john locke

Kimdir?

john locke, bristol yakınlarında, wrington'da doğdu. kumaş ticareti ile uğraşan bir aileden gelmektedir. babası ticaretle uğraşmak yerine noterliği tercih etmiştir, ibadetle sadelik isteyen püriten mezhebinin koyu bir taraftarıydı. locke'un daha sonra öne sürdüğü öğrenim kuramlarında babasının büyük etkisi sezilir. locke yüksek öğrenimini oxford üniversitesi'nde yaptı, en çok tabiat bilimleriyle tıp okudu. hayata atıldıktan sonra hem yazar, hem de siyaset adamı olarak çalıştı. önce brendenburg dükalığı'nda ingiliz elçiliği katibi olarak bulundu. ingiltere'ye döndükten sonra da 8 yıl shaftsbury adında bir ingiliz aristokratının yanında özel hekimlik yaptı. 1683'te shaftsbury'nin hollanda'ya kaçmak zorunda kalması üzerine locke da ingiltere'den ayrıldı. ancak 1689'da ikinci ingiliz devrimi başarı kazanınca ingiltere'ye dönebildi. ancak daha sonra tekrar fransa'ya iltica etmek zorunda kaldı.

  1. descartes'in savunduğu nativistik görüşün aksini iddia ederek aklın bilgiyi edinme yollarıyla ilgili tam tersi yönde iddiaları olan filozof.

    nativistik görüşe göre bilgi doğuştan geliyordu.
    ancak locke insanların doğduklarında hiçbir bilgiye sahip olmadıklarını savunuyordu.

    buna rağmen tanrı gibi doğuştan gelme ihtimali olan kavramlar olduğunun da bilincindeydi.
    bu tür kavramların doğuştan gelmesinin imkansızlığını, bunların çocuklukta öğretilen şeyler olduğunu ve insanların tam olarak hatırlayamadıkları bir döneme denk geldiğini söyleyerek açıklayan locke, tanrı ve benzeri kavramları salt alışkanlığa ve öğrenmeye bağlamıştır.

    peki bilgi doğuştan gelmiyorsa onu nasıl elde ederiz sorusuna ise şöyle cevap verir: "tüm bilgimiz deneyimlerden kuruludur ve bilgi eninde sonunda kendi kendisinden türer."
  2. liberallerin pek sevip zevkle alıntıladığı filozoflarımızdandır.
    locke okurken böyle bi iyimserlik gelir adama özellikle siyaset hususunda. neden? çünkü öncesinde cromwell dönemi falan korkutucu bir hobbes gerçeği var.. tırsıyorsunuz amk.
  3. john locke'u iyi anlayabilmek için jean jacques rousseau'yu da iyi analiz etmek lazım. o yüzden iki filozofu birlikte değerlendirmek istiyorum benzerlikler ve farklılıklarıyla:

    öncelikle, rousseau, milli iradeci görüşe sahip bir filozoftur. ona göre:

    milli iradenin dediği-istediği her zaman doğrudur. beğenmiyorsan-katılmıyorsan gitmelisindir. milli irade yanılmazdır. bir nevi, halkın sesi hakk'ın sesi anlayışına benzer bir anlayış vardır rousseau'da.

    rousseau'ya göre doğrudan demokrasi anlayışı en doğru demokrasi anlayışıdır ve bununla birlikte rousseau, kuvvetler birliğini savunmaktadır. yani devleti oluşturan organların, yasama, yürütme ve yargı erklerinin hepsinin bir tekelde toplanması gerektiğini savunur. her ne kadar milli irade önemli ve yanılmaz olsa da seçmiş olduğumuz yöneticiler bizim memurlarımızdır anlayışı esastır rousseau'ya göre.

    rousseau'cu anlayış, yeni rejimler kurulurken gayet mantıklı ve makuldür. çünkü, devrim, karşı devrimci güçleri yok etmek zorundadır, bu yüzden de güçlü durabilmek mecburiyetindedir. zaten mustafa kemal de birinci meclisin açılış konuşmasında rousseau'ya atıfta bulunarak, kuvvetler birliğini destekler nitelikte bir konuşma yapmıştır. o günün şartlarında gayet doğal olan, olması gereken anlayış olmasına rağmen, 21. yüzyılda artık rousseau'cu meşruiyet anlayışının demokrasi açısından çok da sağlıklı sonuçlar doğuracağı konusunda şüphelerim de yok değil hani...

    *

    jean jacques rousseau'nun aksine, john locke, evrensel hukukun üstünlüğünü savunmuştur. ona göre, bir devletin meşruluğu, onun evrensel hukuka ne derece uygun olduğu ve adalete ne kadar yöneldiği ile doğru orantılıdır. milli iradenin ne dediği değildir her zaman önemli olan. zira, milli irade de, halkın çoğunluğu da yanılabilir, ki yanılmıştır da çoğu zaman. işte, bu milli iradeyi yanılmaz kabul edersek yanlışa düşeriz. önemli olan evrensel hukuk ve adalettir demiştir locke. locke'a göre milli iradenin, evrensel hukuka aykırı düştüğü ve adalete yönelmediği zamanlarda meşruiyeti yoktur, o dönemlerde milli irade, ayak takımının despotizmidir.

    locke, rousseau'ya nazaran, kuvvetler birliğini değil, kuvvetler ayrılığını yani karşılıklı denetimin varlığını savunur, gücün tek kişide toplanmaması gerektiğini söyler.

    günümüz demokrasi anlayışına çok daha uygun ve makul olanı da kanaatimce budur.