki sanat... ruh yoksa neden sanat diye bir şey var? analitik çalışan ve organik yapısından dolayı faydacı bir yapıya sahip varlıklarsak neden sanat var? neden güzel bir şiirden, romandan, tablodan veya müzikten etkileniyoruz? neden bu tarz şeyler üretiyoruz?

    her şeyi geçtim, sanatı da bir kenara bırakırsak en ilkel dürtümüz olan cinselliği ele alalım. bütün hayvanlar kendi türü içerisinde aynı şekilde seks yapar, ürer. insan türünün cinselliği neden bu kadar benzersiz? sadece gelişmiş zekamız mı bizi bu kadar farklı kılıyor. yüzlerce farklı fantezi türü var. bu sadece beynin hazzı yükseltmek için geliştirdiği yöntemler mi yoksa ruhum buna katkısı ve etkisi var mı?

    her şeyi soğuk bir gerçeklik çerçevesinde ele aldığımızda belli bir zeka seviyesine ve farkındalığa sahip bütün insanların umursamaz hedonistler olması gerekirken neden zadece aptallar bu grubun içerisinde? ahlak kuralları göreceli ve tartışmaya açık, toplumdan topluma değişiklik gösteriyor fakat vicdan dediğimiz şey neden var? hiç kimsenin farketmeyeceği ve hiç bir yaptırıma uğramayacağımız bir durumda dahi vicdanımızı etkileyen bir durumla karşı karşıya kaldığımızda neden acı duyarız? bu yıllardır uygulanan toplum ve ahlak kuralları gereği genlerimize işlemiş bir şey mi yoksa ruhun varlığının bir yansıması mı? kendimden yola çıkarsam; belli bir yaşa kadar belli bir dinin öğretilerine maruz kalmış ve belli bir dine inanmış olan ben neden dine zıt olan eylemleri gerçekleştirirken veya toplum tarafından ahlaksızlık olarak görülen eylemleri gerçekleştirirken vicdan azabı duymuyorum? örneği daha da açarsak semavi dinlerde "zina" büyük günahlardan biri olarak görülür ve evlilik dışı ilişki toplum tarafından ahlaksızlık olarak nitelendirilir. fakat ben hiç bir zaman birisiyle evlilik dışı ilişkiye girdiğim için vicdan azabı çekmedim ama birisine tecavüz etmiş olsaydım vicdan azabı çekerdim. yani kendi perspektifimden baktığımda, kendimi baz aldığımda ahlak ve toplum kurallarıyla vicdanım ayrı kulvarlarda ilerliyor. bu vicdan dediğimiz soyut kavramın ruhun bir yansıması olduğunu ispatlar mı?

    asıl sorun ne biliyor musun sözlük? hayatın siktiriboktan, anlamsız ve soğuk materyalizmden ibaret olmadığına kendimi ikna etmek istiyorum ama somut gerekçelerle ve elle tutulur verilerle bunu yapmak istiyorum. bunu semavi saçmalıklarla yapacak zeka seviyesinde değilim, deistim ben. belki bir deistin ateizme geçiş sürecinin sancılarını çekiyorum veya hayatın gerçek anlamını bulmanın eşiğindeyim. sembolik olarak kalbim hayatın soğuk materyalist makaniklerden ibaret, anlamsız bir süreç olmadığını söylerken beynim tam aksini iddia ediyor. neden duygusal ve ruhsal konuları kalp sembolize ediyor ki? neden karaciğer, akciğer veya başka organlar değil? aşık olduğumuzda kalbimizin ritmi değiştiği için mi? bazen nefesimiz de kesilmez mi? nefes almak da hayati bir öneme sahip değil mi? akciğer de pekala romantik bir organ olabilirdi. belkide estetik olmadığı için. belki kalp yalnız olduğu için kalp seçildi, beklide iki insan birbirine sarıldığında kalpleri yan yana geldiği için... hangisi gerçek sözlük, hangisi gerçek...

    yazıyı william shakespeare'in hamlet tiradıyla bitirmek daha uygun olacaktır;

    !---- spoiler ----!

    olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!
    düşüncemizin katlanması mı güzel zalim kaderin yumruklarına, oklarına
    yoksa diretip bela denizlerine karşı
    dur, yeter demesi mi?
    ölmek, uyumak sadece!
    düşünün ki uyumakla yalnız
    bitebilir bütün acıları yüreğin,
    çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.
    uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü.
    çünkü, o ölüm uykularında
    sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından
    ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
    bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan.
    yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına?
    zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine
    sevgisinin kepaze edilmesine
    kanunların bu kadar yavaş
    yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine
    kötülere kul olmasına iyi insanın
    bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?
    kim ister bütün bunlara katlanmak
    ağır bir hayatın altında inleyip terlemek
    ölümden sonraki bir şeyden korkmasa
    o kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya
    ürkütmese yüreğini?
    bilmediğimiz belalara atılmaktansa
    çektiklerine razı etmese insanları?
    bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
    düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
    yürekten gelenin doğal rengini.
    ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
    yollarını değiştirip bu yüzden
    bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.

    !---- spoiler ----!
  2. deneyler, henüz bir öğrenme süreci yaşamamış bebeklerde bile empatinin ve iyiyi kötüye tercih eden bir sezginin, adalet duygusunun bulunduğunu göstermektedir.

    “ahlak” diğer birçok din açısından olduğu gibi islam dini açısından da oldukça önemli bir konudur. felsefe tarihi incelenirse, “ahlakın doğuştanlığı” iddiasına, temel olarak, üç tür cevabın verildiği görülür: bunlardan birincisi insanların “boş levha” (tabula rasa) bir zihinle doğduğu, yani ahlakın doğuştan olmadığı iddiasıdır. ikincisi insanların doğuştan sahip olduğu ahlaki özelliklerin tesadüfi doğal süreçlerle oluştuğu iddiasıdır. üçüncü ve bu yazıda en iyi açıklama olduğunu savunacağım iddia ise bu özelliklerin, allah tarafından insanlara yerleştirildiği düşüncesidir.

    doğuştan ahlaki özelliklere sahip miyiz?

    doğuştan ahlaki özelliklerin var olduğunu modern psikoloji ve bilişsel bilimler alanından gelen birçok veri desteklemektedir ki, bu verilerin çoğu yenidir ve önemli bilimsel dergilerde yayımlanmışlardır. birçok felsefeci “empati”nin, ahlakın en temel unsurlarından biri olduğunu söylemiştir. simner ve dimion gibi psikologlar, yeni doğmuş bebeklerin başka bebeklerin ağlamasına verdikleri reaksiyonları deneysel çalışmalarında gözleyerek, doğuştan “empati” gibi çok kompleks bir özellikle ilgili unsurlara sahip olduğumuzu gösterdiler. birçok farklı deneyde, yeni doğan bebeklerin, başka bebeklerin ağlamasını duyunca ağlamaya başladıkları ve stres özellikleri gösterdikleri saptanmıştır. bu reaksiyonların gerçekten ağlamaya karşı mı, gelen sese karşı mı olduğunun anlaşılması için yeni doğan bebeklere aynı şiddette başka sesler, sentetik ağlama veya kendi ağlamaları dinletilmiş, ancak bebekler bu seslere karşı diğer bebeklerin ağlamasına gösterdikleri reaksiyonu göstermemişlerdir.

    hamlin, wynn, bloom ve diğer bazı psikologlar, bir yaşın altındaki bebekler için; içinde yardımcı, engelleyici ve nötr kuklaların olduğu deneyler oluşturdular. çocuklara kuklalar seyrettirildikten sonra çocuklar, yardımcı ve engelleyici kuklalar arasında tercihte bulunmak için teşvik edildiler ve çocukların belirgin şekilde yardımcıları engelleyicilere tercih ettikleri görüldü. çocuklar yardımcı ile nötr kuklalar arasında yardımcıyı, engelleyici ile nötr kuklalar arasında ise nötr olanı seçtiler.

    diğer bazı deneylerde, iki yaşın altındaki çocuklara, top oynayan ve bazılarının “iyi” bazılarının “kötü” olduğu kuklalar seyrettirildi. çocukların önüne bu kuklalar getirildiğinde; “iyi kuklaları” ödüllendirdikleri “kötü kuklaları” cezalandırdıkları (örneğin kafalarına vurdukları) gözlemlendi. bebeklerin, bir öğrenme süreci olmaksızın yaptıkları bu tercihler, doğuştan ahlaki özelliklerimiz olduğunun deneysel destekleridir. empati gibi çok kompleks bir kavramı, iyiyi kötüye tercih eden bir sezgiyi, ödüllendirme ve cezalandırmayı kapsayan bir adalet değerlendirmesini gerektiren bu tip yargıların; bir öğrenme süreci olmadan bu kadar küçük yaşta kullanılması, bunların doğuştan var olduğunun bir göstergesidir. yakın dönemde -az bir kısmına burada değinilen- birçok bilimsel çalışma, ahlak ve diğer alanlarda “boş levha” zihin görüşüne tamamen veda edilmesi gerektiğini ortaya koymuştur.

    tesadüflerin eseri mi, allah’ın planı mı?

    doğuştan ahlak ile ilgili özelliklere sahip olduğumuzu kabul eden bazı ateistler, bu özellikleri, kör-tesadüfi süreçlerle, özellikle de doğal seleksiyonla açıklamaya çalıştılar. burada altı çizilmesi gerekli önemli husus şudur: tektanrılı dinler açısından önemli olan, bu doğuştan özelliklerin; evrim veya doğal seleksiyonla oluşup oluşmadığı değil, kör-tesadüfi süreçlerle mi yoksa allah’ın planıyla mı oluştuğudur. zira islam gibi tektanrılı dinlerde, allah’ın yaratışlarını, en çok “aracı-sebepler” vasıtasıyla meydana getirdiğine inanılır: allah, yağmuru yağdırırken bulutları, insanı yaratırken anne ve babasının bir araya gelmesini aracı-sebepler olarak kullanır. o zaman -her ne kadar çok tartışılmış olsa da- allah’ın, evrimi ve doğal seleksiyonu aracı-sebepler olarak kullanmış olmasında temel tektanrıcı inançlara aykırı bir yön bulunmadığı kanaatindeyim. nitekim doğal seleksiyonlu evrim teorisinin babalarından wallace’ın, neo-darwinizm’in babalarından dobzhansky’nin ve insan genomu projesinin başındaki collins’in de içinde yer aldığı birçok ünlü biyolog, felsefeci ve ilahiyatçı, tektanrılı dinlerle evrim teorisini çelişkili görmemişlerdir.

    doğuştan ahlaki özelliklerimizin allah’ın bir planı ile oluştuğu görüşünün, bunların kör-tesadüfi süreçlerle oluştuğu görüşünden daha iyi bir açıklama olduğunu, iki hususa dikkat çekerek savunacağım: 1.ahlaki farkındalık; 2. rasyonel temel

    ahlaki farkındalık

    genel tektanrıcı inanç, insanların hayvan ve bitkilerden farklı bir şekilde ahlaki sorumluluğu olduğu yönündedir. kendi türünden birine yardım etmek gibi, insan ve bazı diğer canlılarda gözlenen benzer bir “fedakar” davranışı örnek olarak ele alırsak, bunun “ahlaki farkındalık” ile yapılıp yapılmamış olması arasında önemli fark vardır. hayatını feda edecek şekilde “fedakar” bir davranışı yapan arıların, bu davranışlarını, bilinçli bir şekilde iyi-kötü ve doğru-yanlışın “farkında” olarak ve ahlaki tercihte bulunarak değil de, genlerinde bulunan kodun “farkındalıksız” uygulayıcıları olarak gerçekleştirdikleri hususunda böcekbilimcilerin çoğunluğu hemfikirdir. insanların doğuştan ahlaki özellikleri ise, sadece otomat gibi bir hedefe yönelmelerinin ötesinde, diğer canlılardan farklı bir şekilde “iyi-kötü, doğru-yanlış, adaletli-adaletsiz” gibi temel kavramların “farkındalığıyla” ahlaki seçim yapacak bir kapasiteyi de kapsamaktadır.

    kör-tesadüfi süreçler sonucunda, “ahlaki farkındalık” gibi çok kompleks ve insana has bir özelliğin ortaya çıktığı iddiası mantıklı gözükmemektedir. fakat kör-tesadüfleri dışlayan ve ahlaka, allah’ın yaratma planı içerisinde özel anlamlar yükleyen tektanrıcı dinler açısından, diğer canlılardan farklı olarak insana has ve kompleks böylesi bir özelliğin verildiğini düşünmek için –r. swinburne’ün de dikkat çektiği gibi- iyi nedenler vardır. sonuçta insanların, doğuştan sahip olduğu “ahlaki farkındalık” özelliğinin olması, allah’ın insanı yarattığı doğruysa olası bir beklentiyken, ateist yaklaşım doğruysa umulmayacak bir özelliktir. “neden insana has ve kompleks bir özellik olan ‘ahlaki farkındalık’ oluştu?” sorusu, allah’ı merkeze alan bir varlık anlayışı (ontoloji) içerisinde ateist anlayıştan daha iyi cevap bulmaktadır.

    ahlakın rasyonel temeli ve allah

    burada yanlış bir anlama olmaması için şu hususun altını çizmeliyim: birçok ateist, tektanrılı dinlerin inananlarından elbette çok daha ahlaklı olabilir. ateist böyle olmakla, başta bahsedilen doğuştan özelliklerle uyumlu davranmaktadır. fakat burada tartışılan sorun “ahlaklı olup olmama” değil, bu halin “rasyonel temelinin” olup olmamasıdır.

    ateistler, söz konusu doğuştan özellikleri kör-tesadüfi süreçlerin neticesi olarak değerlendirdikleri için, ateist biyologlar ruse ve wilson gibi, ahlakı bir “yanılsama” olarak görmek durumundadırlar. (nietzsche ve sartre gibi ünlü ateist filozoflar da allah’ın yokluğunda ahlaki değerlerin doğruluk değeri kalmayacağına dikkat çekmişlerdir.) ahlakın en önemli özelliklerinden biri “bağlayıcılığı”dır. ancak “öldürmeyeceksin” veya “çalmayacaksın” gibi ilkelerin bağlayıcı özelliğine “rasyonel temel” bulunabilirse, ahlakın rasyonel temeli olduğu söylenebilir. doğuştan ahlaki özelliklerimiz, ahlaki eylemin gerçekleşmesine bir destek olmasının yanında, kompleks ahlaki kavramları bilmemizi ve ahlaki farkındalığa sahip olmamızı sağlamaktadır; fakat bu özellikler, kör-tesadüfi süreçlerin bir ürünü olarak kabul edilirse, ahlaki emirlerin bağlayıcılığı için “rasyonel temel” sunamaz. insanların çıkarları, arzuları ve tutkuları -kimi zaman- ahlaki gerekliliği yerine getirmemeye sebep olabilir.

    örneğin yere düşen, içi para dolu bir cüzdanın, hiç kimsenin görmeyeceğinin garanti olduğu ve bu parayla hayatın sonuna kadar rahat yaşanabileceği bir durumda, “çalmayacaksın” ahlaki ilkesi gereğince alınmaması için, -allah’ın varlığı yok kabul edildiğinde- herhangi bir “rasyonel temel” bulunamaz. bahsedilen doğuştan özellikler veya çeşitli kültürlerin verdiği eğitimin şekillendirmesi elbette parayı iade etmeyi sağlayabilir ama bunun “rasyonel temeli” ateist dünya görüşüyle gösterilemez. zira natüralist-ateist anlayışa göre doğa dışında varlık yoktur; fiziksel olarak doğa ise itme-çekme, dalga-parçacık, madde-enerji gibi unsurlardan oluşmuştur ve doğanın bu özelliklerinin hiçbirisinde, ahlakın zaruri şartı olan bağlayıcılığının temellendirilebileceği bir zemin bulunamaz. fakat insanın üstünde bir otorite olan allah’ın emirleri, her koşulda, ahlakın bağlayıcılığı için gerekli “rasyonel temeli” sağlamaktadır. insanı kör-tesadüflerin sonucu kabul eden bir anlayış, insanın diğer canlılardan farklı olarak ahlaki özellikleri olması gerektiği görüşüne “rasyonel temel” bulamaz. bu anlayışı kabul edenler, ellerini yıkarken bakterileri öldürmeleriyle, suçsuz bir insanı öldürmeleri arasındaki fark gibi, çok temel bir ahlaki görüşü bile temellendiremezler. her şeyin tesadüflerle birbirinden evrimleştiği bir anlayış açısından, insan hayatını bakterilerden daha anlamlı kılacak “rasyonel temel” nedir?

    burada ateistlerin cevap vermesi gereken çetin soru şudur: neden doğa, ancak allah varsa “rasyonel temeli” olacak doğuştan ahlaki özellikler oluşturmuştur? doğal süreçleri allah’ın aracı-sebepleri olarak gören tektanrıcı dinler açısından, bu doğal süreçlerin, gözümüzü allah’a çevirtmesi beklenecek bir durumdur. fakat ateist doğa anlayışı açısından, sadece bu dünyadaki yaşam ve genleri aktarma mücadelesiyle ilgili olarak oluştuğu düşünülen doğuştan ahlaki özelliklerimizin, ahlaklı yaşama ilkesini “rasyonel” kılacak bir yönü yoktur.

    sonuçta modern bilimin verileri, doğuştan ahlaki özelliklerimizin var olduğunu göstererek “boş levhacı” yaklaşımları geçersiz kılmıştır. insanların doğuştan sahip oldukları, insan türüne has ve çok kompleks bir özellik olan “ahlaki farkındalık” ve bu doğuştan özelliklerin ancak allah varsa “rasyonel temel” bulacak olması; bahsedilen doğuştan özelliklerin allah tarafından insanlara yerleştirildiği görüşünün ateist yaklaşımdan daha iyi bir açıklama olduğunu göstermektedir. (c.taslaman)
  3. insanı insan yapan şeylerin başında sanırım mantık kavramı geliyor. mantık dediğimiz şey bilinç ile bilinç altını bir şekilde birbirinden ayıran bir araç. daha doğrusu kaosu engelleyen ya da kontrol eden bir denetim sistemi.
    insan, bu denetim sistemini de diğer tüm sistemierini kontrol ettiği şeyle kontrol ediyor. hormonlarla.

    duyguların gerçek olmaması demek biraz tuhaf olmuş. çünkü duyguların varlığına anlam katan şey zaten hormonlardır. başlığı tam anlamadım gerçi. insanların riyakar olmasından mı bahsediyor, yoksa duygu denilen şey var ama biz insan olarak yaşadığımız şeyi duygu mu sanıyoruz da yaşayamıyoruz? neyse.

    hormonlarımız bizi biz yapıyor. nasıl ve nerede salgılanacağını da sanırım yine başka hormonlar kontrol ediyor. ama en nihayetinden bir şeye karşı tepki vermek ya da duygu belirtmek için o şeyin varlığını anlamak gerekiyor.
    insan, bir şeye karşı duygu belirtmesi için önce o şeyi fark eder. bu farkındalığa ulaşabilmek için o şeyin bir şekilde hissedilmesi gereklidir. gereken bu his, yine kendi içimizde bir dünya ile mümkündür. ne demek bu?

    şöyle;
    gün doğumunda yaşadığınız romantizm bir duygu halidir. ama bu duygu haline ulaşmak için bir takım reaksiyonlara yataklık etmelisiniz.

    güneş doğar, ışık saçar, dağlardan süzülür, renkler yumuşar ve sonra sertleşir... bu her durumda insanları etkileyen bir durumdur. ama bunlar olurken içinizdeki bu farkındalıklar duyu organlarınız tarafından tespit edilir. bu tespitlerin yarattığı elektrik akımları hormon bezlerinizi, geldiği yüke göre uyarır. kiminde rahatlık, kiminde gerginlik, kiminde anıların olduğu bölümün açılması ve kimine göre de bir huzur yayılır bünyede.
    ama her ne şekilde olursa olsun, hormonun salgılanma durumu değil, hormonlarınızı ve belki de algılama şeklinizi belirleyen elektrik yükleridir o anı ve hisleri belirleyen.

    işte bundan dolayıdır ki, insan önce bakir doğayı alır, sonra yaşanmışlıklarını biriktirir, işler ve sonra onu doğaya bırakır. buna duygu denir bana göre.
    dünya' daki her şey insan ve hayvan duyusunun, algılamasının ve dahası elektriğinin birer eseridir. önce etklenir, sonra etkileriz çünkü.

    evrene mesaj gönderme seramonisinin temelinin de bununla ilgili diye düşünmeme neden olan duygular, aslında; gerçek mi yoksa yalan mı olduğundan çok ne olduğunu anlamayı hak eden bir gerçektir.